Bir Darbeden Fazlası: 15 Temmuz’un Siyasi Mirası
Yaşar Sami TarhanYaşar Sami Tarhan15 Temmuz 2026

Bir Darbeden Fazlası: 15 Temmuz’un Siyasi Mirası

Takvimler, 15 Temmuz 2016'yı gösterdiğinde Türkiye, yakın tarihinin en sarsıcı gecelerinden birine şahit oldu. TRT ekranlarında canlı yayında okunan darbe bildirisiyle birlikte, bir anda bütün ülkeyi derin bir belirsizlik ve korku psikolojisi sardı. Ancak bu karanlık örtü, kalplerinde teslimiyet taşıyanların iradesi karşısında çok geçmeden yırtılacaktı.

O gece herkes aynı duyguları yaşamıyordu. Kimileri yaşananlara sevinirken, kimileri büyük bir üzüntü içerisindeydi. Kimi canının derdine düşmüş, kimi ise yaşanabilecek kaosu düşünerek gıda stoklamaya yönelmişti.

Bazıları gelişmelerin seyrini bekleyip kazanan tarafın yanında saf tutmanın hesabını yaparken, bazıları ise "din-i Mübin elden gidiyor" düşüncesiyle tanklara, zırhlı araçlara ve ağır silahlara karşı yalnızca imanları ve bilekleriyle durmayı tercih etti. İşte o geceyi diğer bütün darbe girişimlerinden ayıran en önemli hususlardan biri de buydu.

Aradan tam on yıl geçti. Fakat 15 Temmuz darbe girişiminin bıraktığı izler ve sonrasında atılan birçok adım, bugün dahi toplumun hafızasında canlılığını korumaktadır.

Bu makalede, darbe girişiminin ardından ortaya çıkan ve üzerinde dikkatle durulması gereken bazı hususlara temas edeceğiz.

15 Temmuz gecesinin en dikkat çekici sahnelerinden biri, ellerinde hiçbir teçhizat bulunmayan insanların tekbirlerle sokaklara inerek gösterdikleri mukavemetti.

O gece insanları tankların önüne diken, zırhlı araçların karşısına çıkaran ve makinalı tüfeklerin namlularına göğüs germelerini sağlayan, ölümü göze alacak kadar büyük bir cesareti onlara veren hiç şüphesiz ki dinleri olan İslam’ın zarar göreceğine dair inançlarıydı.

İnsanları sokağa döken ve adımlarına cesaret veren asıl güç, kalplerindeki İslam ve mukaddesatlarına yönelen tehditti. Belediye parklarının süs havuzlarında, adeta bir şehadet hazırlığıyla abdest alan; ölümün üzerine, sanki sevgiliye kavuşur gibi dillerinde tekbirlerle yürüyen o canlar, söz konusu inançları ve değerleri olduğunda Müslümanlardan sadır olan iradenin güzel bir örneğidir.

Zaten İslam ümmeti tarih boyunca dirayetini İslam ideolojisinden alan ve İslam'ın fikri liderliğine sıkı sıkıya sarılmış bir ümmettir. Dün küffarın çözmekte zorlandığı sır da Müslümanlara izzet kazandıran güç de burada yatmaktadır.

Tam da bu hakikatten dolayı batıl cephe, İslam ümmetini fikri bir uyuşukluğa mahkûm etmeye çalışmaktadır. Zihinleri bulandırmakta, değerlerini aşındırmakta ve ümmeti kendisine vadedilen günlerden mümkün olduğunca uzak tutmaya gayret etmektedir.

15 Temmuz’un Siyasi Mirası

İşte tam bu noktada dikkatleri 16 Temmuz sabahına çevirmek istiyorum. Türkiye'deki bütün siyasi aktörler, farklı söylemlere sahip olsalar da tek bir konuda ortak bir dil kullanmış ve yüksek sesle "Demokrasi kazandı" açıklamasını yapmışlardır. Çünkü onlar, sistemi yönetenler konusunda ihtilaf etseler de beşerî ideolojileri esas alma noktasında aynı zeminde buluşmaktadırlar.

Halbuki yukarıda aktardığımız o ölüm kalım mücadelesi yaşanırken, meydanlarda ne bir parti amblemi ne de bir siyasi aktör vardı. Sokaklar sadece yalın ayaklı, halis niyetli Müslümanlara aitti. Ertesi gün ise sanki o tankların önüne göğsünü siper edenler kendileriymiş gibi, demokrasi bayraklarıyla kürsüleri işgal ettiler. Müslümanların kanıyla yazılan o fedakârlık destanı, maharetli bir mugalata ile laik ideolojinin hanesine “zafer” diye yazılmak istendi. İşte milletin iradesine gerçek darbe buydu!

