"İSRAİL" SORUNU VE
FİLİSTİN'İN KURTULUŞU- 10 Maddede Çözümler -

ABD-İran Savaşı’nın Anatomisi
Burhan ErcanBurhan Ercan12 Mart 2026

ABD-İran Savaşı’nın Anatomisi

Haçlı-Siyonist ittifakı, mübarek Ramazan ayında İslâm coğrafyasına yönelik güçlü bir saldırı dalgası başlattı. Bu savaş, hem emperyalist güçlerin pervasızlığını ve vahşiliğini hem de İslâm dünyasının siyasi parçalanmışlığını ortaya koyması açısından önemli bir olaydır.

Coğrafyamız parçalandığı gibi duygu ve fikirlerimiz de parçalanmış durumda; maalesef bölük pörçük hâlde yaşıyoruz. Vuku bulan birçok meselede nerede sevinmemiz, nerede üzülmemiz, nerede ve nasıl konumlanmamız gerektiği hakkında her defasında farklı ihtilaflar furyasına kapılıyoruz.

İran’a yönelik gerçekleştirilen vahşi saldırılar karşısında Müslüman bir belde, kâfirler tarafından saldırıya uğramış ve ümmetin evlatları katledilmiştir. Diğer İslâm beldelerindeki yönetimler ise ABD’nin hışmına uğramama ve oturdukları koltukları kaybetmeme adına pasif izleyici konumunda kalmış; hatta kimi ülkeler kendi topraklarını kâfir ABD güçlerine kullandırarak bu katliamın bir parçası ve destekçisi konumuna gelmiştir. Sapkın Trump’la müttefikliği ve ona uşaklık yapmayı reel politik ve denge siyaseti üzerinden meşrulaştırmaya çalışan bu utanç abideleri, ümmetin en büyük talihsizliğidir.

Öte yandan mezhepsel veyahut ulusal söylemler üzerinden büyük bir parçalanma ve düşmanlık oluşturulmaya çalışılarak ABD’nin İslâm coğrafyasında bir kovboy gibi at koşturup hegemonyasını tahkim etmesi gölgede bırakılmaya çalışılmaktadır. Hâlbuki İran rejiminin hataları hiçbir şekilde İslâm’a ait toprakların kâfirler eliyle saldırıya uğramasına gerekçe olamaz. Kâfirlerin topraklarımıza saldırılarına sessiz kalmak, bir nevi İslâm toprağı mahremiyetinin çiğnenmesine göz yummaktır. Bir yerin İslâm beldesi olması ile o beldede egemen olan rejim veya yöneticiler ile halkın ayrı değerlendirilmesi gerektiğini ıskalamamalıyız.

Kukla Arap rejimlerinin kirli parasıyla fonlanan kimi ulema(!) veya ulusalcılık histerisine tutulan YouTube fenomenleri, Amerika’nın bu ülkelerdeki üslerini İran’a saldırıda kullandığını görmezden gelerek İran’ın misillemelerini eleştirmektedir. ABD’yi hayat veren bir güç olarak görüp reel politik bataklığında çırpınanlar, ABD’nin Müslüman toprağında üs kurmasını ve bu topraklardan başka bir İslâm beldesine yönelik saldırılar yapılmasını ihanet ve uşaklık olarak görmezden gelmektedir. İran füzelerinin Tel Aviv semalarında süzülüp insanlık düşmanı Epstein çete devlet yapılanmasının bağrına saplanması, müminlerin gönlünde büyük bir sürura vesile olurken onları ise endişeye sevk etmektedir.

Şunun net bir şekilde anlaşılması gerekiyor ki Haçlı-Siyonist ittifakının İran’a yönelik vahşi saldırısına karşı çıkmak, İran rejiminin geçmişte ABD’nin uydusu olma fonksiyonunu icra ederken Suriye, Irak, Afganistan ve diğer İslâm beldelerinde işlediği cürümleri temize çıkarmak veya İrancı olmak anlamına gelmez. İran’ın bu cürümlerine karşı olmak ve onu eleştirmek de Amerikancı olmak anlamına gelmemektedir. Akl-ı selimden uzak, şer'i esaslara aykırı, toptancı ve yaftalayıcı bu tarz yaklaşımlar hakikatleri görmemizin önünde büyük bir engel oluşturmaktadır.

