
Okul Saldırısının Düşündürdükleri: Bir Tek Rejimin Suçu Yok(!)
Okulların açılmasının daha ilk haftasında bu sefer de Manisa’da bir okulda öğrenci saldırısı gerçekleşti. 15 yaşındaki saldırgan, kendisinin de öğrencisi olduğu okulun yakınındaki bir sokakta, okula gitmekte olan öğrencilerin/okul arkadaşlarının üzerine pompalı tüfekle üç el ateş etti. Saldırı sonucunda 11 öğrenci yaralandı. Bu vahim olayda sevindirici tek nokta ise can kaybının yaşanmaması ve gelen son bilgilere göre yoğun bakımda tedavileri devam eden öğrencilerin hayati tehlikesinin bulunmamasıdır.
Daha önceki benzer olaylarda çok daha ağır sonuçların ortaya çıktığı bu meselenin trajik yönü, saldırının yedi bakanlığın okul güvenliğini artırmak için imzaladığı protokolden bir gün sonra gerçekleşmiş olmasıdır. Yaşanan vahim olay üzerine açıklama yapan İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi; “İçişleri Bakanlığımız iki tane mülkiye başmüfettişi, iki tane de polis başmüfettişi görevlendirdi. Millî Eğitim Bakanlığımız iki tane başmüfettiş görevlendirdi. Olay bütün idari yönleriyle soruşturulacak” ifadelerini kullandı.
Bakan Çiftçi; ailelerin üzerine düşen sorumlulukları, devletin kendileriyle birlikte diğer kurumların üzerine düşen görevleri, almış oldukları tedbirleri, mağdur ailelere sağlamış oldukları desteği ve soruşturmanın seyrine ilişkin bakanlıkların yürütmüş oldukları süreci anlatan uzun bir açıklama yaptı. Ancak bu açıklamalar içerisinde yer alan; “14 Nisan’da malumunuz Maraş’ta bir okul saldırısı gerçekleşmişti. O saldırıdan sonra da biz siber devriyelerimiz vasıtasıyla, istihbarat görevlilerimiz vasıtasıyla 2 bin 419 kişiyi gözaltına aldık. Benzer düşüncede olan, benzer eylem yapabileceğini bir şekilde ihsas eden çocuklarla ilgili gözaltı yaptık ve bunlardan 243 tanesi şu anda tutuklanmış durumda” sözleri, asıl üzerinde durulması ve derinlemesine incelenmesi gereken temel meseleye işaret etmektedir.
Bu konuşmada bahsi geçen binlerce gözaltı ve yüzlerce tutuklamaya ilişkin veriler herhangi bir savaşa ait istatistiksel veriler değildir. Herhangi bir terör eyleminin engellenmesine ya da çeteler ve mafya ile mücadeleye yönelik yapılan operasyonların verileri de değildir. Bu veriler, toplumsal bir eylemin bastırılmasına veya muhalif seslerin susturulmasına ilişkin veriler hiç değildir. Bunlar bizzat bugün okullarda öğrenci olup çevresindeki insanlara ya da en yakınlarında bulunan öğrenci arkadaşlarına karşı katliam yapabilme zihniyetine sahip oldukları tespit edilen çocukların sayısıdır. Daha somut bir ifadeyle; toplumun her alanında birlikte yaşadığımız, daha da kötüsü okullarda çocuklarımızın karşı karşıya kaldığı ve kendilerini arkadaşları zannettiği yine çocuk yaştaki potansiyel katillerin varlığıdır.
Yüzlerle hatta binlerle ifade edilen ve tamamı öğrenci olan bu çocukların sahip oldukları zihniyetin oluşmasında başta rejimin ve ona ait eğitim sisteminin hiç rolü yok mudur? Mesele, sadece ailelerin ihmalinden, internet sitelerinin yönlendirmelerinden ve sanal oyunların içeriklerinden mi ibarettir? Burada devletin diğer kurumlarının, STK’ların ve ailelerin üzerine düşen sorumluluk ve görevler nelerdir? Şayet zikredilen bu görev ve sorumluluklar somut ise yerine getirildiği zaman binlerce çocuğun zihniyetinde bir değişim sağlanabilecek midir? Kolluk kuvvetlerinin sayısının ve yetkilerinin arttırılması veya her olaydan sonra müfettişler görevlendirilerek incelemeler yapılması, bu olayları engellemede yeterli olacak mıdır?
Okulları risk derecelendirmesine tabi tutmak, bahçe görevlileri koymak, kapıda geçişler için turnike sistemi uygulamak, velilerin okullara girebilmeleri ve öğretmenlerle görüşebilmeleri için randevu sistemi oluşturmak ya da olay olduktan sonra fail olan çocuğun yedi sülalesini gözaltına almak elbette ki bu meselenin çözümü değildir.
