
Beyazlaşma Arzusu
Frantz Fanon’un 1952 tarihli Siyah Deri, Beyaz Maskeler adlı eseri, Lyon Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne sunduğu ancak dönemin akademik çevrelerince fazla radikal bulunarak kabul edilmeyen uzmanlık tezine dayanır. 1 Postkolonyalizm ve Eleştirel Irk Teorisi'nin temel kurucu metinlerinden biri kabul edilen eser, sömürgeciliğin yalnızca topraklara el koyan bir işgal mekanizması olmadığını; asıl tahribatını bireyin benliğinde, dilinde ve kolektif şuurunda gerçekleştirdiğini ortaya koyar. Fanon, sömürgecinin tahakküm kurduğu halkların zihnine bir "aşağılık kompleksi" zerk ettiğini teşhis eder. Bu komplekse kapılan, ezilen birey efendisinin rengine, diline ve kurumlarına öykünmeye başlar; yani yüzüne "beyaz bir maske" geçirir.
Aynı mekanizma, 20. yüzyılın başlarında İslam coğrafyasına dayatılan emperyalist yıkımın ardından yaşanan kültürel ve siyasî dönüşümün kodlarını da deşifre etmektedir. Haçlı zihniyetiyle İslam topraklarına giren, yüz binlerce insanı katleden, kutsalları çiğneyen sömürgeci güçler; fizikî olarak çekilirken ardında kendi kavramlarıyla konuşan, celladına hayranlık duyan ve İslam’ın nizamını terk edip Batı’nın laik-seküler dogmalarına sarılan yapay rejimler bırakmıştır. Bu hayranlık o kadar ileri bir boyuta ulaşmıştır ki geçmişte İngiliz elçisinin arabasını çekebilmek için atların yerine geçenler, bugün başları sıkıştığında “kurtar bizi İngiltere” diye kapılarında feryat ediyorlar.
Yapay rejimlerini korumak adına, hukuku siyasetin köpeği konumuna indirgeyen “beyazlaşmış” sömürge memurları, “Cemaatlerin kökünü kazıyacağız!”, diyerek açıktan efendisinin kurduğu düzeni koruma adına Allah’a, Rasulü’ne ve müminlere karşı açıktan savaş açmaktan çekinmemektedirler.
Fanon, sömürgeleştirilmiş siyah insanın içine düştüğü trajediye işaret ederken "beyazlaşma arzusuna" (laktifikasyon) dikkat çeker. Siyah birey, sömürgecinin gözünde "insan" mertebesine erişebilmek için kendi köklerini, aksanını ve geleneğini reddederek efendisi gibi konuşmaya, onun gibi giyinmeye ve onun gibi düşünmeye çabalar. Fanon'un aktardığı tespitle: "Siyah insan beyaz olmak istiyor. Beyaz insansa köleleştirerek daha yüksek bir insani düzeye ulaşmak"
İslam beldelerindeki yönetici kadroların ve Batılılaşma ideali ile yanıp tutuşan aydınların beyazlaşma arzusu, Fanon’un tarif ettiği bu patolojik nevrozun siyasi tezahürü olarak okunabilir. Bu siyasi tezahürü veciz bir şekilde resmeden mütefekkir Takiyuddin en Nebhânî, İslam Devleti adlı eserinde Batı kültürünün, Batı'nın İslam Devleti'ne karşı kullandığı en etkili silahlardan biri olduğunu tespit ederek şöyle der:
“O, bu silahı ile İslâm Devleti'nin hayat damarını mızrakladı. Yine o, bu silahı ile İslâm Devleti'nin çocuklarının annelerini öldürüp kanını akıttığı halde gelip onlara kibirlenerek şöyle dedi: ‘Ben, size kötü bakımından, kötü terbiyesinden dolayı öldürülmeye müstahak olmuş olan ihtiyar annenizi öldürdüm. Ben, size bendeki terbiyeyi (nizamı), sunuyorum ki; onunla hayatın zevkini, daimî mutluluğunu tadın...’ Böylece onlar, katil ile tokalaşmak için ellerini ona uzattılar. Halbuki onun silahı, daha annelerinin kanıyla kanlı duruyordu.”2
İngiliz, Fransız, Rus ve İtalyan orduları İslam beldelerini kan gölüne çevirmiş; kadınların namusuna el uzatmış ve İslam coğrafyasını cetvelle bölmüştür. Ancak şehitlerin kanı henüz kurumadan, yerli elitler işgalcilerin masasına oturmuş, onlarla diplomatik dostluklar kurmuş ve halka "kurtuluş" olarak işgalcilerin hukukunu dayatmıştır.
