
Ümmetin Hâl-i Pürmelâli: Zulmün Gölgesinde, Çöküşün Pençesinde
Gazze’de çocukların kanı dökülürken, Doğu Türkistan’da Müslümanların kimliği hedef alınırken, Sudan’da insanlar savaşın, açlığın ve çaresizliğin pençesinde hayatta kalmaya çalışıyor. Azerbaycan’da ise başörtülü kızların eğitim hakkını hedef alan uygulamalar ve bunlara karşı çıkan Müslümanlara yönelik baskılar gündeme geldi. Bir tarafta İslam beldelerinin işgali, Müslümanların katledilmesi ve servetlerinin sömürülmesi; diğer tarafta İslam’ın hükümlerine ve Müslümanların mukaddesatına yönelik saldırılar… Üstelik bütün bunlar, ümmetin nüfus, servet ve askerî imkânlar bakımından hiç de zayıf olmadığı bir dünyada yaşanıyor. İşte üzerinde düşünmemiz gereken hâl-i pürmelâlimiz budur!
Azerbaycan’da Aliyev yönetiminin başörtüsüne yönelik yasakçı uygulamalarına itiraz eden Müslümanların gözaltına alınması, bu tablonun ibretlik örneklerinden biridir. Üstelik Türkiye’den de söz konusu uygulamaları eleştiren Köklü Değişim İstanbul Temsilcisi Muhammed Emin Yıldırım ile Hatay Temsilcisi Ahmet Sapa gözaltına alınarak ifadeye götürüldü; Fatih Erşahin ifadeye çağrıldı. İnsan sormadan edemiyor: Bir Müslümanın Allah’ın emrini savunması ve bu emri yasaklayan yöneticiyi eleştirmesi ne zamandan beri suç oldu? Devletlerin diplomatik ilişkileri, Müslümanların inançlarını ve haklarını savunmaktan daha mı kıymetlidir?
Ancak Azerbaycan’da yaşananları münferit bir hadise olarak değerlendirmek, asıl problemi görememektir. Bugün Müslümanlar onlarca devlete bölünmüş, siyasi iradeleri parçalanmış, orduları birbirinden ayrılmış, ekonomik kaynakları kapitalist sömürü düzeninin çarklarına bağlanmış durumdadır. Aynı kıbleye yönelen, aynı Kitap’a iman eden, aynı Rasul’ü örnek alan Müslümanlar; milli sınırlar, devlet çıkarları ve uluslararası ittifaklar arasında birbirinden uzaklaştırılmıştır. İslam beldelerindeki yönetimlerin hiçbiri İslâm akidesini hayatın bütün alanlarında tatbik edilen bir siyasi ve hukuki nizamın esası kılmamaktadır. Hilâfet’in ilgasından sonra ümmetin kaybettiği şey yalnızca siyasi birlik değil, İslâm’ı tatbik eden ve Müslümanları koruyan ortak otoritedir.
Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
[إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ إِخْوَةٌ] “Müminler ancak kardeştirler.” [Hucurât Suresi 10]
Peki, bu kardeşliğin siyasi, iktisadi ve toplumsal karşılığı nerede? Kardeşlik yalnızca bayram mesajlarında, miting meydanlarında veya diplomatik açıklamalarda hatırlanacak bir duygu mudur? Müslümanların canını, malını, ırzını ve inancını korumayan bir siyasi düzenin, ümmetin maslahatını gerçekleştirdiğinden nasıl söz edilebilir?
Dahası, ümmetin yaşadığı felaket yalnızca sınırlarımızın dışında değildir. Kendi toplumumuza baktığımızda başka bir enkazla karşılaşıyoruz. Gençlerimiz uyuşturucu, kumar, bahis, şiddet ve ahlaki savrulmaların arasında kayboluyor. Aileler parçalanıyor, merhamet ve güven zayıflıyor; insanlar faizli borçların ve geçim sıkıntısının altında eziliyor. Eğitim sistemleri değiştiriliyor, yeni müfredatlar hazırlanıyor; fakat insana hayatın gayesini, kulluk şuurunu ve helal-haram ölçüsünü kazandıracak fikrî temel inşa edilmiyor. Dışarıda işgal ve zulüm, içeride fikrî, ahlaki ve iktisadi çözülme…
Bu sarsıntılar birbirinden bağımsız mıdır? Kapitalizm insanın ihtiyaçlarını kâr alanına dönüştürürken seküler hayat anlayışı dini, toplumsal ve siyasi hayattan uzaklaştırıyor. Milliyetçilik ümmetin birliğini parçalarken faydacı eğitim anlayışı insanı üretim ve tüketim çarkının bir dişlisine indirgiyor. Sonra da bu enkazı birkaç kanun değişikliği, güvenlik tedbiri veya ekonomik paketle kaldırabileceğimiz söyleniyor. Oysa hastalığı teşhis etmeden yalnızca belirtileri tedavi etmek neyi değiştirebilir?
İşte Köklü Değişim’in “Sosyal Depremler ve Enkaz Altındaki Toplum” kampanyasının önemi burada ortaya çıkmaktadır. “Sesimizi Duyan Var mı?” çağrısıyla başlayan bu çalışma, yaşadığımız felaketleri üç ana sarsıntı üzerinden ele alıyor: İslâmi ölçülerin aşındığı kültürel sarsıntı; gençliğin, ailenin ve adalet duygusunun yara aldığı sosyal sarsıntı; faiz, borç, kumar ve kolay kazanç hırsının büyüttüğü ekonomik sarsıntı. Kampanya yalnızca neticeleri teşhir etmiyor; bu neticeleri üreten fikrî ve sistemsel zemini sorgulamaya çağırıyor. Âlimlerin, eğitimcilerin, kanaat önderlerinin ve bütün İslâmi camiaların bu çağrıya kulak vermesi gerekiyor.
Çünkü yıllardır sonuçları konuşuyor, sebepleri görmezden geliyoruz. Bir facia yaşanıyor, birkaç gün öfkeleniyoruz. Bir aile dağılıyor, fertleri suçluyoruz. Bir ekonomik kriz yaşanıyor, yeni paketler bekliyoruz. Fakat bütün bunları doğuran hayat anlayışını ve siyasi nizamı sorgulamadığımız müddetçe aynı felaketleri farklı isimlerle yaşamaya devam edeceğiz.
Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
[إِنَّ اللَّهَ لَا يُغَيِّرُ مَا بِقَوْمٍ حَتَّىٰ يُغَيِّرُوا مَا بِأَنْفُسِهِمْ] “Şüphesiz Allah, bir toplum kendilerinde olanı değiştirmedikçe onların durumunu değiştirmez.” [Ra‘d Suresi 11]
Öyleyse kurtuluş, Batı’nın ürettiği problemleri yine Batı’dan ithal edilen fikirlerle çözmeye çalışmakta değildir. Kurtuluş; İslâm akidesini yeniden hayatın esası kılmakta, İslâm’ın hükümlerini ferdî, içtimai, iktisadi ve siyasi hayata taşımakta ve ümmetin parçalanmış siyasi iradesini Râşidî Hilâfet Devleti çatısı altında birleştirmek için Rasulullah’ın metoduna uygun fikrî ve siyasi mücadeleyi sürdürmektedir.
Asıl meselemiz yalnızca ümmetin hâl-i pürmelâline üzülmek değil; bu hâli meydana getiren batıl nizamı doğru teşhis etmek ve İslâm Nizamı’nı yeniden hayata hâkim kılacak köklü değişim için çalışmaktır. Çünkü enkazı kaldırmak istiyorsak bu enkazlara sebep olan düzeni değiştirmek zorundayız.