Zira sorunun sebebine ilişkin tespitler, hatalı ve hatta art niyetli bir düşünüşün neticesinde ortaya konmuş sonuçlardan ibarettir. Öncelikle sorunun kaynağı gösterilmeye çalışıldığı gibi ailelerin ya da birtakım kurumların ihmali ya da kötü niyetli insanların çocuklarımıza sirayet etmesi değildir. Sorunun kaynağı; bugün hayatımızda tamamen egemen olan laik-demokratik rejimin dini hayata karıştırmayan akidesi, o akideden kaynaklanan menfaatçi hayat anlayışı ve başta özgürlükler olmak üzere, bizleri hayata ilişkin meselelerimizde maruz bıraktığı zehirli fikirlerin ve pis/necis nizamının bizzat kendisidir.
Bu sorun; bir asırdır tarihte asla sahih bir medeniyete sahip olamamış Batılı sırtlanlara ayak uydurma adına, toplumun ve gençliğin Allah Subhanehu ve Teâlâ ile olan bağını koparmak ve O’na kulluktan uzaklaştırmak adına uygulanan laik-demokratik rejimin bir sonucudur. Bu rejime ait eğitim sisteminin ürettiği deist, ateist ve agnostik zihniyetlerdir. Yıllar öncesinden ismine aşina olduğumuz satanizm ve bugün artık akademik çevrelerce araştırılan, çocukların ve gençliğin bir anda kendisini içerisinde bulduğu ve daha önce isimlerini bile duymadığımız new age, ezoterizm, mistisizm, paganizm ve okültizm gibi karanlık ve şeytani oluşumların türemesi ve yaygınlaşmasıdır. Bizzat devlet tarafından güvence altında bulunan LGBT gibi sapkın anlayışların ve cinsiyet değiştirme teşviklerinin çocuklarda oluşturduğu ezikliğin ve kişilik bozukluklarının bir neticesidir.
Çocuklara ilişkin suçlar yalnızca okul saldırılarından ibaret değildir. Bugün Türkiye’de çocukların dahil olduğu emniyet birimlerine intikal eden olay sayısı 609.959’dur. Bunların hepsine doğrudan suçlu demek doğru bir ifade olmayacaktır ancak çocukların bu kadar çok olayın içerisinde zikredilmesi bile başlı başına bir rejim sorununun göstergesidir. Zira bu rakam Türkiye’de gerçekleşen bütün olayların üçte birine tekabül etmektedir.
İşte bütün bunlar, Türkiye’nin batılılaşma uğruna İslam’dan ve onun hayat nizamından yüz çevirmesinin sonucunda gelmiş olduğu noktanın somut verileridir. Bu veriler, uygulanan laik-demokratik sistemin meydana getirdiği toplumsal çürümenin inkâr edilemez vesikalarıdır. Bizler daha önce Batı toplumlarında görmeye aşina olduğumuz ve hayretle karşıladığımız olayları artık kendi toplumumuzda ve çocuklarımız üzerinde de görmekteyiz. Ne yazık ki bu olaylar her geçen gün artarak devam etmekte ve önlenemez bir noktaya doğru hızla ilerlemektedir. Bu da demek oluyor ki Türkiye; pençesine düşmüş olduğu sömürgeci kâfirlere boyun bükerek, onlara ait küfür fikir ve nizamlarını sahiplenip tatbik ederek batılılaşma yolunda emin adımlarla(!) ilerlemeye devam etmektedir.
Mesele yalnızca Türkiye’nin ve topraklarında yaşayan Müslümanların meselesi de değildir. Mesele, topyekûn İslami ümmetin meselesidir. Mesele; topraklarımızda hüküm süren sömürgeci kafirlerin ve onlara ait fikir ve nizamların üzerimizdeki tahakkümü ile alakalıdır. Onların necis fikirlerinden kaynaklanan, İslam topraklarında asırlar boyu şahit olunmamış feci olayların bizim bütün hayatımızı meşgul etmesi ile alakalıdır. Oluşturdukları suni gündemler ve sorunlarla bizleri kuşatarak; aslımıza yani İslami hayata yeniden dönmemizin tek yolu olan İslam Hilâfet Devleti’nin yeniden ikamesinin gecikmesi için önümüze engeller koymaları ile alakalıdır.
Müslümanlar olarak bizlere düşen ise; ümmetçe bu vahim tablodan kurtulmak, tahakkümü altında olduğumuz küfrün karanlığını defetmek ve yeniden eski izzetli günlerimize dönebilmek için sahih bir fikrî liderlik etrafında toplanarak, İslami hayatı yeniden başlatacak olan ikinci Râşidî Hilâfet Devleti’nin kurulması için bütün gücümüzü ve gayretimizi sonuna kadar kullanmaktır.
[يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اسْتَجِيبُوا لِلَّهِ وَلِلرَّسُولِ إِذَا دَعَاكُمْ لِمَا يُحْيِيكُمْ] “Ey iman edenler! Size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah'a ve Rasulü’ne icabet edin.” [Enfal Suresi 24]






