
Bugün “Haçlı İttifakı” olarak nitelendirilebilecek ABD ve işgalci varlığı “İsrail”in, İran’a yönelik saldırıları, sadece bir devletin ya da bir rejimin sınırlarını değil, bizzat İslâm’ın topraklarını hedef almaktadır. Bir haftadır devam eden saldırılar üzerinden siyasi değerlendirmeye girmemek kaydıyla birkaç konuyu ihtiva eden mülahazalarda bulunmak istiyorum.
İran Bir İslâm Toprağıdır
İslâm hukukunda bir toprağın statüsü, onun kılıçla veya sulh yoluyla fethiyle mühürlenir. İran, o dönemin adıyla Pers toprakları Ömer RadiyAllahu Anh döneminde İslâm risaleti ile tanışmış ve müşrik karanlığından kurtarılmıştır. Fıkıh kitaplarında sıkça vurgulandığı gibi bir kez Müslümanlar tarafından fethedilen ve üzerinde İslâm hükümlerinin uygulandığı her karış toprak, kıyamete kadar İslâm’ın mülküdür.
Bu mülkiyet başlı başına bir fıkıhtır. Üzerindeki yönetimin hatasından, halkının mezhebinden veya üzerinde ne ile hükmedildiğinden bağımsızdır. İslâm hukukuna göre, bir toprak parçası “Daru’l İslâm” vasfını kazandıktan sonra, orayı savunmak sadece o bölgedeki yerel unsurların değil, tüm dünya Müslümanlarının üzerine borçtur. Zira bu topraklar, şahısların veya ulus devletlerin değil, bizzat “ümmetin” mülküdür.
Müslümanların toprakları parçalanamaz bir bütündür. Sömürgeci kâfirlerin çizdiği suni sınırlar, Müslümanların birbirine olan yardım yükümlülüğünü ortadan kaldırmaz. İran’a, Irak’a veya Filistin’e yöneltilen bir haçlı saldırısı, bizzat İslâm’ın varlığına ve ümmetin izzetine yöneltilmiştir.
İslâm fukahası böylesi bir durum ile alâkalı mefhumen şu görüşü ifade ederler: “Bir İslâm beldesine düşman saldırdığında, oradaki Müslümanların yardımına koşmak, yakındaki tüm Müslümanlar üzerine farzdır. Zira Müslümanların emniyeti tek bir emniyettir. Bir bölgedeki gediğin açılması, tüm İslâm yurdunun emniyetinin zâyi olması demektir. Halkı günahkâr olsalar da (ehli kıble olduktan sonra) İslâm topraklarını savunmamak vebaldir. Çünkü savunulan şey onların günahı değil, İslâm’ın o topraktaki mührüdür.”
Bu perspektiften bakıldığında, İran’ın bombalanması sadece coğrafi bir saldırı değil, Müslümanlara ait bir toprağa yönelik saldırı olarak görülmelidir. “Mezhep” bahanesiyle bu saldırılara sessiz kalmak veya içten içe sevinmek, aslında sömürgeci Batı’nın ekmeğine yağ sürmek ve bir nevi İslâm toprağı mahremiyetinin çiğnenmesine göz yummaktır. Kâfir bir ittifakın, Müslüman bir coğrafyayı çiğnemesine rıza göstermek, tabir yerinde ise “ohh olsun” demek, fıkhen ve siyaseten vahdet anlayışına darbe vurma hükmündedir. Çünkü düşman, oraya Şiiliği veya Sünniliği tasfiye etmek için değil; İslâm’ın siyasi ve coğrafi ağırlığını yok etmek, Müslümanları zayıf bırakmak için saldırmaktadır.
Ayrıca İran’dan işgalci Yahudi varlığına yönelik atılan her bir füze, kalbinde “İsrail”e düşmanlık besleyen her bir Müslümanı sevindirir, aksini düşünmek bile abestir.
Şunu da not olarak düşelim; İran rejiminin egemen olduğu İslâm toprağının savunulması gerektiği düşüncesi; İran rejiminin ve halkına dikte ettiği düşünce ve fikirleri onaylamak demek değildir. Topraklarımıza sahip çıkmak adına Batılı güçlerin karşısında duruyor olmamız, İran rejimiyle aynı safta olduğumuz anlamına da gelmez. Eski Cumhurbaşkanlarından Mahmud Ahmedinejad’ın da itiraf ettiği gibi Afganistan’da, Irak’ta Amerika’ya yardım ederek Müslümanların katledilmesine yardımcı olan eli kanlı İran rejimini tezkiye edecek değiliz elbette. Suriye’de milyonlarca Müslüman katletmelerinin günahını kıyamet saatine kadar boyunlarında ağır bir vebal olarak taşıyacaklardır.
Topraklarımızdaki Üslerin Kâfirlerin Kullanımına Sunmak ve ABD’ye Koşulsuz İtaat Eden Yöneticiler
İslâm coğrafyasının bağrına saplanmış birer hançer mesabesindeki yabancı askeri üsler, bugün sömürgeci Batı’nın bölgedeki en büyük operasyonel gücüdür. Bu üsleri kâfirlerin kullanımına açmak; Müslümanların kanının dökülmesine lojistik destek sağlamak ve İslâm beldelerini kâfirlerin hedefi kılmak demektir.
