
Sevr İhanetse Lozan İhanetin Başyapıtıdır!
Devletlerin, varlıklarının temelini oluşturan olguyu meşrulaştırıp yüceltmesi şaşılacak bir durum değildir. Türkiye Cumhuriyeti de Lozan Antlaşması’nı bu zaviyeden ele almış ve onu her platformda yüceltmiştir. Nitekim Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) müfredatında, özellikle 8. ve 12. sınıf "T.C. İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük" ders kitaplarında Lozan Antlaşması, modern Türkiye’nin doğuşunu simgeleyen en büyük "diplomatik zafer" olarak anlatılır ve bu antlaşma için "Türkiye’nin tapu senedi" tabiri kullanılır.
Peki, bu hakikat mi? Yoksa her şey yalandan mı ibaret?
Şimdi bazı tarihsel olayları birbiri ardına yerleştirelim ve çıkan resme hep birlikte bakalım. Makalenin hacmini de dikkate alarak herkesin bildiğini düşündüğüm gelişmeleri detayına girmeden zikretmekle yetineceğim.
Öyleyse tiyatronun başından başlayalım.
Samsun, 19 Mayıs 1919…
Mustafa Kemal ve arkadaşları "Milli Mücadele"yi başlatmak için Samsun’a çıktı. İlginçtir ki Samsun o tarihlerde İngiliz işgali altındaydı. İngiliz askerleri, Mustafa Kemal ve arkadaşlarının "Milli Mücadele"yi başlatmasına müdahale etmediler, sadece izlediler.
Erzurum, 8 Temmuz 1919…
Cumhuriyetin kuruluşundan ölene kadar milletvekilliği yapmış olan Mazhar Müfit Kansu, Mustafa Kemal’in -gizli kalmak şartıyla- kendisine "yapacağı işleri tek tek yazdırdığını" anlatmaktadır. "Yapılacak işler" listesinin başında "zaferden sonra Cumhuriyet’in ilan edilmesi" yer almaktaydı. Listenin ikinci sırasında ise şu ifadeler vardı: "Sultan ve hanedan hakkında zamanı gelince gereken işlem yapılacaktır. Üçüncüsü: Kadınların örtüsü kaldırılacak. Dördüncüsü: Fes yasaklanacak; yerine diğer medeni milletlerin giymiş olduğu şapka takılacak. Beşincisi: Latin harfleri kabul edilecek."
Bu olaya yorumu sizlere bırakıyorum. İleri görüşlülük de diyebilirsiniz, her şey düzmeceden ibaretmiş de diyebilirsiniz.
Erzurum, 23 Temmuz 1919…
Erzurum Kongresi’nin yayımladığı sonuç beyannamesinin ikinci maddesinde, Hilâfet ve saltanatın korunması için Kuvayımilliye’nin güçlendirilmesi ve milli iradenin hâkim kılınması gereği ortaya konulmuştur.
Sivas, 4 Eylül 1919…
21 livadan 33 delegenin katıldığı Sivas Kongresinde delegeler yüce Hilâfet ve saltanat makamına manen ve maddeten hizmetten başka herhangi bir amaç edinmeyeceklerine dair yemin ettiler. Kongrenin ikinci oturumunda, kongrenin açıldığını ve vatanın kurtuluşu için çalışacağını bildiren yazı Sultan Vahdettin’e telgraf olarak gönderildi. Telgraf şöyle bitiyordu: “Bütün hallerde emir ve ferman Halifemiz efendimiz hazretlerinindir.”
Ankara, 27 Aralık 1919…
Mustafa Kemal ve adamları Sivas’tan Ankara’ya 27 Aralık’ta geldiler. Onları Ankara’da da karşılayanlar arasında İngiliz ve Fransız birlikleri vardı. Bunu zamanın Ankara Vali Vekili Yahya Galip, 30 Kasım ve 1 Aralık 1938 tarihli Cumhuriyet gazetesine şöyle anlatmıştır:
“Dikmen sırtları bir bayram yerine dönmüştü. Bir müddetten beri Ankara’ya gelip yerleşmiş olan iki tabur İngiliz askeri de, Mustafa Kemal’i karşılamaya gelenler arasındaydı. Bu arada İngiliz askerleri de boş durmamakta idiler. Bu tarihî sahnenin kimi fotoğrafını alıyor, kimi de sinemasını çekiyordu. (…) Mustafa Kemal de, bu yabancı askerleri görmüştü. Fakat hiç ses çıkarmadı. Hatta rahatça film çekebilmelerine müsaade edecek vaziyetler alarak, vilâyetin resmî otomobiline bindi.”
1920 yılının Mart ayına kadar yaklaşık üç ay boyunca İngiliz ve Fransız askerleri ile Ankara ortak bir kullanım alanıydı. İngilizler ve Fransızların; kendileriyle savaşmak için İstanbul’dan yola çıkan, belde belde gezen, adam toplayan, kongreler düzenleyen, Meclis açmak için Ankara’ya gelen Mustafa Kemal’i karşılaması ne anlama gelmektedir? Mustafa Kemal’in hedeflerinden haberleri yok muydu yoksa hedefleri ortak mıydı? Gelecek günler bu karşılamanın amacını bizlere gösterecekti.
