
Eşcinsellik Genetik Değil, Düşünce Anormalliğidir
Tarih boyunca hiçbir toplum, tüm çeşitleriyle sapkınlıklardan ve insan fıtratına aykırı yönelimlerden tamamen uzak kalamamıştır. Ancak yakın geçmişe kadar bu sapkınlıklar, insan fıtratı, dinler ve insanlığın ortak ahlaki birikimiyle taban tabana zıt olmaları sebebiyle hiçbir zaman genel kabul görmemiş, marjinal kalarak toplumlar için kitlesel bir tehdit seviyesine ulaşamamıştır. Bu türden yozlaşmaların, toplumların ve medeniyetlerin gerileme, çöküş ve tarih sahnesinden çekilme sürecine girdiklerinin en bariz işareti olduğu, insanlığın ortak tarihî tecrübesiyle sabit bir gerçektir.
Peki, geçmişte marjinal kalan bu sapkınlık, bugün nasıl oldu da tüm insanlığı tehdit eden küresel bir dayatmaya dönüştü?
Batı Kapitalizmi ve Laiklik, Sapkınlığın İdeolojik Zeminidir
Eşcinselliğin günümüzde toplumları ve nesilleri tehdit edecek düzeyde yaygınlaşmasının temel sebebi biyolojik değil, ideolojiktir. Bu yayılmanın arkasında, dini sadece siyasetin dışında bırakmakla kalmayıp onu hayatın tamamından dışlayan, laiklik esası üzerinde yükselen ve bireysel özgürlükleri mutlaklaştıran Batı’nın kapitalist ideolojisi yatmaktadır.
Ayrıca Batı düşüncesindeki 'dünyanın kaynakları sınırlı, insanın ihtiyaçları ise sınırsızdır' yaklaşımından beslenen küresel odaklara göre hem kaynakların tükenmesi hem de teknolojik gelişmelerin insan gücüne olan ihtiyacı azaltması nedeniyle artan dünya nüfusu acilen azaltılmalıdır. İşte tam bu noktada, eşcinselliğin küresel çapta fonlanması ve desteklenmesi, bu küresel güç odaklarının nüfusu dizginlemeye yönelik sapkın nüfus mühendisliği projelerinin bir parçası olarak karşımıza çıkmaktadır.
Eşcinsellik, Batı tarafından sistemli bir şekilde üretilip dünyaya pazarlanan pornografi kültürü ve kadının metalaştırılmasından sonra insanlığın maruz kaldığı en büyük ve en kötü yozlaşmayı temsil etmektedir. Bu sapkınlık günümüzde tamamen materyalist laiklik ve ateizm kisvesi altında küresel bir dayatma haline gelmiştir.
Süreç, sadece kültürel bir yozlaşmayla da sınırlı kalmamış, uluslararası kurumsal bir ivme kazanmıştır: Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu ve bağlı uzman kuruluşların desteğiyle bu sapkınlık, "insan hakları" ambalajıyla uluslararası bir norm haline getirilmiştir. Sapkın LGBT topluluğunu koruma sınırları çoktan aşılmış, hükümetlere “toplumsal cinsiyet” adı altında cinsiyet değiştirmeyi teşvik edecek yasal düzenlemeler yapmaları için diplomatik, politik ve ekonomik baskılar uygulanmaya başlamıştır.
Dün LGBT hakları için kullanılan argümanların aynısı, bugün Batı dünyasında yavaş yavaş "pedofilinin" bir hak olarak tanınması ve yasallaşması yönündeki çağrılarda kullanılmaktadır. Bu durum, Batı ideolojisinin yozlaşma ve sapkınlıkta sınır tanımayan bozguncu karakterini gözler önüne sermektedir.
Cinsel Arzunun Doğası ve Anormallik
Sapkın ideolojilerin iddialarının aksine, eşcinsellik genetik veya biyolojik bir kader değildir, aksine düşünsel bir anormalliktir.
Cinsiyet, insanda temel olarak üreme ve insan türünü koruyup sürdürme içgüdüsünün bir tezahürü olarak mevcuttur. Bu nedenle cinsel arzunun doğal, fıtri ve sağlıklı tatmini, yalnızca kadın ve erkek arasındadır. Bu buluşma, insan neslinin devamını ve toplumun kendini sağlıklı bir şekilde yeniden üretmesini sağlar. İnsan türünü korumaya yönelik bu fıtri amaca aykırı olan her türlü cinsel yönelim (erkeğin erkekle, kadının kadınla ilişkisi) fıtrata aykırıdır, anormaldir ve doğru tatmini engelleyen sapkın bir yönelimdir.
İnsanda karşı cinse eğilim, mülk edinme arzusu veya dindarlık gibi doğuştan gelen fıtri içgüdülerin yanı sıra, bencillik, insanlar üzerinde tahakküm kurma isteği, ırkçılık ya da eşcinsellik gibi egemen kültürün, yetiştirilme tarzının ve alışkanlıkların oluşturduğu geçici, yapay ve sonradan edinilmiş eğilimler de vardır.
