
Tali Tartışmalar ve Öncelikli Mesuliyetlerimiz
Gerek ilmî, fikrî ve fıkhi konularda gerekse sosyal hayatın getirdiği farklı meselelerde Müslümanlar arasında zaman zaman muhtelif tartışmaların yaşandığına şahit olmaktayız. Şüphesiz bir konu hakkında farklı görüşlerin ortaya çıkması, meselelere farklı pencerelerden bakılarak değerlendirilmesi başlı başına bir zenginliktir. Konuya dair farklı görüşlerin zikredilmesi hatta tartışılması zenginlik kabilindendir. Ancak esas itibarıyla, özellikle sosyal medyanın hoyratça ve kontrolsüzce kullanıldığı günümüzde, bu tür tartışmaların zararlarının faydalarından çok daha fazla olduğunu düşünenlerdenim.
Hakkın tespiti ve hakikatin ortaya çıkması için tartışma pek tabiidir; hatta olmalıdır da… Ancak belirli bir tartışma disiplini ekseninde… Başka bir ifadeyle; İslâm’ın öngördüğü “tartışma disiplini” çerçevesinde… Kadim tarihimizde de işin doğası gereği âlimlerimiz ve düşünürlerimiz tartışmışlar; ne var ki ne kadar aykırı görüşlere sahip olsalar da tartışma adabından asla ödün vermemişlerdir. Fikirsel anlamda ihtilaf etmiş olsalar dahi tartışmanın saygı çerçevesinde seyretmesine her zaman özen göstermiş, birbirlerinin hukukunu gözetmişlerdir.
Günümüzde ise bir hastalık derecesine ulaşan ve seviyesiz boyutlara varan münakaşalar, Müslümanlar arasında tefrikaya ve fitneye sebep olmakta; gıybet, zan ve ithamların zeminini oluşturmaktadır. Öncelikler fıkhı gereği, öncelikli olma özelliği taşımayan konuların, özellikle dijital mecralar kullanılarak bayağı bir üslupla tartışıldığı görülmektedir. Bu durum hem gereksiz bir kutuplaşmaya, öncelikli konunun ıskalanmasına hem de kardeşlik bağlarımızın zedelenmesine yol açmaktadır. Oysaki Enes RadiyAllahu Anh şöyle bildirmektedir:
“Biz bir gün dinî bir konuda tartışırken, Rasulullah Efendimiz yanımıza geldi. Bize öyle öfkelenmişti ki, hiç böylesini görmemiştik. Buyurdu ki: Bırakın tartışmayı! Sizden öncekiler sırf bunun yüzünden helak oldu. Tartışmanın faydası yoktur, tartışma zararlıdır. Mümin münakaşa etmez. Münakaşa edene şefaat etmem.” [Taberani]
İmam Gazali’nin tartışma fıkhına ilişkin şu tespiti, içinde bulunduğumuz durumu anlamak adına son derece kıymetlidir:
“Bir konu tartışmaya açıldığında, söz konusu tartışmadan daha önemli bir farz-ı kifayenin bulunmadığına emin olmak gerekir. Eğer bu tartışmadan daha önemli bir farz-ı kifaye varsa, o münazara ile uğraşmak günah olur.” [İhyâ’u 'Ulûmi’d-Dîn]
İmam Gazali’nin bu ölçüsü; günümüzde yürütülen pek çok tartışmanın yersiz, zamansız olduğunu, hatta vebal taşıdığını açıkça ortaya koymaktadır. Allah en doğrusunu bilendir…
Tam da bu noktada, öncelikli olmayan meseleleri hayatın merkezine alarak enerjisini iç tartışmalarda tüketen bizlere, hocalarımıza ve tüm İslami camiaya sormak isterim? Hem de bütün samimiyetimle;
• Gazze’deki soykırımı seyreden, garantörlük veya diplomasi kılıfı altında somut adım atmaktan kaçınan bölge yöneticilerine asıl görevlerini hatırlatmak ve onları muhasebe etmek herkesten önce ilim sahibi kimselerin üzerine düşen bir vazife değil midir?
• Allah’ın dinini hayata hâkim kılmak, adaleti ve hakkı tesis etmek gibi en ehemmiyetli farzların yerine getirilmesinde üzerimize düşeni yapmak dururken; Allah’ın hükümlerinin ihya edilmesi gerektiğini haykırmak varken tali meselelerle vakit kaybetmek dahası gündemi bununla meşgul etmek ne kadar doğru ve elzemdir?
• Günümüzün en verimli davet ve tebliğ vesileleri ve fırsatları olan sosyal medyada; insanlığın ve Müslümanların maruz kaldığı temel problemlerin esasi sebebi olan gayri İslami nizamların batıllığını anlatmak gerekmez midir?
