Dünyanın Sorunu Gerçekten Uluslararası Kurum ve Kurallar Mı?
Haçlı zihniyetinin topraklarımız üzerindeki son vukuatı olan İran saldırıları bir ayı aşkın bir süredir devam ediyor. Bölge ülkeleri; Gazze soykırımı sırasında Yahudi varlığına vermiş oldukları örtülü desteği, İran’a rahat bir şekilde saldırabilmesi için şimdilerde alenen Amerika’ya veriyorlar. Pek çoğu üslerini ve imkanlarını bu konuda seferber etmişlerken, bir kısmı da sürecin hukuki boyutu, küresel düzendeki aksamalar ve bunların çözümü üzerine söylem bazında desteklerine devam ediyorlar.
Mesela, Amerika daha müzakerelerin devam ettiği ve üstelik dünyaya süreç hakkında olumlu mesajların verildiği bir esnada saldırmaya başlamışken, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan; “İranlılar bir şeyleri verme karşısında birtakım şeyleri istiyorlar. Onların verilebilirliği meselesi de ciddi bir zaman alacaktı. Amerikalılar da burada askeri yığınaktan dolayı da bir zaman baskısı altında. Bir taraftan da ‘İsrail’in muazzam bir baskısı var. Ben şuna inanıyorum, yani İranlılar aslında Başkan Trump’ın karşı karşıya bulunduğu karar baskısını iyi okuyup, onun eline daha önceden bir şey verselerdi, ‘İsrail’in baskısı bu kadar işe yaramayabilirdi” ifadeleriyle saldırıya maruz kalmasına rağmen İran’ı suçlar nitelikte bir açıklama yapmıştır.
Cumhurbaşkanı Erdoğan ise savaşın başlamasıyla birlikte hemen her platformda yaptığı konuşmalarda; ortada büyük bir hukuksuzluk olduğuna, küresel siyasetin ve güvenliğin temel taşlarının yerinden oynadığına ve mevcut kurumların ve kuralların dünyayı barış içinde tutmakta yetersiz kaldığına vurgu yaptığı ifadeler kullanmıştır. Erdoğan 3 Mart’ta yapmış olduğu konuşmada, “Büyük bir sarsıntının eşiğindeyiz” mesajını verdi. Erdoğan, 2. Dünya Savaşı’nın ardından inşa edilen küresel sistemin artık çözüm değil, sorun ürettiğini belirterek; “Sistem çatır çatır çatırdıyor, temelinden sarsılıyor” ifadelerini kullandı.
Şimdi bu tespitler, sisteme yönelik eleştiriler ve çözüm önerileri üzerinden meseleye birde şu sorular çerçevesinde bakalım:
Türkiye başta olmak üzere bütün bölge ülkelerinin ve başlarındaki yöneticilerin; Amerika ve payandası Yahudi varlığının İslam topraklarında Müslümanlara karşı bu kadar cesurca hareket etmelerinde ve akla hayale gelmeyecek cürümleri hiçbir engelle karşılaşmadan rahatça işlemelerindeki payı nedir?
Bu yönetimlerin; dünyanın başına bela olan bu bozguncu devlet ve işgalci varlıkla ekonomik bağlarını bile hiçbir şekilde kesmemeleri, üslerini kullandırmaları, suçluymuş gibi Müslümanlara yüklenmeleri ve onların cürümlerini kınamaktan bile aciz kalmaları, mevcut küresel sistemin işleyişi açısından ne anlam ifade ediyor?
Mesela mevcut küresel sistemin bugüne kadar çözüm ürettiği hiç görüldü mü? Bu sistemin dünya barışını tesis etmek için harekete geçtiğine şahit olan var mı? Bütün mesele ikinci dünya savaşından sonra oluşturulan uluslararası sistemin kurum ve kurullarının barış tesis etmede yetersiz kalması mı? “Dünya 5’ten büyüktür” derken, Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’nin yapısının değiştirilmesi ve sistemin daimî üyelerden kurtulmasıyla sorun çözülecek mi? BM’ye bağlı uluslararası mahkemeler o zaman adalet mi dağıtmış olacak? Peki BM de; ekonomik alanda Dünya Bankası ve IMF, askeri alanda da NATO gibi Amerika’nın küresel sömürü çarkında bulunan dişlilerden birisi değil mi?