Burada net olarak anlaşılması gereken temel gerçek şudur: İnsanda bir şeye karşı istek veya eğilimin bulunması, onun pratik olarak tatmin edilmesini zorunlu kılmaz. Doğuştan gelen veya sonradan edinilen eğilimler, insan onlar üzerine düşünmediği ve onları zihninde beslemediği sürece insanı harekete geçmeye zorlamaz. Bu eğilimler, zihinde uyansa bile tatmin edilmeleri ne kaçınılmazdır ne de biyolojik bir zorunluluktur. Bu eğilimlerin pratik olarak yaşanmaması (tatmin edilmemesi) insanda hiçbir fizikî zarara veya hayati eksikliğe yol açmaz. Bu, irade ve doğru düşünceyle kontrol edilmesi tamamen mümkün olan geçici bir durumdur.
Davranışların Kaynağı Genler Değil Kavramlardır (Mefhumlardır)
İnsanın eylemlerini yöneten şey, biyolojik kodları veya genleri değildir; insanın, insana, hayata ve kâinata dair sahip olduğu kavramlarıdır (mefhumlarıdır).
Bir ilişki veya davranış biçimi ister doğru ister yanlış, isterse anormal olsun, bu, sorumlu ve hesap vermekle yükümlü olan özgür insanın kendi iradesiyle gerçekleştirdiği bir tercihtir. Sorun, biyolojik bir zorunluluk değil, insanın kendi özgür iradesiyle içgüdü ve arzularını zihnindeki belirli yanlış kavramlarla ilişkilendirmesiyle ortaya çıkan bir eylem problemidir.
Bunu anlaşılır bir örnekle somutlaştıralım. Oruç tutan bir insanda açlık, susuzluk ve cinsel arzu gibi güçlü fizyolojik ve içgüdüsel eğilimler o anda aktif olarak mevcuttur. Ancak bu insan, zihnindeki ve kalbindeki inanç/mefhum dünyası sebebiyle bu arzularını pratik olarak tatmin etmekten kaçınır.
Demek ki insan, sadece içgüdülerin yönlendirmesiyle değil, sahip olduğu hayat anlayışının ve değerlerinin yönlendirmesiyle hareket eden akli bir varlıktır.
Bu çerçevede, zihinsel düzeyde anormal bir eğilimin bulunması, her ne kadar bu durum zihinsel ve mefhumsal bir tedavi gerektirse de pratik eyleme dökülmediği sürece bir suç veya günah değildir. Asıl suç, sorumluluk ve sapkınlık, bu arzunun insanın serbest iradesi ve tercihinin bir sonucu olarak tatmin edilmesi ve eyleme dökülmesindedir. İnsan, içindeki eğilimlerin varlığından değil, bu eğilimleri serbest iradesiyle hayata geçirme tercihinden ötürü hem kendine hem topluma hem de Yaratıcıya karşı sorumludur.
İnsandaki içgüdüler ve sonradan kazanılmış eğilimler, kişiyi zorunlu olarak tek bir eyleme mahkûm etmez. Bu eğilimlerin nasıl tatmin edileceği konusunda insanın her zaman seçme özgürlüğü vardır. İşte tam da bu irade ve seçme hürriyeti nedeniyle ilahi sistemde mükafat ve ceza, günah ve sevap, helal ve haram kavramları bulunmaktadır. İnsan iyiyi de kötüyü de seçebilecek potansiyele sahiptir.
Yüce Allah Şems Suresi 8. ayette şöyle buyurmaktadır:
[فَأَلْهَمَهَا فُجُورَهَا وَتَقْوَاهَا] "Sonra da ona iyilik (takva) ve kötülük (fücur) kabiliyetini ilham edene yemin ederim ki..."
Yine İnsan Suresi 3. ayette insanın seçim ve tercih yapabilen bir varlık olduğu şöyle vurgulanır:
[إِنَّا هَدَيْنَاهُ السَّبِيلَ إِمَّا شَاكِرًا وَإِمَّا كَفُورًا "Şüphesiz Biz ona doğru yolu gösterdik. İster şükredici olsun ister nankör."
İçgüdü ve eğilimlerin meşru veya gayrimeşru yollarla tatmin edilmesi tamamen insanın kendi ahlaki ve düşünsel tercihiyle ilgilidir. İnsan, kendi iç dünyasını ve düşüncelerini düzeltmedikçe sapkınlıklardan ve yozlaşmalardan kurtulması mümkün değildir.
İnsan, düşüncesinin doğruluğu ölçüsünde yücelir; düşüncesinin yozlaşması, saptırıcı fikirlerin peşinden gitmesi ölçüsünde de alçalır ve hayvandan daha aşağı bir seviyeye sürüklenir.
Burada değinilmesi gereken başka önemli bir konu daha vardır. O da şudur:
Âlemlerin Rabbi, eşcinselliği büyük bir hayasızlık olarak nitelemiştir:
[وَلُوطًا اِذْ قَالَ لِقَوْمِه۪ٓ اَتَأْتُونَ الْفَاحِشَةَ مَا سَبَقَكُمْ بِهَا مِنْ اَحَدٍ مِنَ الْعَالَم۪ينَ] “Lut kavmine şöyle demişti: ‘Sizden önce âlemlerden hiçbir kimsenin yapmadığı bir hayasızlığı mı yapıyorsunuz?’” [Araf Suresi 80]
Allah’ın bu ayetiyle eşcinselliği kınamış olması da bu davranışın, insanın kendi seçim ve tercihiyle ilgili olduğunu göstermektedir. Çünkü eşcinsellik yaratılışla ilgili olsaydı, Allah’ın eşcinselliği “hayasızlık” olarak niteleyip cezalandırması düşünülemezdi. Allah’ın herhangi bir davranışı sevap ya da günah, ceza ya da mükafatla ilişkilendirmesi de davranışlar konusunda insanın tercih hakkı olmasından dolayıdır.
Çok Boyutlu Anormallikler
Anormal ve sapkın tatmin biçimleri, sadece cinsel alanla sınırlı değildir. İnanç ve düşünce dünyasındaki her sapma, fıtri bir içgüdünün yanlış yönlendirilmesinin sonucudur.
Örneğin, insandaki acizlik, eksiklik ve muhtaçlıktan kaynaklanan dindarlık içgüdüsü, insanı, kendisini yaratan yüce bir gücü bulmaya sevk eder. Bu fıtri içgüdüyü Allah'tan başkasını ilah edinerek, putlara taparak veya sahte kutsallar üreterek tatmin etmeye çalışmak da dindarlık içgüdüsünün anormal, sapkın ve hastalıklı bir şekilde tatmin edilmesidir.
Aynı şekilde, yaratıcı olarak Allah'a iman ettiği halde, O'nun yasalarını hayattan uzaklaştırıp kendi beşerî heva ve heveslerine göre kanunlar koyanlar ve bu İslam dışı sistemleri takip edenler de dindarlık içgüdüsünü saptırmış, aynı anormallik ve sapkınlığın içerisine düşmüşlerdir.
Kurtuluş, Saptırıcı Batı Kültürünün Tasfiyesinde ve İslam’a Geri Dönüştedir
Bugün dünyaya egemen olan kötülük, vahşet ve ahlaki çürüme, dünyayı kontrol altında tutan materyalist Batı düşüncesinin kaçınılmaz bir sonucudur. Batı medeniyeti, insanları ırk, renk ve sınıf temelinde ayıran, sömürgeciliği, tefeciliği, alkolü, zinayı, eşcinselliği ve hatta pedofiliyi meşrulaştıran saptırıcı ve canavarca bir zihniyete sahiptir.
Batı, bir yandan ahlaki sapkınlıkları küreselleştirirken diğer yandan halkların zenginliklerini ve kaynaklarını yağmalamakta, halkına zulmeden diktatörleri desteklemekte ve işgalci Yahudi varlığının suçlarına ortak olmaktadır.
Bu, organize, şeytani ve saptırıcı küresel kültürle mücadele etmek, sadece eşcinsellikle değil, onun beslendiği kaynak olan laik düşünce, sivil devlet yalanı ve sınırsız özgürlük safsatalarıyla topyekûn mücadele etmeyi gerektirir. Bu yozlaşmanın çaresi, sapkınlık içerisindeki bireylere, eşya ve hayat hakkında doğru İslami mefhumları vermek, insan içgüdülerini tertemiz İslami akideyle ilişkilendirmek ve yüce ahlaki değerlerin egemen olduğu temiz bir toplum inşa etmekten geçmektedir.
İnsanın bozulan dengesini yeniden kuracak yegâne güç, âlemlerin Rabbinden gelen seçkin ve tertemiz olan İslam düşüncesi ve bu düşünce üzerinde yükselen İslam nizamıdır. İslam nizamının gölgesinde, içgüdüler fıtrata uygun ve temiz bir şekilde tatmin edilir, insan onuru, neslin emniyeti ve toplumun ahlaki yapısı devlet eliyle korunur, siyasi ve askerî güç ile iktisadi imkanlar, sadece adaleti tesis etmek ve insanlığı karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için kullanılır.
Batı’nın, insanlığı felakete sürükleyen ve artık çökmekte olan bu şeytani medeniyetini temellerinden sarsmak, fikren yıkmak ve İslam medeniyetinin adaletini, temizliğini ve üstünlüğünü tüm insanlığa pratik olarak göstermek için kollarımızı sıvayıp harekete geçmek, her aklıselim Müslümanın en temel insani ve imani sorumluluğudur.

Bugünün Krizi Ekonomik Değil Sistem Krizidir


Dava, Gençlik Şöleni ve Meyhane Açılışı Üzerine

Mutlak Butlan Benzetmesi

Eşcinsellik Genetik Değil, Düşünce Anormalliğidir


Mutlak Butlan Benzetmesi


