
İman mı, İmkân mı?
Türkiye'de son yıllarda Müslümanların en fazla tartıştığı konulardan biri, Türkiye’nin dış politikası ve özellikle Filistin ile Gazze meselesidir. Erdoğan, uluslararası platformlarda “İsrail”i sert sözlerle eleştirmekte, Filistin halkının yanında olduğunu ifade etmekte ve kendisini “mazlum Müslümanların sesi” olarak konumlandırmaktadır. Bu söylem, ümmetin acısıyla dertlenen birçok Müslümanın gönlünde karşılık bulmaktadır.
Ancak aynı dönemde “İsrail” ile çeşitli alanlardaki ilişkilerin sürmesi, ABD ve Batılı devletlerle stratejik bağların, uluslararası sistem içindeki konumun devam etmesi, birçok Müslümanın zihninde şu soruyu doğurmaktadır: Söylem ile uygulama arasında ne kadar uyum vardır?
Bu soruya verilen en yaygın cevap ise şudur:
"Türkiye'nin gücü buna yetmiyor. Erdoğan aslında daha fazlasını yapmak istiyor. Ancak ABD, ‘İsrail’ ve Batılı devletlerle doğrudan mücadele edecek askerî ve ekonomik kapasiteye sahip değiliz. Buna rağmen en azından sesini yükseltiyor. Diğer İslam ülkelerinin yöneticileri bunu bile yapamıyor."
Bu savunma, siyaseti güç dengeleri üzerinden okumaktadır. Fakat Müslümanın bakış açısı gerçekten bu mu olmalıdır?
Kur'an-ı Kerim’de Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyuruyor:
[يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لِمَ تَقُولُونَ مَا لَا تَفْعَلُونَ كَبُرَ مَقْتًا عِندَ اللَّهِ أَن تَقُولُوا مَا لَا تَفْعَلُونَ] "Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyi niçin söylüyorsunuz? Yapmayacağınız şeyi söylemeniz Allah katında büyük bir gazaba sebep olur." [Saff Suresi 2-3]
İslam, söylem ile amelin birbirini doğrulamasını ister. Müslüman için asıl soru "Ne kadar güçlüyüz?" değil, "Allah bizden ne istiyor?" sorusudur.
Bu noktada dikkat çekici olan, Erdoğan'ın yıllar önce kullandığı şu ifadedir:
"Biz Müslümanlar için mübarek beldelerimizi korumak imkân değil, iman meselesidir."
Eğer mesele gerçekten "imkân değil, iman meselesi" ise, o hâlde aynı ilke bütün siyasi değerlendirmeler için de geçerli olmalıdır. Çünkü iman, yalnızca konuşmalarda dile getirilen bir kavram değil; kararların ölçüsüdür.
Kur'an ve Sünnet bize olaylara vakıadan değil, vahiyden bakmayı öğretir. İbrahim Aleyhi’s Selam, Nemrut'un karşısına çıktığında güçlü değildi. Musa Aleyhi’s Selam, Firavun'dan daha kuvvetli değildi. Mekke'de Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem ve sahabe, sayıca ve askerî bakımdan zayıftı. Buna rağmen hakikatten taviz verilmedi. Çünkü müminin pusulası güç dengeleri değil, Allah'ın emridir.
Fakat burada daha derin bir problem bulunmaktadır.
Bugün birçok Müslüman, mevcut siyasi tabloyu tek mümkün seçenek olarak görmektedir. Bunun en önemli sebeplerinden biri, yıllardır süren kutuplaştırma siyasetidir. İnsanlar sürekli iki blok arasında tercih yapmaya zorlanmıştır. Bir taraf "daha kötü", diğer taraf ise "kötünün iyisi" olarak sunulmuştur.
Böyle olunca Müslümanların zihnindeki soru da değişmiştir.
Artık insanlar;
"Hak olan nedir?" yerine,
"Hangi parti daha az zararlı?" sorusunu sormaktadır.
İşte asıl zihinsel dönüşüm burada yaşanmaktadır.
İngilizcede kullanılan "think outside the box" ifadesi, insanların kendilerine çizilen sınırların dışına çıkmasını ifade eder.
Müslümanın ise bundan daha büyük bir sorumluluğu vardır.
Biz sadece kutunun dışına çıkmakla yetinemeyiz; ölçümüzü vahye döndürmek zorundayız.
“Bize sunulan seçenekler arasında tercih yapmak zorunda olduğumuz” düşüncesi mutlaka sorgulanmalıdır.
Gerçekten tek seçenek, mevcut demokratik partiler midir?
Gerçekten Allah'ın indirdiği hükümleri esas alan bir yönetim modelini konuşmak, tartışmak veya savunmak neden birçok insanın zihninde baştan "imkânsız" olarak görülmektedir?
Bir Müslümanın, Hilâfet fikrini konuşması veya savunması, sırf mevcut siyasi çerçevenin dışında kaldığı için değersiz görülemez. Asıl değerlendirme, bunun Kur'an, Sünnet ve İslam düşüncesiyle nasıl temellendirildiği üzerinden yapılmalıdır.
Bugün birçok insan şöyle demektedir:
"Elimizde bundan daha iyisi yok."
"Peki ne yapacağız?"
"Mecburen buna oy vereceğiz."
Oysa bu cümlelerin hiçbiri Kur'an'ın öğrettiği düşünme biçimi değildir.
Kur'an'ın öğrettiği soru şudur:
"Allah bu konuda bizden ne istiyor?"
Asıl soru, Allah'ın ölçüsünü ne kadar merkeze aldığımız olacaktır.
Gazze'de yaşanan büyük acılar da bu sorgulamayı daha önemli hâle getirmektedir. Orada mesele yalnızca hangi devletin ne yaptığı değildir. Mesele, ümmet adına konuşan herkesin sözleriyle fiilleri arasındaki uyumdur. Müslüman, sevdiği lideri de aynı adalet terazisiyle değerlendirmeli, eleştirdiği lideri de aynı ölçüyle tartmalıdır. Çünkü Kur'an şöyle buyurur:
[يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا كُونُوا قَوَّامِينَ لِلَّهِ شُهَدَاءَ بِالْقِسْطِ] "Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun." [Mâide Suresi 8]
Sonuç olarak; mesele, Erdoğan değildir.
Mesele, herhangi bir siyasi parti de değildir.
Mesele, Müslümanın ölçüsüdür.
Eğer gerçekten "imkân değil, iman meselesi" diyorsak, bunu yalnızca meydanlarda söylenen bir slogan olarak bırakmamalıyız. Siyasi tercihimizde, yöneticileri değerlendirirken ve ümmetin meselelerine bakarken de aynı ilkeye bağlı kalmalıyız.
Müslüman, kendisine sunulan seçeneklere mahkûm bir seçmen değildir. O, önce Allah'ın kitabına ve Rasulü’nün sünnetine bakan; sonra bütün sistemleri, liderleri ve ideolojileri bu ölçüyle değerlendiren kimsedir.
Çünkü hak, kişilere göre belirlenmez.
Kişiler, hakka göre değerlendirilir.

Size Yalan Söylediler

Gazze İçin Samimi Bir Çağrı

Bir Darbeden Fazlası: 15 Temmuz’un Siyasi Mirası

Sevr İhanetse Lozan İhanetin Başyapıtıdır!

İman mı, İmkân mı?

İman mı, İmkân mı?

Gazze İçin Samimi Bir Çağrı

Sevr İhanetse Lozan İhanetin Başyapıtıdır!

Size Yalan Söylediler