Bu puslu havada, saptırıcıların cirit attığı bir zaman diliminde bu hakikatlerin bir kısmını izhar etmek ve ABD-İran savaşının anatomisini ortaya koymak adına şu hususları ifade edebiliriz:

▪️ Batı dünyası kendi bekasını İslâm coğrafyasının parçalanmışlığında aramaktadır. Bunun için Batı merkezli küresel stratejinin temelinde “böl-parçala-yönet” prensibi yer almaktadır. ABD’nin İran politikası, bölgedeki Sünni-Şii kutuplaşmasını diri tutan ve bu sayede İslâm dünyasının birleşmesini engelleyen bir kaldıraç olarak kullanılmıştır. İran bazen bir “öcü” olarak gösterilerek Körfez ülkelerinin ABD’ye sığınması sağlanmakta, bazen de kontrollü gerilimlerle silah satışları ve askerî varlık meşrulaştırılmaktadır.

▪️ Maskesiz emperyalizm süreci Trump’ın “Güç Yoluyla Barış” (Peace through Strength) sloganında somutlaşmıştır. Bu yaklaşım, müttefiklerden daha fazla “yük paylaşımı” talep eden ve rakipleri doğrudan askerî hedef hâline getiren bir doktrine dönüşmüştür. Trump, uluslararası teamülleri ve ilkeleri ayaklar altına alarak yeri geldiği zaman yatak odasından devlet başkanını kaçırmakta, yeri geldiğinde devlet başkanını öldürmekten imtina etmemektedir. Mısır, Venezuela, Suriye ve en son da İran gibi bağımsız(!) ülkelerin başına vali atar gibi yöneticileri kendisi belirlemekte ve bu emelini açıkça deklare etmektedir.

▪️ ABD’nin yeni bir sürece kapı aralaması, onun vahşi ve tağut olduğu gerçeğini değiştirmiyor. ABD’deki Cumhuriyetçi ve Demokrat kanatlar arasındaki temel fark "esas" değil, "üslup" farkıdır. Demokratlar (Biden, Obama) hegemonyayı "demokrasi" ve "insan hakları" gibi süslü maskelerle, yani "zehri balla karıştırarak" sunarken; Trump liderliğindeki Cumhuriyetçiler, Amerikan sisteminin köklerinde yer alan “Kovboy Kültürü”ne geri dönmüşlerdir. Bu kültür, kavgacı, saldırgan ve hırslı bir yaklaşımla rakiplerini doğrudan imha etmeyi veya mutlak itaat altına almayı hedefler.

▪️Günümüz uluslararası ilişkiler paradigması, Westphalia düzeninden bu yana devletlerin egemenlik ve eşitliği üzerine kurgulansa da pratik düzlemde bu durum bir "güç asimetrisi"ne dayanmaktadır. Mevcut dünya sisteminde yaklaşık 200 devlet dâhil olsa da gerçek iradenin sınırlı sayıda aktörde toplandığı bir "efendi-köle" ilişkisi vardır. Bu bağlamda ABD-İran gerilimi, iki egemen devletin rasyonel çıkar çatışmasından ziyade küresel sistemin merkezindeki gücün (ABD) çevresel aktörleri (İran vb.) disipline etme veya sistem içi bir denge unsuru olarak kullanma çabasına işaret etmektedir. ABD, kurduğu müzakere masası ile İran’a tam teslimiyeti dayatarak onu destabilize etmeye çalıştı. Müzakere masasında istediğini alamayan ABD, bu defa savaş yoluyla İran’ı uydu devlet konumundan tabi devlet statüsüne sokma girişiminde bulundu. Bu durum, ABD’nin artık İran’ı sadece kendi yörüngesinde hareket eden bir aktör olarak değil, talimatları harfiyen yerine getiren bir "kukla devlet" hâline getirmek istediğini göstermektedir. Trump yönetiminin 2026 vizyonu, İran’ı sadece yörüngede tutmayı değil, nükleer ve askerî kapasitesinden tamamen arındırılmış bir devlet hâline getirmeyi amaçlamaktadır. 22 Haziran 2025’te gerçekleştirilen "Gece Yarısı Çekici" operasyonu ile Fordo, Natanz ve İsfahan nükleer tesislerinin vurulması, bu stratejinin ilk büyük adımıydı.

Sömürgecilik artık sadece toprak işgali değil, siyasal egemenliğin ve ekonomik kaynakların uluslararası kurumlar eliyle denetlenmesidir. ABD’nin İran’a yönelik yaptırımları ve nükleer program üzerinden kurduğu baskı, aslında İran’ın küresel kapitalist sisteme tam entegrasyonu veya sistem dışına itilerek ibretlik hâle getirilmesi amacı taşımaktadır. ABD, kendi otoritesini sorgulayan her odağı bertaraf etme veya kendi çıkarları doğrultusunda dönüştürme eğilimindedir.