Kapitalist sistemin insanlığa musallat olmasından bu yana dünyada barıştan ve adaletli çözümlerden bahsetmek mümkün değildir. Zira kapitalist ideoloji, hayatın gayesini menfaat olarak belirlemiş ve buna ulaşmak için her yolu mubah kılmış bir ideolojidir. Bu menfaatlere maksimum düzeyde ulaşabilmek devletler bazında büyük bir çekişme, mücadele, işgal ve yağmalama ortamının oluşmasına sebep olmuştur. Dolayısıyla bu ideolojinin yayılma metodunda sömürgecilik vardır, güçlü olanın zayıfı sömürmesi vardır. Bu, bireyler arasında böyle olduğu gibi, devletler arasında da böyledir.
Bu ideolojiye bağlı vahşi devletlerin dünyaya hâkim olma ve servetlerini yağmalama uğruna giriştikleri mücadele iki dünya savaşına sahne olmuş ve bu savaşlar yaklaşık yüz milyon insanın ölümüyle sonuçlanmıştır. Kapitalist ideolojinin bu asalak varlıkları; savaşların ardından da dünyaya demokrasi, insan hakları, bağımsızlık, özgürlük ve hukukun üstünlüğü gibi içi boş kavramları pazarlayarak ya da doğrudan askeri müdahalelerde bulunarak sömürü faaliyetlerine devam etmişlerdir.
Zayıf coğrafyaların zengin yeraltı ve yerüstü servetlerini yağmalamak için birbirleriyle giriştikleri mücadelede oluşturdukları ajan zorba rejimlerin, çıkardıkları iç savaşların ve yaptıkları doğrudan saldırıların neticesinde, özellikle suni sınırlarla ulus devletlere hapsedilmiş çoğu Müslüman on milyonlarca insan katledilmiş, yurtlarından sürülmüş, tecavüze uğramış ve akıl almaz işkencelere maruz kalmıştır.
**Kapitalist ideolojinin lider devletlerinin gasbettikleri servetler yüzünden, bugün dünyada olanca bolluğa ve Allah’ın (Subhanehu ve Teala) insanlar için yarattığı sayısız nimetlere rağmen bir milyar insan hâlâ yiyeceğe ulaşamamaktadır.Bu devletler, mazlum halklardan çalmış oldukları servetler vasıtasıyla oluşturdukları sahte ışıltılı hayatlarla insanların gözlerini boyamaya devam ederlerken, bir milyar masum insan açlığın pençesinde kıvranmaktadır.
Meselenin 2. Dünya Savaşı’ndan sonra oluşturulan uluslararası düzen ve bu düzenin kurum ve kurallarının tesis edemediği dünya barışı gibi popülist bir söylemle hiçbir alakası yoktur. Sorun bizzat iki asırdan fazla bir süredir, insanlığın başındaki en büyük bela olan kapitalizm ve ona bağlı ve uygulayan sömürgeci devletlerin yaptıkları küresel vahşettir. Bugün Amerika, dün Fransa, İngiltere, dünyayı işgale kalkışan Almanya, 1. Dünya Savaşı ve sonrasında Kuzey Afrika’da Müslümanları katleden İtalya ve yıllarca komünist ideoloji altında kendi halklarına kan kusturduktan sonra, kapitalist dünyada yer edinmeye çalışan insanlık düşmanı Çin ve Rusya…
Şimdi kapitalizm üzerine yapmış olduğumuz bu değerlendirmelerin ışığında; özellikle bölgemizde Amerika’nın Yahudi varlığı ile birlikte yapmış olduğu saldırıların, bir “deli” ve onunla birlikte hareket eden ya da daha güncel bir ifadeyle onu yönlendiren “aşırı sağcı” bir Yahudi’nin gelişi güzel hareketleri olarak değerlendirilmesi kesinlik doğru değildir. Trump’ın yapmış olduğu her bir açıklama da piyasaları manipüle etme amaçlı tasarlanmış bilinçli açıklamalardır. Sürecin Amerika’nın Çin’e karşı vermiş olduğu küresel mücadelenin yanında, Ortadoğu’yu yeniden dizayn etme ile alakası vardır. Gelinen süreçte Gazze soykırımı ve Epstein dosyaları da bu savaşla unutturulmaya çalışılmaktadır.