İslam’ın siyasi, iktisadi, hukuki ve içtimai hükümleri; sömürgecilerin telkinleriyle "çağ dışı", "gerici" ve "medeniyet düşmanı" ilan edilmiştir. Yerli elitler, işgalcinin gözünde "medeni" ve "çağdaş" kabul edilebilmek için aşağılık kompleksi ile İslam akidesini kamusal alandan kovmuş, yerine laik-seküler hayat tarzını, milliyetçilik anlayışını bir doktrin olarak dayatmıştır. “Muasır medeniyetler” seviyesine ulaşma iddiasıyla İslam’a dair ne varsa redd-i miras etmiş, kendi tarihî ve fikrî köklerinden koparak mankurtlaşmış ve böylece “beyazlaşma arzusu”nu gerçekleştirmeye çalışmıştır.
Batı, kendi değerlerini benimseyerek arzuladığı ölçüde "beyazlaştığına" inandığı yerli elitlere, İslam’ı yönetimden uzaklaştırmak, Müslümanların topraklarını parçalamak ve onları dar iktidar alanlarına hapsederek uyuşturmak amacıyla çok sayıda küçük devletçik bahşetmiştir. Nitekim bu planın devamı olarak, söz konusu parçalanmış yapıları daha da bölmek ve aralarındaki ayrışmayı derinleştirmek için zamanla bu devletçiklerin sayısını artırma yoluna gitmiştir.
Beyaz maske takanlar, İslâm’ı yalnızca ruhânî bir din olarak anlamaya; İslâm dini ile diğer dinler arasında mukayeseler yaparak onun da diğer dinler gibi hayata müdahale etmeyen, ferdin vicdanına hapsedilmiş bir inanç sistemi olduğu zehabına kapılmaya başladılar. İslâm ve İslâm’daki yönetim nizamı hakkında hatalı ve çarpık mefhumlar yaydılar. Hilâfet’i papalığa benzer din adamları yönetimi şeklinde tasvir ederek, onu kehanetçi ve teokratik bir idare modeli gibi göstermeye çalıştılar. Sömürgecilerin telkinlerini papağan gibi tekrar eden ve bütün dinlere eşit mesafede durduklarını, tüm inançlara saygı gösterdiklerini iddia eden beyaz maskeliler; kalıtımsal olarak efendilerinden devraldıkları İslâm ve Müslüman düşmanlığını ise her fırsatta açığa vurmaktan geri durmadılar. Hıristiyanlık, Mecusilik, Hinduizm veya Komünizm üzerine araştırma yaparken buğuz ve taassuptan uzak bir dil kullanmalarına rağmen, konu İslâm olduğunda kin, nefret ve taassubun etkisine kapıldılar; özellikle kadın meselesi ve tarihî olaylardan seçilmiş tikel örnekler üzerinden İslâmî değerleri tahkir etmeye yöneldiler. Buna mukabil, kâfirlerin şahsiyetlerini, fikirlerini, kurumlarını ve nizamlarını başlıca referans kaynakları olarak göstererek onları yüceltmeyi bir meziyet saydılar. Tıpkı Fanon'un kitabında köyüne döndüğünde yerel aletleri tanımazdan gelen, Fransızca aksan takınarak kendini üstün sayan asimile yerli gibi; İslam coğrafyasının nev zuhur cumhuriyet nesli de kendi halkının inancını, ezanını ve kıyafetini aşağılamış; İngiliz şapkasını takmayı, içki içmeyi ve çıplaklığı medeniyetin ölçüsü görüp Paris ve Londra'nın kurumlarını, nizamlarını, ideolojilerini mutlak doğru kabul etmiştir.
Fanon, Siyah Deri, Beyaz Maskeler adlı eserinde şu tespitte bulunur: Bir dili konuşmak, yalnızca o dilin kelimelerini kullanmak değil; aynı zamanda onun taşıdığı dünya görüşünü, kültürel kodlarını ve iktidar mekanizmalarını da benimsemektir. Bu nedenle Fransızcayı metropol aksanıyla konuşan Antilli, sadece efendisinin dilini değil, onun zihniyetini de kuşanmış olur.
Bu topraklarda sömürge sonrası beyazlaşma arzusu içinde olanlara baktığımızda bunu açıkça görebiliyoruz. İngilizce, Fransızca vb. dilleri konuştuğunda veya konuşan birini gördüğünde, bunu bir üstünlük addederken diğer dillere karşı aşağılayıcı ve düşmanca bir tavır takınır. Ülkenin kurucu unsuru olarak addedilen Kürtlerle omuz omuza verip küffara karşı savaşıldığı halde savaştan sonra Kürtçe, yasaklanıp “bilinmeyen dil” denilerek yok sayılırken düşmanın dili resmî olarak okullarda okutulmuştur. Arapça, İslam’ın dili olduğu halde o dili ve alfabesini yasaklayarak tüm galiz ifadelerle Araplara ve Arapça diline saldırmışlardır.
