ABD-İran Savaşı: Küfür Tek Millet, Müslümanlar Tek Ümmettir!
İzzeti Küfür Kapısında Arayanların Zilleti
Mehmet ÇetinbudakMehmet Çetinbudak01 Nisan 2026

İzzeti Küfür Kapısında Arayanların Zilleti

Tarih, zalim güçlere yaslanan yöneticilerin akıbetleriyle doludur. Ancak bugün yaşananlar, geçmişteki ibretlik tabloların adeta yeniden tekerrür eden sahneleri gibi… Ümmetin başındaki bazı yöneticilerin, izzeti Allah’ın, Rasul’ünün (Sallallahu Aleyhi vesSellem) ve Mü’minlerin yanında aramak yerine küresel güçlerin kapısında araması; sadece siyasi bir tercih değil, aynı zamanda büyük bir zihniyet krizinin göstergesidir.

Bu zihniyetin en çarpıcı yansımaları bugün Donald Trump gibi liderlerin kibirli ve aşağılayıcı söylemlerinde açıkça görülmektedir. Trump, siyaset dilinde alışılmışın ötesine geçen üslubuyla, kendisine yakın gördüğü liderler hakkında dahi küçümseyici ifadeler kullanmaktan geri durmamıştır. Bir yandan bazı liderleri över gibi görünürken, diğer yandan onları küçük düşüren, adeta tahakküm kurduğunu ima eden açıklamalar yapmıştır.

Nitekim Trump’ın Recep Tayyip Erdoğan hakkında zaman zaman “çok iyi anlaşıyoruz” şeklindeki sözleri, ilk bakışta bir diplomatik nezaket gibi algılanabilir. Ancak bu tür ifadeler, çoğu zaman eşitler arası bir ilişkiyi değil, kendi üstünlüğünü ima eden bir yaklaşımın parçası olarak karşımıza çıkmaktadır. Zira aynı Trump, farklı bağlamlarda dünya liderlerini nasıl küçümsediğini ve onları kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirdiğini açıkça dile getirmiştir.

Daha da çarpıcı olanı ise Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Salman hakkında sarf ettiği sözlerdir. Trump’ın, “k*çımı öpeceğini hiç düşünmemiştim” minvalindeki ifadeleri, aslında Batılı güçlerin bazı Müslüman liderlere nasıl baktığını tüm çıplaklığıyla ortaya koymaktadır. Bu sözler, diplomatik ilişkilerin ötesinde, bir aşağılamayı ve tahakküm anlayışını yansıtmaktadır. Bu durum, izzeti başka kapılarda arayanların nasıl bir zillete sürüklendiğinin açık bir göstergesidir.

Benzer şekilde, Abdülfettah es-Sisi gibi liderlerin de çözümü dış güçlerde araması dikkat çekicidir. Sisi’nin, yaşanan krizler karşısında Trump’tan savaşı bitirmesini talep etmesi, İslam beldelerinin kendi sorunlarını çözme iradesinden ne kadar uzaklaştığını göstermektedir. Oysa bir ümmetin kaderi, başka güçlerin inisiyatifine bırakıldığında, ortaya çıkan sonuç genellikle daha fazla bağımlılık ve daha derin krizler olmaktadır. Bugün yaşanan tabloya bakıldığında, bu zihniyetten doğan en acı sonuçlarından biri Mescid-i Aksa meselesinde ortaya çıkmaktadır. İslam’ın ilk kıblesi olan bu mübarek mabed Mescid-i Aksa’nın kapatılması, Müslümanların buraya girişinin engellenmesi karşısında İslam beldelerinin yöneticilerinin ciddi ve caydırıcı bir adım atmaması, ümmet adına derin bir yaradır. Bu sessizlik, sadece siyasi bir zafiyet değil; aynı zamanda izzet bilincinin zayıfladığının bir göstergesidir.

Daha da vahimi, işgalci “İsrail” yönetiminin hapishanelerdeki Müslümanlara yönelik idam yasasını onaylamasıdır. Bu tür uygulamalar, açık bir zulüm ve insanlık ihlali olmasına rağmen, İslam dünyasından güçlü ve caydırıcı bir karşılık gelmemesi dikkat çekicidir. Oysa ümmet bilinci, bir Müslümanın uğradığı zulmü tüm Müslümanların meselesi olarak görmeyi gerektirir.

Bugün Türkiye, Suudi Arabistan, Katar, BAE, Mısır, Ürdün, Pakistan, Endonezya gibi ülkelerin, toplanarak Mescid-i Aksa’nın kapatılması konusunda çözümü uluslararası kurumlarda araması, meselenin ne kadar köklü bir sorun olduğunu göstermektedir. Bu kurumların tarihine bakıldığında, adalet üretmekten ziyade güçlülerin çıkarlarını koruduğu açıkça ortadadır. Buna rağmen hâlâ bu yapılardan medet umulması, ümmetin kendi gücüne olan güvenini kaybettiğinin bir göstergesidir.

Oysa İslam’ın ortaya koyduğu ölçü nettir: “İzzet Allah’a, Rasul’üne ve Mü’minlere aittir.” Bu ilke, sadece bireysel bir inanç değil; aynı zamanda siyasi bir duruşun temelidir. Müslüman bir yönetici, düşmanının takdirini kazanmayı değil, Allah’ın rızasını gözetir. Zalim güçlerin övgüsü, hakikatte bir değer değil; aksine çoğu zaman bir tuzaktır.

Tarih boyunca, düşmanların övdüğü liderlerin akıbeti ibretlik olmuştur. Çünkü bu övgü, genellikle onların bağımsız hareket edemediğinin bir işaretidir. Kendi halkına karşı güçlü, dış güçlere karşı ise zayıf olan yönetimler, eninde sonunda ya halklarının güvenini kaybetmiş ya da siyasi olarak tasfiye edilmiştir.

Bugün yaşananlar da bu tarihsel döngünün bir parçasıdır. Ümmetin izzetini yeniden kazanabilmesi için, bu zihniyetten köklü bir kopuş gerekmektedir. Çözüm, ne Trump gibi liderlerin sözlerinde, ne de uluslararası kurumların kararlarında aranmalıdır. Çözüm, ümmetin kendi değerlerine dönmesindedir. İşte bu noktada Hilafet fikri yeniden önem kazanmaktadır. Hilafet, ümmeti tek bir çatı altında toplayan, onun siyasi iradesini bağımsız kılan ve izzetini koruyan bir yapıdır. Bu yapı altında Müslümanlar, dış güçlerin değil, kendi inançlarının rehberliğinde hareket ederler. Zalimlerin övgüsüne değil, Allah’ın rızasına talip olurlar.

Sonuç olarak, bugün yaşanan tablo bizlere açık bir hakikati göstermektedir: Düşmanın kapısında izzet aranmaz. Orada ancak zillet vardır. Gerçek izzet ise yalnızca İslam’dadır. Ve bu izzetin yeniden hâkim olması, ümmetin yeniden kendi değerleri etrafında birleşmesi ve Hilafet’in yeniden tesis edilmesiyle mümkün olacaktır.