
Güvenli Limanların Esareti: Konfor Alanı Tuzağı
İnsan, fıtratı gereği hayatı boyunca huzur, refah ve istikrar arayışı içinde olan bir varlıktır. Biyolojik varlığını sürdürebilmek için uzvi ve içgüdüsel gereksinimlerini güvence altına almak ister. İnsanın bu temel ihtiyaçların karşılanması hususunda sorun yaşamak istememesi, belirsizliklerin getirdiği tedirginlikten kaçarak güvenli alanlara yönelmesi son derece insani ve doğal bir durumdur.
Ancak bu doğal emniyet arayışı mutlak bir eylemsizliğe ve durağanlığa dönüştüğünde, insanı yaratılış gayesinden ve ulvi amaçlarından koparan tehlikeli bir tuzağa dönüşür. Varoluşumuzun amacı; yalnızca bedensel tatmin sağlamak ya da günü kurtarmak değil, bir ilkeye tutunmak, bir inanca sarılmak ve yüksek bir hedef uğrunda adanmışlıkla yaşamaktır.
Hayata anlam katan bu değerleri yaşatma çabası terk edilip sadece fiziksel ve zihinsel rahatlık hedeflendiğinde, insan kendi eliyle inşa ettiği görünmez bir hapishanenin içine düşer: Konfor alanı.
Zihinsel Ataletin Başlangıcı: Sorumluluktan Kaçış
Konfor alanı, çoğu zaman sadece sıcak bir ev, lüks bir yaşam ya da düzenli bir gelir gibi somut rahatlıklar üzerinden değerlendirilir. Oysa asıl yıkım, zihinsel ve manevi alanda başlar. Bir fikri savunmak, doğruyu aramak ve hakikatin izini sürmek ciddi bir zihinsel gayret; yani okumak, araştırmak, sorgulamak ve zihni konforlu ezberlerin dışına çıkarmak demektir. Ancak insan, zihnini yormamak ve vicdanını rahatsız etmemek adına hazır fikirleri, kalıplaşmış kabulleri ve toplumun genelgeçer doğrularını sorgulamadan benimseme kolaycılığına kaçar ve çevreden etkilenme anlayışının uzantısı olarak körü körüne taklit etmeyi hayatının merkezine alır.
[وَإِذَا قِيلَ لَهُمْ تَعَالَوْا إِلَىٰ مَا أَنْزَلَ اللَّهُ وَإِلَى الرَّسُولِ قَالُوا حَسْبُنَا مَا وَجَدْنَا عَلَيْهِ آبَاءَنَا ۚ أَوَلَوْ كَانَ آبَاؤُهُمْ لَا يَعْلَمُونَ شَيْئًا وَلَا يَهْتَدُونَ] “Onlara: 'Allah'ın indirdiğine ve Rasul'e gelin' denildiği zaman: 'Atalarımızı üzerinde bulduğumuz yol bize yeter' derler. Peki ya ataları bir şey bilmeyen ve doğru yolu da bulamayan kimseler ise?” [Mâide Suresi 104]
Sorumluluk almaktan kaçınan zihin; derin tefekkürü terk eder, varoluşsal sorgulamaları bastırır ve teslimiyetin gerektirdiği mücadeleyi unutarak tevekkülü "çabasız bir eylemsizlik" olarak çarpıtır. Böylece insan, etrafında gerçekleşen yanlışlara ve adaletsizliklere karşı zihinsel bir duyarsızlık geliştirerek sahte bir iç huzur yanılsaması yaratır.
[أَفَحَسِبْتُمْ أَنَّمَا خَلَقْنَاكُمْ عَبَثًا وَأَنَّكُمْ إِلَيْنَا لَا تُرْجَعُونَ] “Sizi sadece boş yere yarattığımızı ve gerçekten huzurumuza döndürülmeyeceğinizi mi sandınız?” [Müminûn Suresi 115]
Bedensel Atalet, Sosyal Çürüme ve Toplumsal Çöküş
Zihinde başlayan bu kaçış ve eylemsizlik, kısa sürede bedene yansıyarak köklü bir atalete dönüşür. Oysa İslam, insanın durmaksızın aktif bir çaba ve gayret içinde olmasını emreder. Necm Suresi 39. ayette açıkça belirtildiği üzere: [وَأَنْ لَيْسَ لِلإِنْسَانِ إِلاَّ مَا سَعَى] “Bilsin ki insan için kendi çalışmasından başka bir şey yoktur.” [Necm Suresi 39] Ancak bireylerin kendi kişisel rahatlarını, düzenlerini ve kurulu konforlarını riske atmaktan kaçınarak pasifleşmesi, zamanla toplumsal boyut kazanan yıkıcı bir tehlikeyi doğurur: Sosyal çürüme.
