
Yeri Dolmayan Boşluk: İtminân
İnsanoğlu var olduğundan beri dış dünyasını mamur etme telaşındadır; coğrafyalar aşmış, saraylar inşa etmiş ve ellerinin uzandığı her nesneyi mülkiyetine geçirmek istemiştir. Yeri gelmiş hakikati bir kenar bırakmış ve arzusuna uymayanı kaldırıp değiştirmiştir. Ne var ki maddî ve dünyevi imkânların genişlemesi, ruhun daralan coğrafyasını ferahlatmaya yetmemiştir.
Bu hengâmede istikametini kaybeden insan, sadece eşyanın tabiatına yabancılaşmakla kalmaz, ruhun merkezinden de uzaklaşır. Yeri dolmayan boşluğun verdiği acıyı madde ile uyuşturmaya çalışır, şiddet ile hafifletmeyi dener, zaafiyet ve tamah zemininde ruh aç kalınca yanlış yollar ile doyurmaya çalışır. Varlık gayesinden kopan bu arayışlar, kanayan bir yaraya tuz basmaktan farksızdır. Denenen her batıl yol o boşluğu kapatmak bir yana, insanı telafisi imkânsız bir çöküşe sürükler. Her geçen gün artan intihar vakaları bu gerçeği gözler önüne sermektedir.
Kalbin tüm bu kronik sarsıntılardan arınıp nihai bir sükûnete ermesini ise itminân olarak açıklayabiliriz. Tevekkül eden kul, Hakka güvenerek neticeyi her durumda O'na bıraktığında sırtındaki ağır yükten kurtulur; bu kurtuluşun akide düzleminde kalpte bıraktığı o kesin tatmin elbette itminândan başka bir şey değildir.
Kur’ân-ı Kerim’de bu hakikat, Bakara Suresi’ndeki Hz. İbrahim’in (as) duasıyla temellendirilir. Halilullah (as), ölülerin nasıl diriltileceğini sorarken ilahi hitaba muhatap olur: "İnanmıyor musun?" Hz. İbrahim’in verdiği cevap, kalbî tatminin nesnel bilgiden öte itikadi bir sükûnet olduğunu gösterir: "İnanıyorum, lakin kalbimin itminân bulması için istiyorum." (Bakara, 2/260) Bu nass, imanın yakin derecesine ulaşmasının ancak tüm pürüzlerin ilahi emirle bertaraf edilmesiyle mümkün olacağını fısıldar. Benzer bir derinlik Enfal Suresi’nde yer alır; Bedir’in o gerilimli ve nefes kesen sıcağında Müminlere indirilen sekine şöyle tasvir edilir: "Allah bunu, sadece bir müjde olsun ve bununla kalpleriniz itminân bulsun (huzura ersin) diye yaptı." (Enfâl, 8/10) Siyer-i Nebî’nin tahlilinde bu halin en somut tecellisi Hudeybiye Musâharesi'dir. Antlaşma masasında zâhirî şartlar Müslümanların aleyhine gibi görünürken Ashab-ı Kiram’ın Resûlullah’a (sav) biat ederken gösterdiği o keskin duruş, dışarıdaki belirsizliğe rağmen kalplerin merkezindeki itminânın delilidir. Onlar, ne kılıcın keskinliğinden ne de antlaşma maddelerinin ağırlığından sarsılmışlardır; çünkü Rablerine olan teslimiyetleri, kalplerini sarsılmaz bir emniyete ulaştırmıştır.
Fecr Suresi’nin ufkunda yankılanan **"Ey itminâna eren nefis! Rabbinden razı ve O'ndan rıza almış olarak dön Rabbine!" (Fecr, 89/27-28) **daveti, bu dünyada dengeyi kurabilen şahsiyetlerin ebedî vuslat müjdesidir. İmtihan dünyasında savrulmadan yaşayabilmek, sükûnetle kaimdir. İnsanın imtihanı, dışarıdaki fırtınaları dindirmeye güç yetirmekten ziyade, sarsıntının temelindeki derin boşluğu hakikatin miracıyla doldurmaktır. Zira geçici telâşların sürüklediği insanın sığınağı da aradığı o nihai itminan makamı da yegâne hakikatte saklıdır: "Bilesiniz ki, kalpler ancak Allah'ı anmakla mutmain olur." (Ra'd, 13/28)

Diplomalı Neslin Sessiz Çöküşü

Kaybolan Heybet, Çiğnenen İffet

ALGILAR VE OPERASYONLAR

Dijital Çağda Nesil Emniyeti

Yeri Dolmayan Boşluk: İtminân

GÖLGESİ VAR, KENDİSİ YOK!

Diplomalı Neslin Sessiz Çöküşü

