
NATO: “Neokolonyal Amerika’nın Terör Organizasyonu”
Son çeyrek asırda kapitalist sömürge faaliyetlerinde birtakım değişiklikler yapıldı. Fiilen ve doğrudan savaşarak yapılan işgaller her ne kadar siyasi nüfuzu oluştursa da sömürgeci devletlerin finans sistemini olumsuz etkiledi. Amerika için okyanus ötesinden Ortadoğu, Asya, Afrika gibi kıtalara müdahale etmenin bedeli vardı. Bu bedeli sömürgeci ABD gerek dolar basarak gerek haraç keserek bir şekilde ödüyordu. Fakat onun milyarlarca dolar bedel ödeyerek giriştiği sömürge faaliyetleri, Çin’in ekonomik büyümesi ile sonuçlandı. Üretim, ARGE, İnovasyon ve teknoloji transferi gibi yatırımlar ile Çin, finansal büyümeyi gerçekleştirdi.
Benzer şekilde Amerika’nın aynı anda birçok yerde yürüttüğü emperyalist hedefler kontrolü kaybetmesine neden oldu. Artık yeni sömürge sistemi oluşturmak zorundaydı. “Neokolonyalizm” denilen şey işte tam olarak bu: "Bir ülkeyi etki altına almak için önceki sömürgecilik ile doğrudan askerî kontrol veya dolaylı siyasi kontrol yöntemleri yerine kapitalizmi, küreselleşmeyi ve kültür emperyalizmini kullanma pratiğidir."
Bir şekilde küresel finans sistemine entegre olmuş "gelişmekte olan ülkeler" ABD’nin yeni sömürge sisteminin kullanışlı birer aparatı olmayı kabul etmiş demektir. Amerikan emperyalizmi için çalışan; ordularını, silahlarını ve stratejik kaynaklarını seferber eden birer ileri karakol olmuşlardır. Bu yüzden topraklarında en az bir Amerikan üssü bulunduran her devlet, NATO şemsiyesi altında Batılı güvenlik mimarisine hizmet etmek zorundadır.
Bu yüzden 7-8 Temmuz 2026 tarihlerinde Türkiye’de yapılacak NATO toplantısı, Türkiye siyaseti açısından tarihî bir utanç vesilesidir. Hükümet, “milli” ve “yerli” söylemlerle kitleleri manipüle ederken diğer taraftan Atlantik’in efendilerine kırmızı halı sermektedir.
İkinci Dünya Savaşı'nın kanlı yıkıntıları üzerine inşa edilen ve "Kuzey Atlantik İttifakı" (NATO) adıyla meşrulaştırılan bu yapı, resmî belgelerde; “barışı ve demokrasiyi korumakla görevli bir savunma paktı” olarak tanımlanır. Ancak tarihsel pratiklere, küresel müdahalelere ve hegemonyanın tesis edilme biçimlerine bakıldığında karşımıza bambaşka bir tablo çıkar. NATO, "özgür dünyayı" koruyan bir kalkan değil, küresel sömürge düzenini koruyan, Avrupa'yı vergiye bağlayan ve Amerikan emperyalizminin çıkarlarını kanla dikte eden bir "Neokolonyal Amerikan Terör Organizasyonu" olarak işlev görmektedir.
Kuruluş sebebi olan Rusya’ya karşı tek bir silahlı müdahalesi olmayan bu örgütün "en büyük başarısı", Müslüman ülkeleri istikrarsızlaştırmak ve kaynaklarını yağmalamaktır. 2001’de Afganistan işgaliyle başlayan süreç, on binlerce sivilin ölümü, kadınların ve çocukların katledilmesiyle sonuçlandı. “Terörle mücadele” adı altında yürütülen bu operasyonlar, aslında bölgede kalıcı üsler kurmak ve doğal kaynaklara el koymak içindi.
Aynı yöntem Irak’ta tekrarlandı. Yalanlar üzerine kurulu “kitle imha silahları” bahanesiyle ülke yerle bir edildi. Milyonlarca insan öldü, yaralandı, göç etti. Libya’da Kaddafi’nin linç edilmesiyle sonuçlanan NATO bombardımanı, ülkeyi köle pazarlarının döndüğü bir cehenneme çevirdi.
Suriye’de ise NATO üyeleri ve destekçileri, yıllarca terör örgütlerini silahlandırdı, finanse etti ve korudu. IŞİD’in yükselişi, bu kirli politikanın doğrudan ürünüdür. Türkiye’nin güney sınırlarında terör koridoru oluşturulmaya çalışılması da aynı stratejinin parçasıydı. NATO, bir yandan “İslam Devleti” diye yaygara koparırken diğer yandan Müslüman coğrafyada kaos tohumları ekmekten asla vazgeçmedi.