▪️ABD bu saldırıları her ne kadar nükleer gücü engelleme adı altında yapsa da daha önce Irak’a gerçekleştirdiği işgalde öne sürdüğü kimyasal silah yalanından farklı değildir. ABD, katliamlarını ve vahşi saldırılarını kamufle edebilmek; hem kendi kamuoyunu hem de uluslararası kamuoyunu aldatmak adına perdeleme siyaseti yürütmektedir. Dünyada Yahudi varlığı dâhil birçok ülke nükleer silaha sahip olmakla birlikte nükleer silaha karşı çıkan ABD, en fazla nükleer savaş başlığına sahip ülke konumundadır. Dünyayı tasallutu altına alan ABD, kendi çıkarlarını "uluslararası toplumun güvenliği" adı altında kurumsallaştırarak İran’ın nükleer programı gibi meseleleri saldırganlığında bir meşruiyet aracı olarak kullanmaktadır.

▪️ABD bu saldırılarıyla Çin’i kuşatmak, Avrupa’yı zayıflatmak ve Orta Doğu’da Yahudi varlığının güvenliğini merkeze alarak yeni bir düzen kurmak gibi makro siyasi hedefler gütmektedir. Çin’in en büyük enerji kaynağı olan Venezuela’da hortumların kesilmesinden sonra, Çin’in ikinci önemli kaynağı olan İran’da da hortumların kesilmesi ABD’nin Çin’i çevreleme politikası açısından büyük önem arz etmektedir.

ABD, “İsrail”in hamisi olarak bölgede mutlak bir hâkimiyet kurmaya çalışırken, Yahudi varlığı da ABD’nin desteğini alarak bölgede kendi varlığına tehdit oluşturabilecek tüm unsurları tasfiye etmek ve güç ile etki hinterlandını genişletmek için savaşı körüklemektedir. Zira “İsrail” köksüz bir çete yapılanmasıdır. Bu coğrafyada her zaman beka endişesi taşıdığından dolayı Suriye’de rejim değişir değişmez ilk yaptığı şey, Suriye’nin askerî kabiliyetini bitirmeye yönelik binlerce saldırı yapmak olmuştur. Aynı şekilde İran’ın askerî gücünü yok etmek istemesi de bu korkudan kaynaklanmaktadır. Bu yüzden İran’ın nükleer programını ve füze kapasitesini kendi güvenliği açısından varoluşsal bir tehdit olarak değerlendirmektedir.

Trump yönetiminin stratejisi, “İsrail”i bölgedeki en büyük askerî üs ve "besleme" bir güç olarak konumlandırmaktadır. İran’a yönelik saldırılar sadece bir savunma refleksi değil, ABD’nin bölgeyi tamamen silahsızlandırma ve "normalleştirme" ajandasının bir parçasıdır. Bu noktada bölgesel rejimlerin sessizliği veya sadece "ölü sayıcılığı" yapması, sömürgeci kâfirlere olan sadakatin ve ulus devlet sınırlarına hapsolmuş kapitalist ideolojik tıkanmışlığın bir sonucudur.

İslâm beldelerindeki yöneticilerin kâfirlere sığınarak izzet aramaları, onları "kullanım süresi dolunca çöpe atılan uşaklar" konumuna düşürmektedir. İslâm coğrafyasında güçlü bir siyasi birlik, askerî güç konsolidasyonu ve ekonomik bağımsızlığın inşa edilememesi, İslâm dünyasının küresel güçlerin müdahalelerine açık hâle gelmesine neden olmaktadır.

Sonuç olarak; İran’a yönelik başlatılan vahşi saldırılar, Batı merkezli ulus devlet sisteminin iflasını ve bölge halklarının ancak kendi öz değerlerine (Râşidî Hilâfet) dönerek gerçek bağımsızlığa ulaşabileceğini göstermektedir. Trump’ın kibri ve “İsrail”in saldırganlığı, küresel sistemin adalet değil, sadece güç ve sömürü ürettiğinin en bariz kanıtıdır. Müslümanların kurtuluşu; ne İran’ın mezhepçi stratejilerinde ne de Batı’nın sömürgeci demokrasisindedir.

Gerçek çözüm; ulus devlet sınırlarını, uluslararası efendi-köle ilişkilerini, seküler hukuk düzenini, kapitalist ekonomik yapıyı ve sömürgeci "ip"leri (BM, NATO, ABD ittifakları) reddeden ve ümmetin izzetini esas alan güçlü bir siyasi liderliğin inşa edilmesindedir. Ancak o zaman, bir beldeye saldırıldığında diğerinin kılını kıpırdatmadığı bu zillet dönemi sona erecek ve kâfirlerin kibri yerle bir edilecektir.