Burada asli unsur, Batı’nın bölgedeki öncü karakolu olan Yahudi varlığı ve onun bölgedeki güvenliğidir. Onun İran’a saldırması, Suriye’de belli bölgelere işgal etmesi ve Lübnan’ın güneyine saldırarak insanları bölgeden sürmesi onun güvenliğinin tesisi içindir.
Bölge ülkelerine gelince, onlar sadece bu habis ideolojinin devamlılığı için mücadele etmekte ve onun lider devleti Amerika ile onun payandası olan Yahudi varlığına destek vermektir. Şu anda yaptıkları bundan ibarettir ve bundan sonraki hamle de bölge barışı adına, Abraham Anlaşmaları kapsamında Yahudi varlığı ile yapacakları normalleşme çalışmalarıdır.
Kapitalizm, daha önce de büyük savaş ve ekonomik krizlerden dönmeyi başarmış ve hayatta kalmaya devam etmiştir. Ancak ilk defa kapitalist nizamın gerçek yüzü ifşa olmuştur. Maskesi düşmüş ve dünya halkları nezdinde güvenilirliğini ve kendine bağlanan umutları kaybetmiştir. Dünya halkları, artık bu sistemin adaleti tesis edemeyeceğini, dünya barışını tesis etmek gibi bir niyetinin olmadığını ve insanlığa değer olarak sunduğu kavramların içinin boş olduğunu anlamıştır. Dolayısıyla halklar, dünyada insan kaynaklı felaketlerin bu nizamdan kaynaklandığını idrak etmişlerdir. Şu anda başta Avrupa, Amerika ve Yahudi varlığının işgal ettiği topraklar olmak üzere bu gidişata karşı dünyanın birçok yerinde büyük kitlelerin katıldığı protesto gösterileri yapılmaktadır.
Trump iktidarı ile birlikte Amerika’nın can havliyle yapmış olduğu icraatlar sistemin çöküşünün önüne geçmek içindir. Dolayısıyla kapitalist ideoloji çökmektedir ve aslında bu ideoloji, varlığı ve meşruiyeti açısından teorik olarak sona ermiştir. Artık ona son darbeyi vuracak bir güce, bir ideolojinin güçlü olarak hayat sahasına yeniden dönmesine ihtiyaç vardır. Bu da Allah’ın (Subhanehu ve Teala) izni ve yardımıyla Müslümanların birleşerek İslam Hilafet Devleti’ni yeniden hayat sahasına döndürmesi ve ardından topraklarımızdan sömürgeci kâfirlerin ve onların uzantısı olan iş birlikçi yöneticilerin defedilmesiyle gerçekleşecektir.
İslam topraklarındaki batı hayranı arızalı zihniyetler dışında bütün insanlık görmüştür ki; İran’ın sadece kendisini savunmak için yapmış olduğu mücadele bile Amerika ve payandasının bataklığa saplanıp “onurlu bir çıkış” için kıvranmasına yeterli olmuştur. İslam devleti gibi güçlü bir devletin ortaya çıkması ise bu ideolojinin bütün varlıklarıyla dünya sahnesinden kazınmasına yeterli olacaktır Allah’ın (Subahnehu ve Teala) izniyle!..

İran’ın Yanında mı, Amerika’nın Karşısında mı?

ABD-İran Savaşı’nın Anatomisi

Şahit Ümmet Olma Zamanı

ABD-İran Savaşı’nın Anatomisi





