Bir Başka Açıdan Suriye’nin Kalkınma Formülü
13 Şubat 2026

Bir Başka Açıdan Suriye’nin Kalkınma Formülü

Suriye’deki suç rejiminin devrilmesinden bu yana ekonominin inşası ve yeniden imarın önceliği hakkında çokça konuşulmakta; bu önceliğin her türlü başka mülahazanın önüne geçtiği, Suriye’nin yeniden imar edilmeden, ekonomisi inşa edilmeden ve yerinden edilmiş evlatları geri dönmeden ayağa kalkamayacağı söylenmektedir. Bu söylemde kaygı verici olan husus, ekonominin inşası ve yeniden imarın ancak büyük devletlerin, uluslararası örgütlerin ve özellikle Körfez ülkelerinin mali ve yatırım desteğiyle mümkün olabileceğinin peşinen kabul edilmesidir. Bu varsayılan kabuller, büyük Batılı devletlerle ve bölgesel rejimlerle “sağlam ve stratejik” olarak nitelenen ilişkilerin kurulmasının en önemli gerekçeleri haline getirildi.

Suriyeli samimi insanların ve Türkiye başta olmak üzere civar İslâm beldelerindeki Müslümanların pek çoğu bu anlatıları benimsedi ve bunları göz ardı edilemeyecek, aşılması mümkün olmayan politik gerçekler olarak gördü; Suriye ekonomisini onarmanın ve ülkeyi yeniden imar etmenin tek yolunun bu olduğuna inandı(rıldı).

Oysa gerçek şudur ki, Batı’nın siyasetçileri, kurumları ve medyası üzerinden coğrafyamıza geniş biçimde pazarlanan bu anlatı, Suriye devrimine yönelik devam eden saldırının yalnızca bir yüzünden ibarettir. Hakkında konuşulan yeniden imar ve inşa planları, Suriye’ye, halkına, ekonomisine ve bağımsız siyasi kararına göre hazırlanmış planlar değildir. Aksine bunlar, küresel kapitalist şirketlerin ve Batılı devletlerin ekonomik projeleri kapsamında yer alan planlardır; bölgesel rejimler, özellikle Batı kuklası Körfez ülkeleri, bu projelerde temel bir rol oynamaktadır.

Suriye Neden Önemli?

Uluslararası ve bölgesel siyasi gelişmeleri, ekonomi alanındaki haberleri takip eden herkes, fazla bir çaba harcamadan şunu açıkça görür: Ortadoğu’da yaşanan gelişmelerin –ki Suriye bu bölgenin temel parçalarından biridir– en önemli boyutlarından biri, bölgenin siyasi ve ekonomik açıdan taşıdığı stratejik işlevdir. Zira bu coğrafya; Amerika Birleşik Devletleri için birinci, Avrupa için ikinci ve Yahudi varlığı için ise üçüncü derecede hayati öneme sahip hedeflerin gerçekleştirilmesinde kritik bir rol oynamaktadır.

Bu bağlamda son dönemde bölgede büyük ve belirleyici gelişmeler meydana geldi: İran’ın Lübnan’daki partisinin gücünün kırılması, Tahran rejiminin nüfuzunun daraltılarak Suriye’den kovulması, Gazze’ye yönelik soykırım savaşı ve Suriye’deki yeni yönetime açılım, hatta ona hamilik yapılması… Bütün bunlar, bölgenin ekonomik ve kalkınma açısından yakın geleceğinin parlak olacağına dair yoğun bir propaganda ile eş zamanlı yürütülmektedir.

Ancak hiç konuşulmayan, üzeri örtülen husus şudur: Söz konusu dev ekonomik projenin tamamı, Amerika’nın bölgeye yönelik kirli siyasi planı çerçevesinde gelmektedir. Bu plan, Abraham Anlaşmaları (İbrahim Anlaşmaları), işgalci varlıkla normalleşme ve onu bölge ülkeleri için temel ve doğal bir ortak hâline getirmeyi içermektedir. Bir devlet ekonomisini büyük bir devletin ya da büyük bir ekonomik sistemin parçası hâline getirdiğinde, kaderini başkasının ekonomisine rehin vermiş olur. O ekonomi ayakta kalırsa onunki de kalabilir; çökerse onunla birlikte çöker. Tıpkı ana şirket çöktüğünde bağlı şirketlerin çökmesi gibi. Eğer bu büyük devlet ya da ekonomik sistem güvenilmez bir düşmansa, dilediği anda kendisine bağlı ekonomiyi yerle bir edebilir; böylece o devleti sürekli şantaja açık hâle getirir.