İslâm fıkhında, Müslümanların topraklarını ve imkanlarını, Müslümanlara karşı savaşan kafirlere açmak kati surette haram kılınmıştır. Bu konuya dair delillerden bazıları şunlardır:
“Allah, kâfirlere müminlerin aleyhine asla bir yol (yetki, otorite) vermez.” [Nisa 141] ayeti kerimesiyle Rabbimiz kâfirlerin biz Müslümanlar üzerinde otoriter olmasını haram kılmıştır. İslâm topraklarında bir askeri üs tesis etmek, o bölgenin otoritesini ve anahtarını kâfire teslim etmek zinhar yasaklanmıştır. Bugünkü İslâm beldelerinin yöneticileri, üslerimizin kullanımını kâfirlere vererek ayete muhalif davranmaktadırlar.
Bir İslâm beldesini bombalamak için kalkan uçağa yakıt vermek, istihbarat paylaşmak veya o uçağın pistini korumak, üs imkânı vermek “düşmanlık üzerine yardımlaşmaktır.” Ki bu ayeti kerime ile kati olarak yasaklanmıştır: “Günah ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayın...” [Maide 2]
Özellikle Gazze süreciyle birlikte yöneticiler ile ilgili daha da ayan olan bir husus vardır. Bölgedeki yöneticiler, halklarının inancına ve iradesine aykırı olarak, kendi koltuklarını koruma pahasına ABD’nin ve Batı’nın stratejik çıkarlarına hizmet etmektedirler.
Bu yöneticiler, “stratejik müttefiklik” veya “ulusal çıkar” ya da “denge siyaseti” gibi şatafatlı söylemlerin arkasına sığınarak; İncirlik ve Kürecik Radar üslerini ‘Haçlı İttifakı’nın kullanımına açmışlardır. ABD başta olmak üzere sömürgeci kâfirlere gösterilen bu “koşulsuz itaat”; topraklarımızı arka bahçeleri gibi kullanabilme, istediğini istediği şekilde yapabilme cesaretine sahip olmasındaki en önemli etkendir.
Kendi topraklarını ve din kardeşlerini savunmak yerine, koltuklarını koruma pahasına ABD ile müttefiklik yapan, ümmetin kaynaklarını bu saldırgan ittifaka peşkeş çeken yöneticiler, Allah’ın huzuruna büyük bir veballe çıkacaklardır. Müslüman halkların yüreği topraklarımıza fırlatılan her bir füze ile kan ağlarken; yöneticilerin sapık, ekabir Trump’tan icazet beklemesi, onların yüreğinin Amerika ile birlikte atması bu yöneticilerin halklarını temsil etmediklerinin en büyük göstergesidir.
Tam da burada ibretlik bir çelişkiyle karşı karşıyayız: İran rejimini hiçbir ölçü tanımadan eleştirenler (ki günahları boyunu aşmış, eli kanlı bir rejim elbette eleştirilmelidir), söz konusu ABD ve Batı’nın çıkarlarıyla uyumlu hareket eden yerli yöneticiler olduğunda ise derin bir sessizliğe gömülmektedir. İşte burada ortaya çıkan kocaman paradoksa dikkat çekmek isterim.
Öyle ya İran rejimine her türlü eleştirel dili kullanırken topraklarımızdaki üsleri kâfirlerin kullanımına izin veren yöneticilere ses çıkarmamak ne ile izah edilebilir?
Bir yanda mezhepsel hırslarla komşu bir coğrafyanın maruz kaldıklarına ‘hak etti’ diyerek alkış tutmak, diğer yanda bu saldırıyı gerçekleştiren ‘Haçlı İttifakı’na limanlarını ve hava sahalarını açan yöneticileri görmezden gelmek, hangi insafa sığar?
İran’ın hatalarını dile dolarken yöneticilerin sömürgeci kâfirlerle olan iş birliğine günaha/hataya dillerin lal olması menfaat fıkhının tezahürü değil de nedir? Tahran’ın işlediği günahlara gür sesle “zulüm” diyenlerin, Amerika’nın katliam yapması için İncirlik’i kullanmasına izin veren siyaset anlayışına kısık sesle “denge siyaseti” demeleri aklen ve şeran kabul edilebilir bir şey midir?
Sorular ve sorular… Çoğaltmak mümkün ama ben iktifa ediyorum.
Sonuç olarak; İran rejiminin hataları, o coğrafyanın kâfirler eliyle talan edilmesine gerekçe olamaz. Bizim tavrımız; sömürgeci kâfirlere karşı mazlum coğrafyanın yanında durmak ve topraklarımızdaki tüm yabancı üslerin derhal kapatılmasını haykırmaktır. Gerçek izzet, Amerika’nın müttefikliğinde değil, Allah’ın ipine topluca sarılmaktadır. Gerçek güvenlik; Batı’nın koruma kalkanları altında değil, ümmetin kendi kalkanı olan Raşidi Hilafet’in ikamesiyle temin edilecektir.
Sözlerimi, tabiri caiz ise “kendi aramızda kavgalıyken” topraklarımıza saldırıldığında kâfirler karşısına nasıl bir tavır sergilememiz gerektiğini ortaya koyan güzel bir örnekle bitireyim.
Muaviye ile Ali RadiyAllahu Anh kavgalı iken, Muaviye Bizans İmparatorunun Ali ile savaşmak üzere Şam’a doğru yola çıkacağı haberini alır ve şu mektubu yazar:
“Rum köpeği! Eğer bir adım daha atarsan, yemin olsun ki Ali b. Ebi Talib ile aramdaki ihtilafı derhal bir kenara bırakır, onun ordusunun öncü birliği olur ve senin memleketini altını üstüne getiririm. Seni o tahtından, havucun topraktan söküldüğü gibi söküp atarım!” [İbn Kesir, el-Bidâye ve’n-Nihâye]




