
Dava, Gençlik Şöleni ve Meyhane Açılışı Üzerine
Çeyrek asır öncesine kadar “Türkiye’de muhafazakâr bir parti iktidar olacak.” denilseydi, laik Kemalist zihniyet hop oturup hop kalkardı. İslam’a olan düşmanlıkları ‘Siyasal İslam’ veya ‘İslamcı İktidar’ gibi söylem ve kavramlar üzerinden büyür, her türlü tepeden inmeci yaklaşımları gösterirlerdi. Zira kendi uyguladıkları politikalar ile dava sahibi Müslüman fertlerin artmasına vesile olmuşlardı. O dönemde başörtüsü yasaklarına direnen anneler, imam hatip kapılarında gözyaşı döken gençler, seccadesini saklamak zorunda kalan memurlar ve “bu ümmet yeniden ayağa kalkacak” diyen bir dava dili vardı. Zorluklara göğüs geren, akidesini muhafaza eden, izzetini koruyan ve helal-haram çizgisini gözeten bir gençlik vardı; jakoben, laik, Kemalist taifeye karşı saflarını sıkılaştırmış bir gençlik…
Uyguladığı sopa siyasetinin ters teptiğini anlayan bu tepeden inmeci anlayış, yerini halkın içinden, sevilen, güvenilen, muhafazakâr bir gruba bıraktı; bırakmak zorunda kaldı. Çeyrek asırdır iktidarda olan bu “muhafazakâr hükümet”, laik kesime adeta kaygı ve korkularının yersiz olduğunu gösteren ders niteliğinde bir model sundu. Bu model, iktidara yakın olan herkesin kazandığı, menfaatlerin ve fırsatların hükümete yakın olma derecesiyle orantılı olduğu bir model haline geldi. Siyaset biliminde “havuç siyaseti” güncel kullanımda ise “kazan-kazan” modeli…
Halbuki siyaset, sadece yol yapmak, bina dikmek, seçim kazanmak değil, aynı zamanda bir kimlik ve medeniyet iddiası olarak sunuluyordu. “Asım’ın Nesli”ni inşa etmek, imam-hatip gençliği ile maneviyat aşılamaktan bahsediliyordu.
Bugün ise ortaya çıkan tablo, o ilk yıllardaki söylemler ile kıyaslandığında büyük bir zihinsel kırılmayı gözler önüne seriyor. Nasıl mı?
-Bu gözler, henüz gençliğinin baharında çiftçilere düşük faizli krediler vermekle övünen ve faize bereket okuyan başbakanlar gördü.
-Sonra bu bir yanılgı olabilir diye düşünürken İslam’ın güncellenmesi gerektiğinden bahsederek kadına pozitif ayrımcılık iddiasında bulunan cumhurbaşkanları gördü.
-“Hakkında ‘nas’ var” diyerek eleştirdiği faizi, maliye politikası haline getiren liderler gördü.
-Ayet okuyan gençlere, “burası kabristan değil” diyerek had bildiren “dava adamları” gördü.
-Kırmızı çizgisi çoktan aşılmasına rağmen Kudüs ve Gazze konusunda “görmez-duymaz-bilmez” dünya liderleri gördü.
-Teknoloji festivalleri ve gençlik şölenleri ile görselliğe ve coşkuya hitap edip zihinleri çorbaya çeviren “İslamcı İktidarlar” gördü.
Bu büyük zihinsel kırılma ile gençlik; fırsatçı, çıkarcı, kariyer sevdalısı bir nesle dönüştü, renk değiştirmeyi başarmak zannettiler. Bu iktidar, “gömleğini değiştirdiğini” söylediğinde kimse ne demek istediğini anlamamıştı. Meğerse içi dışına çıkarılmış bir İslam anlayışından bahsediyorlarmış. Bir tarafta içkinin satılacağı, insanların haram bir fiili işleyeceği meyhanenin açılışında yapılan dualar… Diğer tarafta kız-erkek karma eğlencelerin, yüksek sesli müziklerin ve seküler festival kültürünün “gençlik şöleni” adı altında muhafazakâr siyasi hareketlerin organizasyonlarına dönüşmesi…
Asıl mesele, tek bir meyhane açılışı ya da tek bir konser değildir. Asıl mesele; haram ile helal arasındaki çizginin silinmeye başlamasıdır. Çünkü bir toplumun çürümesi önce hukukta değil, zihin dünyasında başlar.
Kur’an-ı Kerim’de Allah Azze ve Celle şöyle buyurur:
“…Günah ve düşmanlık üzerinde yardımlaşmayın. Allah’a karşı gelmekten sakının…” [Maide Suresi 2]