Dillere yönelik bu topyekûn saldırı hamlesiyle Müslüman halkların siyasi hafızası; İslam Devleti, Şeriat, Hilafet, cihat, ümmet vb. gibi kendi kök kavramlarından koparılmıştır. Bunların yerine ulus-devlet, demokrasi, cumhuriyet, laiklik, sekülerizm ve vatandaşlık gibi Batı Aydınlanmasının seküler kavramları, mutlak kutsallar olarak ikame edilmiştir. İslam beldelerindeki rejimler ve Batıcı entelektüeller, işgalcinin kavramlarını kullanarak işgalcinin tezlerini savunur hale gelmiştir. Ümmetin birliği "tehdit", yapay ulus-devlet sınırları ise "kutsal vatan" addedilmiştir. Bu durum, sömürgecinin kurduğu kavramsal hapishaneyi, kişinin kendi eliyle tahkim etmesinden başka bir şey değildir.
Sömürgeci kâfirler iktisatta kapitalist düzeni, yönetimde demokratik düzeni, idare ve yargıda Batı kanunlarını uyguladılar. Sömürgecilerin beyaz maskeliler için kurdukları sistemi ve anayasayı koruma vazifesini eda etmede tam birer memur oldular. Bunu değiştirmek için herhangi bir hareketin çıkmasını gayrimeşru saydılar. Sömürgecilerin yürürlüğe koyduğu kanunlarla o hareketi cezalandırmaya başladılar. Hatta durum o raddeye varmıştır ki sömürge düzeninin bozulmaması namına kraldan daha kralcı davranarak “irticayla/terörle mücadele” maskesi altında efendisinin varlığını, hegemonyasını ve siyasi maslahatını tehdit eden tüm unsurları etkisizleştirmek için halklarına her türlü zulmü reva görmüşlerdir.
Fanon, Hegel’in Efendi-Köle diyalektiğinin sömürge ilişkisinde geçersiz olduğunu; çünkü sömürgecinin siyah köleyi eşit bir muhatap (özbilinç) olarak asla tanımayacağını savunur. Sömürgedeki ilişki karşılıklı tanınma değil, mutlak bir tahakküm ve "narsistik ilgisizliktir".
Batı’ya entegre olabilmek adına dininden ve medeniyetinden taviz veren İslam beldelerindeki yönetimlerin yaşadığı hezimet tam da bu noktada düğümlenmektedir. Laikleşerek, Batı menşeli hukuk sistemlerini ithal ederek, alfabelerini ve kılık kıyafetlerini değiştirerek Batı kulübüne kabul edilmeyi uman rejimler, emperyalist merkezler nezdinde hiçbir zaman eşit ortaklar olarak görülmemiştir. Batı, kendi maskesini takan bu rejimleri ancak menfaatlerini koruyan ileri karakollar ve "üçüncü sınıf taklitçiler" olarak değerlendirmiştir.
Kendi değerlerine yabancılaşan toplumlar, ne Batılı olabilmiş ne de kendileri olarak kalabilmiştir; iki arada sıkışmış derin bir ontolojik krize sürüklenmiştir.
Frantz Fanon, eserinin sonunda sömürgecinin dayattığı ırkçı kategorilere hapsolmayı reddederek insanın özneleşmesini ve eyleme geçmesini öğütler. İslamî perspektiften bakıldığında ise bu cendereden çıkış, yüze geçirilmiş iğreti Batılı maskeleri söküp atmakla başlar. Efendilerin kurduğu sömürü sisteminin meşruiyetini sorgulamaya açmak; Batılı paradigma ve ideolojileri, maslahat ambalajına sarılmış esaret sistemlerini reddedebilme cesaretini göstermek, prangaları kırmanın ve maskeleri düşürmenin yegâne yoludur.
Sömürgeci Batı'nın kanlı postallarıyla çiğnediği topraklarda, onun fikirlerini ve değerlerini "ilericilik" diye savunmak zihinsel esaretin en acı tablosudur. Kurtuluş; işgalcinin getirdiği laik, ırkçı ve ulus-devletçi prangaları meşru görmeyi bırakıp, İslam ümmetinin kendi akidesine, siyasi iradesine ve medeniyet köklerine yeniden yönelmesiyle mümkündür. Zira gerçek özgürleşme, celladın aynasında üretilen sahte kimliği reddetmek ve Müslümanları tarihin nesnesi olmaktan çıkarıp yeniden öznesi hâline getirecek olan İslam davetini kuşanmaktan geçmektedir.






