
"Terör Sorunu" Çözüme Doğru Giderken "Kürt Meselesi" de Çözülecek mi?
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin 22 Ekim 2024’te PKK lideri Abdullah Öcalan’a, örgütü lağvetmesi koşuluyla, "Umut hakkı için başvurması ve TBMM’de DEM Parti Grup Toplantısı’nda konuşması"[^1] yönünde yaptığı çağrı ile başlayan "Terörsüz Türkiye" süreci, 27 Şubat 2025’te Öcalan’ın PKK’nin feshedilmesine dair mektubunun "Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı"[^2] toplantısında kamuoyuna deklare edilmesiyle başka bir boyuta taşınmıştı. O zamandan bu yana geçen sürede, örgütün barış sürecine ilişkin somut adımlar attığı aktarılmış; bundan sonraki süreçte ise devletin hukuksal düzenlemeleri yapıp gereken adımları atması bekleniyordu. Örgüt tarafından Türkiye’deki çatışma durumunu sonlandırmayı ve meseleyi terörden arındırılmış siyasi mücadele zeminine taşımayı amaçlayan bu girişimin ardından, iktidar tarafından da beklenen adım atıldı. Toplumsal infial oluşmaması adına mesele oldubittiye getirilmeden; toplumsal rızanın ve güçlü bir siyasi mutabakatın istenilen noktaya gelmesiyle birlikte iktidar, süreci ete kemiğe büründürecek güçlü bir siyasi ve hukuki girişimde bulundu. "Terörsüz Türkiye" süreci kapsamında "Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Teklifi" olarak adlandırılan çerçeve yasa, TBMM Genel Kurulu’na getirildi.
10,5 saat süren sert tartışmaların ardından, toplam 562 milletvekilinin katıldığı oylamada 467 "evet", 87 "hayır" oyu çıkarken 7 kişi ise çekimser kaldı.[^3] Yasanın büyük bir çoğunlukla kabul edilmesi, "Terörsüz Türkiye" sürecine verilen geniş siyasi desteği ve oluşan mutabakatın boyutunu ortaya koyması bakımından dikkat çekici bir tablo olarak değerlendirilebilir.
TBMM Genel Kurulunda kabul edilerek yasalaşan teklif, Kürdistan İşçi Partisi’nin (PKK) silah bırakması ve feshi koşuluna bağlanan soruşturma, kovuşturma ve infaz ertelemelerini içeriyor. Her ne kadar terör örgütü mensuplarının affedilmesi şeklinde telakki edilen bu yasa, toplumun belli bir kesiminde büyük bir rahatsızlık oluştursa da iktidarın kurumlar ve toplum üzerinde kurduğu hegemonya, aykırı sesleri absorbe etmeyi başarmış görünüyor. Ayrıca Türk milliyetçiliğini kendisine esas kabul eden MHP’nin bu süreci bir bütün olarak sahiplenmesi ve destekliyor olması da toplumsal tepkiyi minimize etmiş görünüyor.
Kimileri bu yasayı "ihanet yasası" olarak görürken kimileri de barışı ve demokrasiyi tahkim eden tarihî bir adım olarak niteliyor.
Siyasi mülahazalar her ne kadar birbirinden farklı olsa da Kürtlerin meşru haklarının elde edilmesini ve ezilmiş, yok sayılmış bir halkın savunulmasını kendine perde yaparak emperyalistlerin siyasi emelleri için maşa görevi gören; şiddeti ve terörü bir yöntem olarak kabul eden örgüt ile laik-seküler, ırkçı bir rejimin tasallutu altında yaşamak zorunda bırakılan halklar, iki ateş arasında kalmıştır. Kaos, şiddet, kan ve gözyaşı girdabından kurtulmak için terörsüz bir Türkiye’nin inşa edilmesi noktasında artık gereken ne ise yapılması ve sonuçları her ne olursa olsun bu sürecin olumlu bir şekilde neticelenmesi hususunda büyük bir istek ve beklenti vardır.
Elbette kimse ırkçı emeller ve kirli siyasi hedefler uğruna evlere ateş düşmesini, anaların ağlamasını, ağıtların yakılmasını istemez. Şiddet sarmalında yitip giden hayatlar, sönen ocaklar, yaşanan acı tecrübeler barışa ve toplumsal huzura kavuşma noktasında büyük bir iştiyak oluşturmuş durumda. Sahte bölünme korkuları, kimi kafatasçı ırkçıların milliyetçi söylemleri, gelinen süreçte bu büyük iştiyakın altında ezilerek marjinal olarak kalmıştır.
Medyada iktidarın sözcüsü gibi rol kesen kimi gazetecilerin, yasanın Şeyh Said Kıyamı’ndan sonra çıkarılan Takrir-i Sükûn Kanunu’ndan ve Kemalizm’den ilham aldığını söylemesi, bu sürecin ruhunu kirletip akamete uğratmaya dönük bir çaba olarak değerlendirilebilir. Öte yandan PKK’nin şahin kanadından yükselen kimi parazit seslere rağmen, genel olarak atılan adımların büyük bir siyasi mühendislikle ve ilmek ilmek işlenerek yürütülmeye çalışıldığı görülüyor.
