
Özelleştirme: Kamu Yararı mı, Sermaye Transferi mi?
Türkiye’de yıllardır devam eden özelleştirme serüveninin yeni halkasına Boğaz köprüleri ve otoyollar da ekleniyor. 5 Eylül 2026 tarihinde yayımlanan 11750 sayılı Cumhurbaşkanı Kararı ile 15 Temmuz Şehitler Köprüsü ve Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nün de içerisinde bulunduğu bazı otoyol ve köprülerin, mülkiyet devri dışında işletme hakkının verilmesi, kiralama, gelir ortaklığı ve benzeri yöntemlerle 30 yıllığına özelleştirilebilmesinin önü açıldı.
Hemen ardından, bildik tartışma başladı: “Köprüler satılmıyor, yalnızca işletme hakkı devrediliyor.”
Doğrudur, mesele tapunun satılması değildir. Fakat zaten üzerinde durmamız gereken de tapu değildir. Mesele, halkın parasıyla meydana getirilmiş ve milyonlarca insanın kullanmak zorunda olduğu bir kamu varlığının ürettiği gelirin, uzun yıllar boyunca kimin tasarrufunda olacağıdır.
YENİ Parti Milletvekili Deniz Yavuzyılmaz’ın Karayolları Genel Müdürlüğü (KGM) verilerinden hareketle yaptığı hesaplamaya göre, iki Boğaz köprüsünün 2025 yılındaki toplam kârı 184 milyon doları aşmaktadır. Hükümet ise bu hesabın bazı maliyet kalemlerini içermediğini belirterek söz konusu rakamlara itiraz etmektedir. Kâr tutarı birkaç milyon dolar eksik ya da fazla çıkabilir; ancak asıl mesele bu değildir. Ortada, sürekli gelir üreten, milyonlarca insan tarafından kullanılan ve işletme hakkını devralmak için özel sermayenin bedel ödemeye hazır olduğu stratejik bir kamu varlığı bulunmaktadır.
İnsan burada ister istemez şu soruyu soruyor: Madem özel sermaye bu köprülerin işletme hakkını almak için milyarlarca dolar ödemeye hazır, bunu neden yapıyor? Yoksa millete hizmet aşkından mı?
Elbette hayır!
Kapitalist yatırımcı hayır kurumu değildir. Sermayesini daha fazla sermaye elde etmek için kullanır. Bir köprünün, otoyolun, limanın veya enerji tesisinin işletmesine talipse orada elde etmeyi hesapladığı bir kâr vardır. Kapitalizmin tabiatı da budur. Bu nedenle asıl sorgulanması gereken kapitalistin kâr etmek istemesi değil, devletin toplumun ortak servetini neden kapitalistin kâr alanına açtığıdır.
Özelleştirme meselesinin düğümlendiği yer tam da burasıdır.
Kapitalist devlet, halktan vergi toplar. Köprü yapar, otoyol yapar, liman kurar, enerji santrali inşa eder, büyük altyapı yatırımlarını finanse eder. Yatırımın maliyetini toplum üstlenir, borcunu toplum öder, riskini kamu taşır. Sonra yatırım tamamlanır, sistem oturur, müşteri kitlesi hazırdır ve düzenli gelir ortaya çıkar.
Bu noktada sermaye sahneye girer.
Bir anda, “devlet işletmeci olmamalı”, “özel sektör daha verimli işletir”, “rekabet kalite getirir” ve “kamunun yükü azalır” gibi söylemler dolaşıma sokulur. Ardından, devletin halkın vergileriyle oluşturduğu ekonomik değer, çeşitli hukuki ve idari modeller aracılığıyla özel sermayenin kullanımına açılır.
İşte kapitalizmin özelleştirme formülü:
Maliyeti toplumsallaştır, kârı özelleştir
Halk vergileriyle finansman sağlasın, devlet altyapıyı kursun, riskleri üstlensin; yatırım kârlı ve sürdürülebilir bir gelir kaynağına dönüştüğünde ise sermaye devreye girsin ve ortaya çıkan gelirden payını alsın.
Sonra bunun adına “kamu yararı” denilsin.