“İçki bütün kötülüklerin anasıdır.” diyen Peygamber Efendimiz, sadece içeni değil; taşıyanı, servis edeni, satanı ve ticaretini yapanı da lanetlemiştir. Çünkü İslam, kötülüğün sadece sonucuyla değil; ona zemin hazırlayan sistemle de mücadele eder. Fakat onu satacak, servis edecek ve içilmesini teşvik edecek bir müessese için dua yapılması tam bir “muhafazakarlık” örneğidir. Fakat sistemin ya da düzenin muhafazakarlığı…
Sistem artık haramı engelleyen değil, haram ile muhafazakârlığı aynı potada eriten bir forma dönüşmüştür. Böylece insanlar, vicdani rahatsızlık hissetmeden seküler hayat tarzına adapte edilmektedir.
Bu dönüşüm tesadüfi değildir.
Çünkü modern ulus devlet mantığı, dini hayatın merkezinden çıkarıp bireysel vicdana hapsetmek ister. Din; ekonomiye, kültüre, eğitime, gençliğe, siyasete yön veren bir nizam olmaktan çıkarılır. Sonuçta ortaya “namaz kılan ama seküler düşünen”, “oruç tutan ama kapitalist yaşayan”, “muhafazakâr görünen ama laik değerlerle şekillenen” bir nesil çıkar.
Bugün yaşanan kriz, tam da budur.
AK Parti’nin ilk yıllarında kullanılan “dava”, “medeniyet”, “ümmet”, “maneviyat”, “Yeni Türkiye” gibi kavramlar zamanla yerini ekonomi, tüketim, marka şehirler, turizm gelirleri, eğlence organizasyonları ve piyasa merkezli bir anlayışa bıraktı. Böylece muhafazakârlık; İslam’ın hükümlerini hayata taşımak yerine, seküler hayatın dindar versiyonuna dönüştürüldü.
Bugün birçok genç kendisini “muhafazakâr” olarak tanımlıyor ama hayat tarzı bakımından Batılı seküler gençlikten ciddi bir fark taşımıyor. Müzik kültürü aynı, eğlence anlayışı aynı, tüketim tutkusu aynı, sosyal medya bağımlılığı aynı, dünyevileşme aynı…
Çünkü mesele sadece bireysel ahlak meselesi değildir. Gençliği inşa eden şey; egemen kültürdür.
Bir toplum sürekli olarak konserlerle, festivallerle, tüketim çılgınlığıyla, popüler kültürle ve dünyevi başarı hikâyeleriyle şekillendirilirse; o toplumun gençliği de doğal olarak buna dönüşür. Nitekim Kur’an’da Allah şöyle buyurur:
“Onlar dünya hayatının görünen yüzünü bilirler. Ahiretten ise gafildirler.” [Rum Suresi 7]
Burada eleştiriyi fertlere indirgemek elbette doğru değil. Fakat Kocaeli’ndeki AK Parti Gençlik Şöleni’nde hep bir ağızdan söylenen “Vurgunum, vurgunum, senin yoluna ölürüm ben” ifadesinin İslami değerler uğrunda ya da Allah yolunda olması gerekirken Cumhurbaşkanı Erdoğan özelinde bir şahsa indirgenmesi, başlıca bir fecaattir. Çeyrek asırlık bu değişim ve dönüşümün somut bir sonucudur.
Daha acı olan ise şudur: Bu değişim çoğu zaman “normalleşme”, “hayatın gerçekleri”, “çağın gereklilikleri” gibi kavramlarla meşrulaştırılıyor. Oysa İslam, çağa göre şekillenen değil, çağa yön veren bir hakikattir.
Müslüman, haramı zamana göre yeniden tanımlayan kişi değildir. Müslüman; şartlar zorlaşsa bile hak ile batıl arasındaki çizgiyi koruyabilen insandır.
Bugün ihtiyaç duyulan şey; sadece siyasi değişim değil, onunla birlikte zihinsel ve ahlaki bir diriliştir. Çünkü mesele birkaç yanlış etkinlikten ibaret değildir. Mesele; İslam’ın hayata yön veren bir nizam olmaktan çıkarılıp kültürel bir kimliğe indirgenmesidir. İnsanlar artık İslam’ı, hayatı dönüştüren bir hakikat olarak değil; aidiyet sembolü olarak yaşamaya başlamıştır.
Bu yüzden bugün meyhane açılışında dua edilmesi de muhafazakâr gençlik organizasyonlarının seküler festival atmosferine dönüşmesi de aynı zihniyetin ürünüdür: Dini merkeze değil, vitrinin bir köşesine koyan zihniyetin…
Oysa Allah’ın dini, vitrin süsü değil hayat nizamıdır.
Ve bu ümmet, yeniden ayağa kalkacaksa bunu, haram ile helali birbirine karıştırarak değil, İslam’ın ölçülerini yeniden hayatın merkezine taşıyarak başaracaktır.

Bugünün Krizi Ekonomik Değil Sistem Krizidir

Dava, Gençlik Şöleni ve Meyhane Açılışı Üzerine

Dava, Gençlik Şöleni ve Meyhane Açılışı Üzerine

Bugünün Krizi Ekonomik Değil Sistem Krizidir