İstanbul, 16 Mart 1920…
Payitaht İtilaf Devletleri tarafından işgal edildi.
Ankara, 23 Nisan 1920…
Birinci Meclis açıldı ve Mustafa Kemal de dahil olmak kaydıyla tüm vekiller şu yemini etti:
“Makamı Hilâfet ve saltanat ve vatan ve milletin istihlas ve istiklâlinden başka bir gaye takip etmeyeceğime vallahi”
Sevr, 10 Ağustos 1920…
Hükümet yetkilileri Sevr Antlaşması'nı imzaladı. Meclis-i Mebusan ve Halife'nin imzalamadığı, dolayısıyla hiçbir zaman yürürlüğe girmeyen bu antlaşma, Halife Vahdettin’i hain olarak damgalamak için kullanıldı. Oysa Vahdettin, Mondros Mütarekesi'ni imzalamaya giden heyete kırmızıçizgiyi çekmişti, “Hilâfet ve saltanata dokunulmasına müsaade edilmemelidir. Bazı beldelere muhtariyet verilecek olursa bunun idari bir muhtariyet olması gerekir. Siyasi bir muhtariyet İslam âlemine ihanettir.” demişti.
Ankara’daki BMM, Sevr Antlaşması'nı imzalayanları “Vatan haini” ilan etti. Tam da İngilizlerin planladığı gibi İstanbul ile Ankara arasında ipler gerilmişti. Siyasi boşluk büyümeye devam ediyordu.
Şimdi sıra Ankara hükümetinin yıldızını parlatmaya gelmişti. Bu iş için İtilaf Devletlerinin en zayıf halkası, sonradan birliğe eklemlenen Yunanistan seçildi. TBMM’nin askerî gücü olan Kuvayımilliye, Anadolu topraklarında ilerleyen Yunanistan ile savaşa girdi. Önce durdurdu, sonra geriletti ve en nihayetinde resmî tarihte anlatıldığı şekliyle “denize döktü”.
Aradaki gelişmeleri es geçiyorum. En nihayetinde Ankara Hükümeti tek otorite olarak bırakıldı ve son nokta için Lozan’da bir araya gelindi.
Lozan, 24 Temmuz 1923…
Lozan Barış Konferansı'nda İngiltere’nin amaçlarını Dışişleri Bakanı Lord Curzon, Lordlar Kamarasında yaptığı konuşmada şöyle ifade ediyordu:
“Türkiye’ye sağlam ve istikrarlı bir devlet olarak yeniden yapılanması için bir fırsat verilmesi ve medeni dünyada yerini alma imkânı vermek. Eğer Türkler diğer milletler arasında tekrar yer almak istiyorsa bunu yalnızca Batı ile irtibat kurarak ve iş birliği yaparak elde edebileceklerini kabul ettirmek.”
Elbette her şeyin bir bedeli vardı ve “medeni dünyada” yer almanın bedeli ağırdı.
Lozan bildiğiniz şekilde imzalandı ve 23 Ağustos 1923’te II. Meclis tarafından onaylandı.
İstanbul 6 Ekim 1923…
Lozan Barış Antlaşması'nın II. Meclis tarafından onaylanmasının ardından 4 yıl, 10 ay ve 23 günlük esaret son buldu. Hem de hiçbir kurşun atmadan. İtilaf kuvvetleri törenle uğurlanmıştı.
Londra, 10 Ocak 1924…
Mustafa Armağan, 3 Mart 2012 tarihinde kaleme aldığı makalesinde şöyle diyordu:
“İngiliz Millî Arşivleri'nden (National Archives) bulduğum ve ilk kez burada yayımlanacak olan bir 'gizli' belge, Lozan'ın Hilâfetle bağlantısını net bir şekilde ortaya koyacak nitelikte. 10 Ocak 1924 tarihinde İngiltere Kralı V. George, Avam Kamarası'na yaptığı açış konuşmasında, Lozan'ı ilgilendiren bir kanun tasarısının derhal görüşülmek üzere Parlamentonun gündemine geleceğini belirttikten sonra şu çarpıcı cümleyi sarf eder: 'Bu tasarı kabul edilir edilmez Lozan Antlaşması onaylanmış olacak ve yeni bir çağ açılacaktır!'”1
Ankara, 3 Mart 1924…
Hilâfet kaldırıldı ve Kral V. George’un bahsettiği “yeni bir çağ” başladı.
Londra, 16 Temmuz 1924…
Lordlar Kamarası, imzalanmasından tam bir yıl sonra Lozan Barış Antlaşmasını onayladı.
Ankara, 1947…
Türk Tarih Kurumu Başkanlığı yapmış Prof. Dr. Metin Hülagü’nün 21 Temmuz 2018 tarihinde yayınlanan makalesinde gerçek Lozan’ı öğreniyoruz:
“Kemal Ohri, 1947 yılında Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’ye göndermiş olduğu mektubunda Lozan Antlaşması öncesi Hilâfet ve saltanatı kaldıran Türk-İngiliz Gizli Antlaşması’nın hâlâ yürürlükte olduğunu kendisine hatırlatmakta, antlaşmaya imza atan kişi olarak kendisine bu antlaşmanın İngiltere ile anlaşarak yine kendisi tarafından feshedilmesini teklif etmiştir.
Mektupta geçen ifadeler dikkatlice okunduğunda söz konusu antlaşmanın mahiyet ve neden imzalanmış olduğuna dair kesin bilgi olarak ortaya çıkan hususları şu şekilde sıralamak mümkündür:
1. Türkiye ile İngiltere arasında yapılmış gizli bir anlaşma mevcuttur.
2. Antlaşma toplamda 4 maddeden oluşmaktadır.
3. Sözü edilen gizli anlaşma Lozan Antlaşması (1923) öncesinde imzalanmıştır.
4. Antlaşmayı İsmet İnönü imzalamıştır.
5. Gizli antlaşma Lozan Antlaşması’na rağmen geçerliliğini korumuştur.
6. Gizli antlaşma 1947 yılında hala geçerli durumdadır.
7. Gizli antlaşmanın içeriği Hilâfet ve saltanatın kaldırılmasını kapsamaktadır.
8. Gizli antlaşma Türkiye’deki Dini Eğitim Yasağını da içermektedir.
9. Lozan Antlaşması Hilâfet ve Saltanat’ı kaldırma sözü verilmesi neticesinde ancak imzalanabilmiştir.
10. Hilâfet ve Saltanat ilga edilmeden barış yapılamamıştır.
11. Antlaşmanın İngiltere ile birlikte ilga edilmesi Türkiye Cumhurbaşkanı’na defalarca teklif edilmişse de İngiltere’yi kızdırmamak adına bu teklifler dikkate alınmamıştır.”
Oysa İngilizlerle böyle gizli antlaşmalara imza atan İsmet İnönü, Lozan Barış Konferansı için çıktığı yolculukta Paris’e uğramış ve burada Hindistan Müslümanları tarafından neşredilen The Muslim Standart’a 17 Kasım 1922 tarihinde verdiği mülakatta şöyle demişti:
“Hilâfet Türkiye’dedir ve Türkiye’ye dayanır. Hilâfet hukuku masundur, onun müdafaası için bütün Türk milleti kanını dökmeye hazırdır.”
İsmet İnönü’nün Mustafa Kemal’in izni ve bilgisi olmadan İngilizlerle böyle bir anlaşma yapması imkânsız olduğu malumdur. Dolayısıyla bu antlaşma Cumhuriyetin kurucu kadrosuyla yapılmış bir anlaşmadır. Merak edilen soru aslında şudur: Bu gizli anlaşma hâlen yürürlükte mi?
Ve günümüz…
Laik Kemalist kesim her fırsatta Sevr’i ihanet, Lozan’ı zafer olarak göstermiştir. Hakikatte Sevr Antlaşması imzalanmış ama hiçbir zaman resmiyet kazanmamış, onaylanmamış ve uygulanmamıştır. Sevr’de kayıt altına alınan birçok madde olduğu gibi Lozan Antlaşması'na dâhil edilmiş, onaylanmış ve uygulanmıştır. Dolayısıyla Sevr ihanet ise Lozan ihanetin başyapıtıdır.
Mümkün olduğunca özetleyerek anlatmaya, göstermeye çalıştığım resim sadece Türkiye’nin değil, Hilâfet sonrası kurulan irili ufaklı onlarca devletin resmidir.
Sömürgeci kâfirler hiç kimseye karşılığını almadan “bağımsızlık” vermez! Üstelik o karşılık bir seferliğe mahsus aldı-verdi şeklinde de değildir. Bir ömür boyu sürer ve sömürgeci kâfirlere tam teslimiyeti ifade eder.
Dolayısıyla; kazanılmış bir zafer olmadığı gibi kazanılmış bir bağımsızlık da söz konusu değildir. İslam ümmetinin başındaki yöneticiler sömürgeci güçlerin bahşettiği devletlere atanmış memurlardır.
Ne hazindir ki sömürgecilere karşı takınılan tavır onların getirdiği akideye, nizamlara, kanunlara ve hayat tarzına karşı takınılmamıştır. Sömürgecilerle mücadele edilirken onların getirdiklerine karşı aynı mücadele sergilenememiştir. İşte İslam ümmetinin en büyük hastalığı da budur!

Hani Tüm Zulümlere Karşı Bir Olacaktık

İzzet NATO'da Değil, Allah'ın Dinindedir!

NATO: “Neokolonyal Amerika’nın Terör Organizasyonu”

Bir Darbeden Fazlası: 15 Temmuz’un Siyasi Mirası

Size Yalan Söylediler

Sevr İhanetse Lozan İhanetin Başyapıtıdır!

Size Yalan Söylediler

Bir Darbeden Fazlası: 15 Temmuz’un Siyasi Mirası

NATO: “Neokolonyal Amerika’nın Terör Organizasyonu”