Üstelik bu hikâye bugün başlamadı. Türkiye’de özelleştirme politikaları, 1980’li yıllardan itibaren sistematik biçimde gündeme girdi. Farklı hükümetler, koalisyonlar ve siyasi kadrolar döneminde; Petrol Ofisi’nden TÜPRAŞ’a, Türk Telekom’dan limanlara, fabrikalardan elektrik dağıtım şirketlerine kadar çok sayıda kamu varlığı çeşitli yöntemlerle özel sermayeye açıldı. Sonraki yıllarda özelleştirmelerin hacmi olağanüstü derecede büyüdü; fakat istikamet değişmedi.
Tam da bu yüzden, meseleyi yalnızca bir iktidar tartışmasına dönüştürmek, kapitalizmi temize çıkarmak anlamına gelir.
İktidarlar değişti, partiler değişti, başbakanlar ve cumhurbaşkanları değişti; fakat kamu servetini sermayeye açan iktisadi paradigma büyük ölçüde yerinde kaldı. Bir hükümet blok satış yaptı, diğeri halka arz etti, bir başkası işletme hakkı devretti; daha sonra kamu-özel iş birliği modelleri geliştirildi.
Yöntemler değişti ama istikamet değişmedi.
Çünkü mesele yalnızca yöneticilerin kim olduğu değil, devletin hangi iktisadi akide üzerine kurulduğudur.
Kapitalizmde özel mülkiyet esastır ve sermayenin büyümesi, iktisadi hayatın temel dinamiklerinden biridir. Dolayısıyla kapitalist devletin gözünde köprü, yalnızca insanların karşıdan karşıya geçtiği bir kamu hizmeti değildir; aynı zamanda ekonomik değeri olan bir varlıktır. Otoyol, bir ihtiyaç olduğu kadar, gelir akışıdır da. Liman, stratejik bir tesis olduğu kadar, bir yatırım fırsatıdır. Elektrik, su, enerji, maden, iletişim ve ulaşım hizmetleri, insanların zaruri ihtiyaçları olmalarının yanında sermaye açısından devasa pazarlar anlamına gelir.
İşte kapitalizmin asıl problemi burada başlar: O, insanların ihtiyacına, sermayenin yatırım alanı olarak bakar.
Sonra devlet, bu alanları sermayeye açmak için gerekli hukuki zemini hazırlar. Parlamento kanun çıkarır, yürütme karar alır, ilgili kurumlar ihale şartnamesini hazırlar. Devletin bütün hukuki ve siyasi araçları harekete geçirilir. Nihayet toplumun ortak servetinden özel sermayeye yeni bir kâr alanı meydana getirilir.
Bizim kültürümüzde meşhur bir söz vardır:
“Minareyi çalan kılıfını hazırlar.”
Kapitalist sistemde ise kılıf, çoğu zaman minare çalınmadan önce hazırlanır. Kanunu çıkarılır, kararı alınır, ihalesi yapılır; ardından bütün bunlara “verimlilik”, “serbest piyasa”, “yatırım”, “rekabet” ve nihayet “kamu yararı” denilir.
Peki, gerçekten kamu yararı nerede?
Halkın vergileriyle yapılmış bir köprüden elde edilen gelir, halkın başka ihtiyaçlarına harcandığında mı kamu yararı vardır yoksa aynı gelir, otuz yıl boyunca özel bir şirketin bilançosunda kâr kalemine dönüştüğünde mi?
Meseleyi yalnızca "Devlet mi daha iyi işletir, özel sektör mü?" tartışmasına indirgemek de isabetli değildir. Elbette devlet işletmeleri kötü yönetilebilir, bürokrasi hantallaşabilir ve yolsuzluklar yaşanabilir. Aynı şekilde bazı özel şirketler, belirli alanlarda teknik bakımdan daha verimli bir işletme modeli ortaya koyabilir. Ancak bu hususların hiçbiri mülkiyet meselesini ortadan kaldırmaz. Hırsızlık yapılan veya kötü yönetilen bir kamu işletmesinin çözümü, onu başka bir kapitaliste teslim etmek değildir. Çözüm, kamu malını korumak, yolsuzluğu engellemek ve onu doğru şekilde idare etmektir.
İslam'ın meseleye yaklaşımı burada kapitalizmden temelden ayrılır.
Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:
[الْمُسْلِمُونَ شُرَكَاءُ فِي ثَلَاثٍ فِي الْمَاءِ وَالْكَلَإِ وَالنَّارِ] "Müslümanlar üç şeyde ortaktırlar: Suda, merada ve ateşte."
İslam, kamu mülkiyetini devletin dilediği zaman satabileceği veya özel sermayenin kâr alanına dönüştürebileceği sıradan bir ticari meta olarak görmez. Umumun ihtiyaç duyduğu ve mahiyeti itibarıyla kamu mülkiyetine giren servetler ümmete aittir. Devlet ise bunların sahibi değil, ümmet adına idarecisidir. Bu servetleri işletir, korur ve elde edilen gelirleri insanların maslahatına kullanır.
Allah Subhanehu ve Teâlâ, servetin belirli ellerde temerküz etmemesine ilişkin çok çarpıcı bir ölçü koymaktadır: [كَيْ لَا يَكُونَ دُولَةً بَيْنَ الْأَغْنِيَاءِ مِنْكُمْ] "...O mallar, içinizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir servet ve güç hâline gelmesin diye..." [Haşr Suresi 7]
Ayetin doğrudan konusu, fey mallarının dağıtılmasıdır. Ancak ortaya koyduğu ölçü açıktır: Servetin yalnızca zenginler arasında dönüp duran bir güce dönüşmesine müsaade edilmez.
Kapitalizmin ortaya çıkardığı tablo ise bunun tam tersidir.
Servet, sürekli yukarıya doğru akar. Büyük sermaye daha fazla sermaye üretir; ekonomik güç siyasî nüfuza, siyasî nüfuz ise yeni ekonomik imtiyazlara dönüşür. Bankalar, enerji şirketleri, yatırım fonları, holdingler ve uluslararası şirketler giderek büyürken, toplumun geniş kesimleri vergiler, borçlar ve hayat pahalılığı altında yaşamaya devam eder.
Sonra bize bunun “serbest piyasanın doğal sonucu” olduğu anlatılır.
Hayır, bu doğal değildir!
Bu, kapitalist mülkiyet anlayışının doğal sonucudur.
Kapitalizm insanı merkeze aldığını söyler fakat gerçekte sermayeyi merkeze alır. Üretimin gayesini ihtiyaçların karşılanmasından ziyade kârlılığa bağlar. Kamu hizmetini bile yatırım aracına, insanın zaruri ihtiyacını pazara, toplumun ortak servetini finansal varlığa dönüştürür.
İşte iki Boğaz köprüsünün özelleştirilmesi tartışmasına tam da buradan bakmak gerekiyor.
Mesele yalnızca iki köprü değildir.
Mesele Petrol Ofisi değildir, TÜPRAŞ değildir, Türk Telekom değildir, limanlar veya otoyollar da değildir.
Mesele, bunların tamamını sermayenin tasarrufuna açmayı meşru gören kapitalist fikirdir.
Bugün köprü konuşulur, yarın maden konuşulur, öbür gün enerji kaynağı konuşulur. İktidarlar gelir geçer, isimler değişir; fakat iktisadi nizam değişmediği müddetçe kamu servetinin sermaye için yeni kâr alanlarına dönüştürülmesi devam eder.
O hâlde meseleyi doğru yerden tutalım.
Halk vergisini ödeyecek, kamu yatırımı yapacak, toplum maliyeti üstlenecek; sonra ortaya çıkan servetin kaymağını sermaye yiyecek…
Buna da “halka hizmet” diyeceğiz.
Olmaz!
Kamu yararı; toplumun ortak servetini kapitalist baronların gelir kapısına dönüştürmek değil, o serveti toplumun ihtiyaçları için kullanmaktır.
Bu sebeple bugün sorulması gereken soru, köprülerin tapusunun kimde kalacağı değildir. Asıl soru, halkın servetinin kimin için çalışacağıdır.
Cevap da önümüzde duruyor:
Ya kamu serveti toplumun ihtiyaçlarını karşılamak için kullanılacak ya da kapitalizmin çarkları içerisinde sermayeyi daha da büyütmenin aracına dönüşecek.
İşte bütün özelleştirme tartışmasının özü budur.