Her ne kadar süreç iç politika temelinde ilerlese de dış politika bakımından da önemli bir boyuta sahiptir. ABD’nin Ortadoğu’da istikrarı sağlama projesi kapsamında örgütlerin tasfiye edilmesi ve devlet otoritelerinin güçlendirilmesine yönelik stratejisi, bu sürecin dikkate alınması gereken yönlerinden birini teşkil ediyor. Küresel siyasi erklerin icazeti ve tuttuğu projeksiyonla gelinen bu nokta, salt bir siyasi partinin zaferi olmaktan ziyade çok yönlü ve birçok dinamik üzerine inşa edilmiş bir süreç olarak karşımızda duruyor.
Asıl konumuza dönecek olursak, "Terörsüz Türkiye" sürecinin tam anlamıyla başarıya ulaşmasının sadece çıkarılacak bir yasa ile mümkün olmayacağını da göz ardı etmemek gerekir. Süreci taçlandırmak ve nihai sonuca ulaştırmak için eğitim başta olmak üzere ırkçı devlet politikalarının tamamen kaldırılması; terörü destekleyen, finanse eden, yönlendiren ve çıkarları için kullanan sömürgeci devletlere bu topraklarda istediği gibi hareket etme ve kirli siyasi planlarını devreye koyma fırsatının verilmemesi gerekmektedir. Silahların susması ve akan kanın durması hayati önem arz ediyor; fakat terörü yeri geldiğinde kaşıyan, besleyen ve kendi çıkarları için ülkeleri ateşe vermekten imtina etmeyen Batılı devletlerle müttefikliğin sürdürülmesi, toplumsal barışı pamuk ipliğine bağlı kılacaktır. Zira ülkeleri sömüren ve kendine bağımlı kılmaya çalışan küresel küfri devletlere siyasi ve ekonomik bağlılık sürdükçe, "terör" kartı sömürgeci devletlerin elinde bir koz olarak kalmaya devam edecektir.
Güçlü ve cesur adımlar atılması, salt teröristlerin affedilmesini değil, teröristleri doğuran kirli düzenle hesaplaşmayı da gerektirmektedir. Seküler rejimin ilga edilip ırkçılığın tasfiye edildiği bir şuur ve siyasi zemin inşa edilmedikçe kalıcı bir barış ve toplumsal mutabakat sağlamak mümkün olmayacaktır. Zira Kürt meselesi ile terör sorunu aynı şeyler değildir. Tam bu noktada şu soruya cevap aramak gerekir: Terör sorunu adım adım çözüme doğru giderken asırlık bir kangrene dönüşen “Kürt meselesi” de çözüme kavuşacak mı?
Terör sorununun ortadan kalkması, Cumhuriyet’in seküler ve Türk milliyetçiliğine dayalı ulus devlet yapısının doğurduğu acı neticelerden biri olan Kürt meselesinin ortadan kalktığı anlamına gelmemektedir. Sorunun kaynağına inmeden kalıcı bir çözümden bahsetmek mümkün değildir. Sorunun tezahürlerinden birinin izale edilmesi müspettir; fakat sorunları var eden sebebin ortadan kaldırılması zarureti hâlâ ortada durmaktadır. Kemalist rejimi ve onunla ithal edilen zehirli fikirleri tasfiye etmeyip bilakis sahiplenen sakil ve mefluç bir siyasi aklın bu çok yönlü ve çetrefilli meseleyi çözmesi mümkün görünmüyor. Tarih boyunca Kürtlere yönelik çok yönlü inkâr, imha, sürgün ve asimilasyon politikaları ile bu politikaların tatbiki neticesinde açılan derin yaralar, tek bir af yasası ile ortadan kalkmayacağı gibi bu yasa tüm sorunları çözecek bir sihirli değnek de değildir.
Bir devleti güçlü kılan temel dinamiklerden biri, devletin halkın değerlerine göre şekillenmesi; yasaların ve uygulamaların halkın inancıyla paralellik arz etmesidir. Devlet ve millet bütünleşmesi, pragmatik ve makyavelist siyasi hamlelerle değil; ancak tutarlı, ilkesel ve akidevi esasların siyasi hayata kâmil ve şamil bir şekilde tatbik edilmesiyle mümkün olacaktır.
Çok farklı sosyolojik yönleri ve derin kökleri olan bu meselenin sağlıklı bir temelde gerçek çözüme kavuşması; ancak sömürgecilikle mücadele edilmesi ve tüm ırkları aynı çatı altında kardeşçe yaşatabilecek İslam’ın siyasi hayata geri dönüşüyle mümkün olacaktır. Zira kurtuluş anahtarımız, Allah’a ve Rasulü’ne itaattedir.
[وَاَط۪يعُوا اللّٰهَ وَرَسُولَهُ وَلَا تَنَازَعُوا فَتَفْشَلُوا وَتَذْهَبَ ر۪يحُكُمْ وَاصْبِرُواۜ اِنَّ اللّٰهَ مَعَ الصَّابِر۪ينَۚ] “Allah’a ve Rasulü’ne itaat edin. Çekişip tartışmayın. Yoksa bozguna uğrarsınız ve gücünüz dağılıp gider. Sabredin. Hiç şüphesiz Allah, sabredenlerle beraberdir.” [Enfal Suresi 46]