Rahatını ve huzurunu bozmak istemeyen insanların haksızlık karşısında susması, adaletsizliğe göz yumması, ahlaki yozlaşmaya tepkisiz kalması ve toplumsal iyilik için risk almaktan kaçınması toplumu içten içe çürütür. Bireysel düzeydeki "bana dokunmayan yılan bin yaşasın" anlayışı; aile yapısının dağılmasına, merhamet, adalet ve kardeşlik duygularının yitirilmesine, nihayetinde bir toplumun çöküşüne zemin hazırlar.
Beden, ulvi bir dava uğruna harekete geçen bir güç olmak yerine, sadece konforunu korumaya çalışan bir nesneye dönüşür. İnsan bu tehlikeyi fark etmeden ömür tüketirken aslında tükendiğini görmez ve çok daha fazlasını yapabilecek imkân ve yeteneğe sahip olduğu hâlde kendisini hapsettiği konfor alanının dışına çıkmak istemez.
Esaretten Kurtuluş: Hakiki Olana Yönelmek
Zihin ve bedeni kuşatan, toplumu da çürümeye sürükleyen bu konfor tuzağından kurtulmanın tek yolu, geçici olan ile kalıcı olan arasındaki farkı idrak etmektir. Dünya hayatının sunduğu konfor ve güvenlik anlayışı aldatıcı ve geçicidir. Allah Azze ve Celle bu hakikati şöyle bildirir:
[وَمَا أُوتِيتُمْ مِنْ شَيْءٍ فَمَتَاعُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَزِينَتُهَا ۚ وَمَا عِنْدَ اللَّهِ خَيْرٌ وَأَبْقَىٰ ۚ أَفَلَا تَعْقِلُونَ] “Size verilen her şey, dünya hayatının geçimliği ve süsüdür. Allah’ın katında olan ise daha hayırlı ve daha kalıcıdır. Hâlâ aklınızı kullanmaz mısınız?” [Kasas Sûresi 60]
Dünya hayatının geçici refahına saplanıp kalmak yerine, Allah katında hayırlı ve kalıcı olana yönelmek; sorumluluk üstlenmeyi, riski göze almayı ve konfor alanından çıkmayı gerektirir. Aklını kullanan insan, geçici olanın esaretinden kurtulup hakiki amaca hizmet etmeye başlar.
Esaret zincirlerini kırıp konfor alanını terk etmek işin birinci önemli adımı iken sonrasında hangi yol ve hangi esaslara bağlı kalacağı konusu ikinci önemli aşamadır. Burada insan sahte liderler peşinde değil, âlemlerin Rabbi tarafından gönderilen Peygamber’in ayak izlerini takip etmek ve O’na tabi olmak durumundadır. Bu tabiiyet kişiye bir dava şuuru kazandıracak ve köklü bir değişim için mücadele bilinci yükleyecektir.
Bir Dava Adamı Portresiyle Konfor Alanını Aşmak
Konfor alanının yıkıcı etkisinden kurtulup hakiki anlamda bir ilke ve dava uğruna yaşamak, geçici rahatlıkları terk edip adanmış bir ruh hâline bürünmeyi gerektirir. İşte gerçek bir dava adamı olmak tam da bu konfor tuzağına karşı uyanık olmaktır.
Dava adamı, konforun getirdiği rehaveti ve tembelliği hayatının en büyük tuzağı olarak görür. Bir işte yorulduğunda yatarak değil, başka bir işe geçerek dinlenir; rahatı bu dünyada değil, cennette ve ona giden yollarda arar.
Dava adamı ağaç gölgesinde dinlenip yoluna devam eden yolcu gibi olmak düsturu ile yaşar. Temsiliyetin lafla değil davranışla olacağını bilir; takdir, alkış veya maddi karşılık beklemez. Başarıyı kendi nefsine mal etmez, "Ben yaptım" demekten kaçınarak başarının inanç ve samimiyetle kazanıldığını unutmaz.
Dava adamı tohumu eker, sonucu Allah’a havale eder. Yokluklara ve olumsuzluklara odaklanmak yerine eldeki imkânlarla adım atar; gurur, kibir ve nefsi arzulardan uzak durarak iradesinin hakkını verir.
Sonuç olarak güvenli limanların esaretinden kurtulmanın nihai yolu, dünya hayatının geçici süsüne kapılmadan, hesabî değil hasbî bir anlayışla harekete geçmek; rahatın rehavetine kapılmadan samimiyet, gayret ve adanmışlıkla yürümektir.