Örgütün en büyük ikiyüzlülüğü, Filistin meselesinde görülmektedir. Gazze’de on binlerce masumun katledilmesine sessiz kalan, hatta Yahudi varlığına lojistik ve istihbarat desteği sağlayan NATO, aynı anda “İslamcı terörizm” söylemini her fırsatta pompalamaktadır. Bu, tesadüf değildir. NATO’nun ideolojik temeli, Haçlı zihniyetinin modern versiyonudur. İslam, bu yapı için her daim “öteki” ve “tehdit” olarak kodlanmıştır.
Türkiye’nin NATO’ya üyeliği, 1952 yılına dayanır. O dönemdeki jeopolitik şartlar değişmiş, ‘Soğuk Savaş’ biteli yıllar olmuştur. Artık ne Varşova Paktı ne de “komünist tehdidi” vardır. Buna rağmen Türkiye, hâlâ bu emperyalist yapının içinde yer almakta, üstelik ev sahipliği yapmaktadır. Hükümetin bu tutumu, “Batı’ya entegrasyon” adı altında tam bir stratejik teslimiyettir.
Ekonomik krizlerle boğuşan, enflasyon ve yoksullukla mücadele eden bir ülkede, NATO zirvesi için devasa harcamalar yapılmakta, güvenlik önlemleriyle şehirler abluka altına alınmaktadır. Bu toplantı, aynı zamanda Türkiye’nin “bağımsız dış politika” iddiasını yerle bir etmektedir. Rusya ile gerilimler, Karadeniz’deki dengeler, Doğu Akdeniz’deki haklar… Hepsi NATO’nun stratejik çıkarlarına göre şekillendirilmektedir. Türkiye, kendi milli menfaatlerini değil, ABD’nin talimatlarını takip etmek zorunda bırakılmaktadır.
NATO’nun Türkiye’ye bakışı ise asla “müttefiklik” değildir. Türkiye, örgütün gözünde her zaman "köprü ülke’, “merkez ülke" ve “kullanışlı aparat" konumundadır. F-35 programından çıkarıldığımız süreç, S-400 krizi, Doğu Akdeniz’deki restleşmeler, bunun en açık kanıtlarıdır.
Amerikan ordusunun küresel üslerinin büyük kısmı, NATO şemsiyesi altında faaliyet gösterir. Avrupa ülkeleri bile bu yapının gölgesinde kendi savunma politikalarını belirleyemez. Türkiye’nin konumu ise daha vahimdir. Hem coğrafi olarak kritik bir bölgede bulunmakta, hem de halkı Müslüman bir ülke olarak kültürel ve medeni farklılık taşımaktadır. Bu yüzden Batı’ya bağlılık gösterirken çelişkilere göğüs germek, dayatmalara sabretmek zorundadır. Bu yüzden Amerika; İslam’a “terör”, Müslümanlara “terörist” derken Türkiye’nin takınması gereken en rasyonel hareket, “arka kapı diplomasisi” olacaktır. Bu diplomasinin sonucu ise sadece **"kınamak"**tır.
Yine Türkiye hükümeti son çeyrek asırda özelde Filistin ve Gazze, genelde tüm İslam beldelerinde Batı’nın sömürge faaliyetlerine, acımasız katliamlarına karşı **"Uluslararası Toplumu" göreve çağırmaktadır. Yani celladın şerrinden yine ona sığınmaktadır; celladına âşık bir şekilde…
Böylesi zillet dolu bir toplantıya ev sahipliği yapacak Türkiye’nin önünde iki yol vardır. Ya Atlantik sistemine tam entegrasyon ve giderek artan bağımlılık… Bu şekilde bütün kimliğinden ve değerlerinden sıyrılarak küresel sömürü sisteminin zelil bir parçası olacak. Ya da bütün uluslararası paktlardan, küresel sömürü çetelerinin organizasyonlarından kurtulup stratejik özerkliğine kavuşacak… Bunu başardığı takdirde bütün kaynakları, savunma ve saldırı araçlarını, nüfus ve enerji potansiyelini kendi iradesi ile kullanacak. Fakat ulus devlet anlayışından sıyrılarak, özerk ve bağımsız bir sistem inşa etmenin yolu, yeni bir yönetim anlayışından geçmektedir.
Halkı ile barışık, ümmet ile kaynaşmış bir şekilde küresel sömürü sistemini yerle bir edecek bu yönetimin adı, şüphesiz İslam Hilafet Devleti’dir.
[لِمِثْلِ هٰذَا فَلْيَعْمَلِ الْعَامِلُونَ] "Çalışanlar ancak böylesi bir iş için çalışsınlar." [Saffat Suresi 61]

Hani Tüm Zulümlere Karşı Bir Olacaktık

Hicretimiz İslam’ın Devletinedir!

İzzet NATO'da Değil, Allah'ın Dinindedir!

Statükoyu Koruyan Paradoks “Toplumsal Rıza”

Kertenkele Deliğinden “Batı’nın Karanlık Deliği”ne

NATO: “Neokolonyal Amerika’nın Terör Organizasyonu”

Hani Tüm Zulümlere Karşı Bir Olacaktık

İzzet NATO'da Değil, Allah'ın Dinindedir!

12. Yargı Paketi ve Alıştırılmış Çaresizlik