Ekonomik bağımlılığın sonuçlarından biri de devletin siyasi kararlarının rehin alınmasıdır. Yabancı –ki kesinlikle düşmandır– tarafından kontrol edilen ekonomik kazanımlarını korumak isteyen devlet, onu memnun etmeye çalışır, hiçbir talebini geri çevirmez. Borç batağına saplanan ve büyük devletlerin yardımlarına dayanan rejimlerin, bu devletlerin taleplerine hatta emirlerine nasıl boyun eğdiği herkesin malumudur. Bu emirler; kimliğe, eğitim müfredatına, medyaya, yasalara, yaşam tarzına, kutsallara, güvenliğe ve ekonomiye kadar uzanır.

Suriye Nasıl Ayağa Kalkar?

Bu noktadan sonra birçok kişinin soracağı soru şudur: Suriye gibi felakete uğramış bir ülke ekonomik krizden nasıl çıkacaktır? Ülke yıkılmıştır; altyapı yoktur, temel hizmetler yoktur, en basit yaşam şartları dahi bulunmamaktadır. Dış yatırım paraları, uluslararası ve bölgesel projeler olmadan ekonomi nasıl ayağa kalkacak, yeniden imar nasıl yapılacaktır? Bu kadar para nereden bulunacaktır?

Cevap şöyledir: Krizden çıkış, Suriye’nin kendi iç ekonomik imkânlarını ve kaynaklarını harekete geçirmekle olur. Suriye, kendisine yetecek imkânlara sahiptir; yeter ki ihtiyaçlarına göre bir plan uygulansın, destekçi devlet ve örgütlerin hedeflerine göre değil. Ancak hayaller ve hayal satanlar bu gerçeği gözlerden gizlemektedir, ne yazık ki.

Başarılı ve verimli bir ekonominin iki temel unsuru vardır:

Birincisi; enerji kaynakları, hammaddeler, tarım arazileri, beyin gücü ve bilimsel yetkinlikler gibi doğal zenginliklerdir. Suriye bunların tamamına sahiptir.

İkincisi ise ekonomik sistemdir; yani mali hareketleri ve ekonomik ilişkileri düzenleyen bir mevzuattır. Bu sistem, servetin adil dağılımını, mülkiyet türlerini (bireysel, kamu ve devlet mülkiyeti), devlet hazinesinin gelir ve gider kaynaklarını belirler.

Bu ikinci unsur, Suriye halkının ve bütün İslâm ümmetinin sahip olduğu en büyük zenginliktir: Allah’ın insanlar için rahmet olarak indirdiği, refahı hedefleyen kapsamlı İslâmi ekonomik sistem. Bu sistem, kendine münhasır özellikleriyle sömürü ve fesada dayanan kapitalist küresel sisteme entegrasyonu engeller, faizli kredileri ve doğal zenginliklerin yabancı şirketlerin kontrolüne verilmesini yasaklar, tamamen ümmetin maslahatlarını benimser ve ekonomiyi öz dinamikleriyle inşa eder. Ancak ne Suriye’yi yöneten yeni kadrolar ne de ekonomi ve yeniden imar üzerine konuşanlar bunu gündeme almakta; aksine bilinçli bir siyasi düşünceden yoksun biçimde uluslararası toplumun, bölgesel rejimlerin ve Davos’un kucağına koşmaktadırlar. Zehir olduğunu bilmeden orada şifa aramaktadırlar. Hatta Suriye Dışişleri Bakanı, Allah’ın kamu mülkü kıldığı şeylerin özelleştirileceğini düşünmeden ilan etmektedir.

“Bunun geçici bir tedbir olduğu, Suriye ayakta durduktan sonra İslâmi ekonomiye geçileceğinin” söylenmesi de inandırıcı değildir. Zira küresel ekonomiye bağımlı hâle gelmek, öz yeterliliğe giden yol değildir; tam tersidir. Bir gün bundan vazgeçme kararı alınırsa, inşa edilen her şeyin yıkılması ve baştan yapılması gerekir. Dış efendi, isterse bütün yapıyı yıkar; çünkü ülkenin hayat damarlarını dışa bağlamıştır. Akıllı olan, yıkmak için bina yapar mı?

Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem Medine’de devletini kurduğunda bu konuda bize örnek olmuştur. Medine’ye gelir gelmez, Yahudilerin kontrolündeki pazara bağımlılığı görmüş ve Müslümanlar için yeni bir pazar kurarak bu kontrolü kırmıştır. Elbette bu sözlerimiz, dış ekonomik ilişkilerin tamamen kesilmesi anlamına gelmez. Ancak eşitlik temelinde kurulan karşılıklı ilişkilerle, bir ülkenin ekonomisini küresel kapitalist sisteme eklemlemek arasında büyük fark vardır.

Savaş ve Barış Ekonomisi

Son olarak, “barış ekonomisi” ile “savaş ekonomisi” arasındaki farktan söz etmek gerekir. Savaş hâlindeki bir devletin yapabileceği en büyük hata, kalıcı barış varsayımına dayalı bir ekonomi ve imar planı uygulamasıdır. Suriye ve bölge ister kabul edilsin ister edilmesin bir savaş coğrafyasıdır. Suriye’deki zalim rejimin düşüşünü kalıcı barış sananlar ya çok safiyane bir yaklaşım içindedir ya da sadece kendi ikballeri için bu gerçeği gizleyenlerdir.