Bunun sebebi ise o gece gördükleri manzaraydı. Çünkü onlar da, hizmet ettikleri sömürgeci güçler de bütün çabalarına rağmen İslam ile Müslümanların arasını açmayı başaramadılar. Bu başarısızlık ise onları, Müslüman toplumu daha fazla yozlaştırmaya, fikrî olarak daha fazla ifsat etmeye sevk etti.

Nitekim darbeden sonraki on yıl içerisinde vatancılık, ulusçuluk ve milliyetçilik gibi düşük ve gayri İslami düşüncelerin sistemli biçimde öne çıkarılması tesadüf değildir. Bunun temel gayesi, ümmet içerisinde yeniden filizlenebilecek sahih İslami fikirlerin önünü kesmektir. O gece ümmetin tek bir vücutta atan kalp gibi birlikteliğini gören sömürgeci akıl, tehlikeyi sezmişti. Bu yüzden Müslümanların o muazzam birliğini parçalamak adına, darbe sonrasındaki on yılı yapay sınırlar, soğuk milliyetçilik hırsları ve vatancılık masallarıyla doldurdular. Ümmetin sınır tanımayan iman gücünü, ulus devlet sınırlarının içine hapsetmeye çalıştılar.

Ümmet bilincinin yerine ulusçuluğun, vahdet fikrinin yerine milliyetçiliğin ikame edilmeye çalışılması da aynı hedefe hizmet etmektedir. Böylece Müslümanların ortak değerlerini zayıflatırken, yapay kimlikler üzerinden sisteme entegrasyonlarını da inşa etmektedirler.

Bu darbe girişimini kendi iktidarlarını tahkim etmek ve yeni nesillerin fikri yönelişini şekillendirmek için bir fırsat olarak görenler, bu imkanı sonuna kadar kullanmaktan geri durmadılar. Her yıl 15 Temmuz'da demokrasi ve milli birlik söylemi etrafında anma programları düzenlediler; okullarda ise bu hadiseyi istedikleri bakış açısı ile genç nesillere aktarmayı bir âdet haline getirdiler.

Bununla da yetinmeyip, meseleyi adeta bir milletin kurtuluş destanı şeklinde kurgulayarak kolektif bir bilinç oluşturmaya çalıştılar.

Bugün görüyoruz ki, darbenin arkasında olduğunu söyledikleri ABD, İngiltere gibi devletleri dost ve müttefik olarak tanımlayıp Ankara'daki NATO zirvesinde hürmet ve tazimle ağırlıyorlar; stratejik ortaklık paydasında buluşuyorlar.

Gerçek Miras ve Doğru Gelecek Tasavvuru

Tüm yaşananlara rağmen sahih bir fikrin Müslümanların kalplerinde ve zihinlerinde nasıl derin bir karşılık bulduğunu görmek aslında o kadar da zor değildir.

Çünkü hakikat, bütün kuşatmalara rağmen hakikat olmaya devam eder. Bugün ihtiyaç duyulan şey, bu hakikati yeniden kuşanmak ve onu hayatın merkezine taşımaktır.

15 Temmuz, yalnızca başarısız bir darbe girişimi olarak okunursa, geride bıraktığı asıl miras gözden kaçırılmış olur.

Üzerinde durulması gereken önemli hususlardan birisi de o gece insanların harekete geçmesini sağlayan inanç, fedakârlık ve adanmışlık ruhudur.

Ümmette var olan bu enerji doğru bir fikri istikametle buluştuğunda, ümmet için çok daha büyük dirilişlerin kapısını aralayabilecek bir potansiyele sahiptir.

Bu sebeple yapılması gereken, o geceyi sloganlarla, resmî törenlerle veya hamasi söylemlerle anmak değildir. Asıl yapılması gereken; o gecenin ortaya çıkardığı toplumsal enerjiyi doğru okumak, onu beşerî ideolojilerin hizmetine değil, ümmetin izzetini yeniden inşa edecek İslami fikirlere yönlendirmektir.

Çünkü tarih göstermiştir ki, ümmet sahip olduğu fikrî kimliğe yeniden sarıldığında hiçbir işgal, hiçbir baskı ve hiçbir sömürge düzeni karşısında kalıcı olarak mağlup olmamıştır. Dün olduğu gibi bugün de gerçek değişimin anahtarı; İslam'ın fikirlerine, siyasi otoritesine ve ümmet şuuruna yeniden yönelmesidir. 15 Temmuz’un gerçek mirası; sömürgeci güçlerin tankına, uçağına karşı sadece imanıyla duran bir halkın, doğru bir liderlik ve sahih bir fikirle neleri başarabileceğini göstermiş olmasıdır. Şimdi bu enerjiyi hamasi törenlerin uyuşturucu etkisinden kurtarma ve sömürgeci çetelerin dayattığı beşerî ideolojileri yıkarak, yeniden nübüvvet metodu üzere Râşidî Hilâfet’in ikamesi için kuşanma vaktidir.