• Ümmet bunca acıya gark olmuşken, yol gösterecek âlimlerin rehberliğini gözetip dururken; güncel sorunlarından çok uzak önceliği olmayan tali konuların girdabında boğulmak büyük bir vebal değil midir?
Âlimlerin ve öncülerin bu konudaki sorumluluğuna ilişkin İz bin Abdisselam Rahimehullah’ın şu tarihi uyarısı çok manidardır. Müslümanların beldesi işgal tehlikesiyle karşı karşıyayken, toplumun gündemini asıl tehlikeden uzaklaştıran tutumları eleştirerek şöyle der:
[مَنْ نَزَلَ بِأَرْضٍ تَفَشَّى فِيهَا الرِّبَا فَحَدَّثَ النَّاسَ عَنْ حُرْمَةِ الزِّنَا فَقَدْ خَانَ] “Kim zinanın (fuhuş, gayri meşru ilişkiler ve ahlaki çöküntünün) yaygınlaştığı bir yerde bulunur da hâlâ insanlara faizin haram olduğunu anlatıp durursa, o kişi ancak ihanet etmiştir.”
Vallahi, şayet İslâm ümmetini dertleriyle baş başa bırakır da kendi iç tartışmalarımızda boğulursak, hâlimiz; Hüseyin RadiyAllahu Anh’in şehadeti sırasında pasif kalıp, şehadetinden sonra Hasan Basri’ye elbisenin üzerindeki kanın necis olup olmadığını soranların hâline benzer. Bizim de birbirimize söyleyeceğimiz, Hasan Basri’nin onlara verdiği cevaptan farklı olmayacaktır:
“Hz. Hüseyin’in kanına sessiz kaldınız da sineğin kanını mı dert ediniyorsunuz?”
Kıymetli Kardeşlerim, Hocalarım ve Dert Sahibi Müminler!
Sömürgeci kâfirlerin ve İslâm düşmanlarının Müslümanlara olan kin ve düşmanlığı, sadece ve sadece İslâm’a olan bağlılığımızdan kaynaklanmaktadır. Hepimiz biliyoruz ki onların bize olan düşmanlığı; herhangi bir mezhebe, ekole, meşrebe mensup oluşumuzdan yahut detay konular hakkındaki fıkhi tercihlerimizden değildir. Düşmanlıklarının tek nedeni; İslami kimliğimizdir. Akidemizdir.
Bilindiği üzere, sömürgeci güçler ve düşünce kuruluşları, örneğin RAND Corporation’ın İslâm dünyasını parçalamaya dönük meşhur raporlarında açıkça ifade edildiği üzere; İslâm’ı ve Müslümanları kategori kategorilere ayırma stratejisini sinsi bir şekilde uygulamaktadır. İslâm dünyasını "köktendinci", "gelenekçi", "modernist" gibi yapay etiketlerle bölerek, Müslümanların enerjisini iç çatışmalarda tüketmeyi ve onları kontrol edilebilir parçalara ayırmayı hedeflemektedirler. Küresel kâfirler, Müslümanların arasına fikri ve mezhebi ayrılıkları körükleyerek bizleri birbirimize kırdırmak için azami gayret gösterirken; bizlerin meşguliyetimizle kâfirleri sevindirecek tali meselelerden dolayı birbirimize düşmemiz, ancak onların kurduğu bu tuzağa koşar adımlarla gitmek olarak izah edilebilir.
Hakikate karşı güç birliği yapmış batıl karşısında vahdet olmak gerekirken ayrışmak ve kardeşliği zedelemek vebal değil midir? Müslümanların kanı ve gözyaşı akmaya devam ediyorken üslupsuz yakıştırmalarla birbirimizi yıpratmak ve asıl gündemi kaçırmak ancak Allah düşmanlarını sevindirmez mi? Detay meseleler yüzünden aramıza ektiğimiz ayrılık tohumları, muştusuna hasret kaldığımız izzetli günlerin bizden uzaklaşmasına neden olmaz mı?
Küfre, tuğyana ve zulme karşı mücadelede; asıl hedef olan İslâmi hayatın ve adaletin yeniden tesisinde birlikte cehd ve azim sarf etmek gerekirken, tefrikaya neden olacak tartışmalarla meşgul olmamız ancak İslâm’ın yürüyüşünü aksatacak ve vahdetimize mani olacaktır. Ötesi, ümmet bilincimizi zedeleyecektir.
Öyleyse Allah için, söylem ve eylemlerimiz, her daim ümmetin vahdetini gözetsin!

Size Yalan Söylediler

Gazze İçin Samimi Bir Çağrı

Bir Darbeden Fazlası: 15 Temmuz’un Siyasi Mirası

Sevr İhanetse Lozan İhanetin Başyapıtıdır!

İman mı, İmkân mı?

Tali Tartışmalar ve Öncelikli Mesuliyetlerimiz

İman mı, İmkân mı?

Gazze İçin Samimi Bir Çağrı

Sevr İhanetse Lozan İhanetin Başyapıtıdır!