Diğer önemli gerçek şudur: Şam beldesi; Yahudi işgali, Amerikan işgali ve Rus işgali altındadır. Bu durum, güç dengelerine bakılmaksızın işgale karşı cihadı farz kılar. Özellikle de Yahudi varlığının işgali, savaşsız sona ermeyecektir. Bu nedenle inşa edilecek ekonomi, savaş tehdidi altındaki bir ülkenin ekonomisi olmalıdır. Bu fark, konutlardan enerji tesislerine kadar her alanda gözetilmelidir. Büyük, tek merkezli, kolayca vurulabilir yapılar değil; dağınık, düşük maliyetli, yeniden hızlıca inşa edilebilen yapılar tercih edilmelidir. Gazze’de ve Lübnan’da yaşanan yıkımlar bunun açık örneğidir.

Ne yazık ki bugün Suriye için planlanan imar ve ekonomi, bu gerçekleri dikkate almamaktadır. Aksine, Amerika tarafından hazırlanan normalleşme, İbrahim Anlaşmaları ve işgalci varlığın bölgeye entegrasyonunu tamamlayan bir projenin adım adım peşinden gidilerek 14 yıllık şanlı İslâmi devriminin içi boşaltılmakta; Suriye’nin geleceği, sömürgeci kâfirlerin ipoteği altına alınmaktadır. Bu da Suriye’yi iki acı seçenekle karşı karşıya bırakmaktadır: ya kapitalist ekonomiye göre imar edilmesi planlanan yapı kaçınılmaz bir savaşta tekrar yerle bir edilecektir ya da bu yapıyı korumak uğruna cihat terk edilecek, topraklardan ve egemenlikten vazgeçilerek Amerika’nın sözde barışı ve işgalci varlıkla birlikte yaşam kabul edilecektir.

Gerçek ve Kalıcı Çözüm

Bunların haricinde üçüncü bir yol vardır ki, Allah’ın izniyle kalıcı başarının, köklü çözümün ve yüce hedeflere yürümenin yoludur. Yani İslâm’ın hüküm ve çözümlerini benimseyerek şeriatını kâmilen tatbik etmenin yoludur. İslâm şeriatı; gücü, etkinliği, uyumu, tutarlılığı, bütünlüğü, zenginliği ve kapsamıyla insan potansiyelini ortaya çıkarma, şahsiyetler inşa etme ve liderler, düşünürler, kahramanlar ve mücahitler yetiştirme bakımından mucizevidir.

Nitekim Peygamberimiz SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

[الإِسْلَامُ يَعْلُو وَلَا يُعْلَى عَلَيْهِ] “İslâm üstündür ve ondan üstün hiçbir şey yoktur.” [Beyhakî, Taberânî, Hâkim]

Özetle yapılması gereken, İslâm’ı -hâşâ- çözümsüzlüğün mecrası ve kurtulması gereken bir yük gibi gösteren “Önce işleri düzeltelim, sorunları çözelim; şartlar düzelince şeriatı uygularız” yanlışını terk ederek “Önce İslâm’ı uygulayalım, sonra tüm sorunlar Allah’ın rahmeti ve halkın seferber edilmesiyle mutlaka çözülecektir” anlayışını benimseyerek düşmanla hesaplaşma ve mücadele yoluna girmektir. Arkasından zafer, ümmetle bütünleşme ve doğru kalkınma gelecektir. İslâm tarihindeki nice örneklerin yanında günümüzde Afganistan, Gazze ve özellikle Obama’nın saçlarını ağarttıktan sonra Batı’nın anlaşma ve işbirliği yoluyla iktidarı vermek zorunda kaldığı Suriye devrimi; Müslümanların beldelerinin ne kadar vahşi ve yoğunluklu olursa olsun kara savaşına girilip ülke zapt edilmeden sadece hava saldırıları ile teslim alınamayacağının en önemli kanıtıdır. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ABD ve Batı’nın yürüttüğü savaşları inceleyen modern stratejik çalışmalar da bu hakikati doğrulamaktadır. Öyleyse şimdi düşünce devrimi zamanıdır!

[وَلَوْ أَنَّهُمْ فَعَلُوا مَا يُوعَظُونَ بِهِ لَكَانَ خَيْرًا لَهُمْ وَأَشَدَّ تَثْبِيتًا] “Eğer kendilerine tavsiye edilenleri yapsalardı, bu onlar için hem daha hayırlı hem de daha sağlam olurdu.” [Nisa Suresi 66]

[وَاللَّهُ غَالِبٌ عَلَىٰ أَمْرِهِ وَلَٰكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ] “Allah, işinde galiptir, fakat insanların çoğu bunu bilmezler.” [Yusuf Suresi 21]