ABD-İran Savaşı: Küfür Tek Millet, Müslümanlar Tek Ümmettir!
ABD’nin İran’a Yönelik Saldırısının Analizi
Hakan BolatHakan Bolat13 Nisan 2026

ABD’nin İran’a Yönelik Saldırısının Analizi

Oynat: ABD’nin İran’a Yönelik Saldırısının Analizi
0:00

ABD’nin İran’a yönelik saldırısı, uluslararası sistemin anarşik yapısını kendi lehine yeniden tahkim etmeyi amaçlayan saldırgan realist bir stratejinin ürünüdür. ABD, yalnızca kendi güvenliğini sağlamaya dönük savunmacı reflekslerle hareket etmemektedir; aynı zamanda müttefiklerini ve etki alanındaki devletleri güç maksimizasyonu ekseninde şekillendirmeye çalışmaktadır. ABD, devletler arasında dengeleyici ittifaklar kurarak, uluslararası sistemin kendi liderliği altında istikrara meyilli hâle gelmesini hedeflemektedir. Beyaz Saray’ın yaklaşımı, mevcut tehditlere savunmacı realist bir anlayışla tepki vermekle sınırlı değildir. Aksine ABD, potansiyel tehditleri henüz ortaya çıkmadan bertaraf etmeyi amaçlayan proaktif bir güç dengeleme politikası izlemektedir.

Bu yaklaşımın temelinde, caydırıcılığın tek başına yeterli olmadığı varsayımı yer almaktadır. ABD yönetimine göre güvenlik, yalnızca savunmaya dayalı bir denge ile sürdürülemez, müttefiklerin ve rakiplerin güç biriktirme kapasitesi sınırlandırılmalı ve gerektiğinde zorlayıcı araçlarla bastırılmalıdır. Bu doğrultuda Beyaz Saray bir taraftan kendi askerî kapasitesini uluslararası sisteme tahkim ederken diğer taraftan Avrupa’yı da NATO merkezli askerî yapıya daha fazla entegre etmeye zorlamaktadır. Beyaz Saray, Avrupa’nın savunma odaklı güvenlik anlayışını, ABD liderliğinde daha geniş bir çevreleme ve bastırma stratejisine dönüştürmeye çalışmaktadır.

ABD’nin İran’a yönelik söylem ve eylemleri, bu stratejinin somut bir yansımasıdır. Beyaz Saray tarafından İran, kasıtlı bir şekilde mevcut bir tehdit olarak değil, gelecekte bölgesel güç dengesini değiştirebilecek potansiyel bir parazit olarak tanımlanmaktadır. Bu sebeple İran’ın askerî ve nükleer kapasitesinin olgunlaşmasını beklemek, stratejik bir risk olarak görülmektedir. Trump’ın ilk saldırılarının ardından dile getirdiği; "Eğer biz ilk adımı atmasaydık, onlar İsrail'e aynı şeyi yapacaklardı ve mümkün olsaydı bize de aynı şeyi yaparlardı." söylemi, ABD yönetiminin, henüz gerçekleşmemiş bir tehdidi gerekçe gösterip İran’a yönelik önleyici müdahaleyi uluslararası kamuoyunda meşrulaştırma çabasının açık bir tezahürüdür. ABD’nin harekât tarzı, önleyici savaş doktriniyle uyumludur. Kullanılan şer ekseni, küresel tehdit ve nükleer tehdit gibi kavramlar, yalnızca kamuoyuna yönelik değildir; uluslararası aktörlere yöneltilmiş bilinçli bir güç gösterisidir. ABD’nin İran’a saldırması, geçici bir müdahale değil, uluslararası düzlemde uzun vadeli bir güç dizaynıdır.

ABD bu süreçte pasif bir aktör değildir. Aksine krizi başlatan ve tırmandıran taraftır. Yahudi varlığı tarafından kullanıldığı ya da yönlendirildiği söylemi, kamuoyunu manipüle etmeye yönelik algısal bir taktiktir. Uluslararası analizlerde, Washington yönetiminin bölgedeki gerilimi kontrol etmekten ziyade yönlendirdiği ve İsrail’in güvenlik söylemi üzerinden küresel kamuoyunu etkilemeye çalıştığı ifadelerinin siyasi ortamlarda asılsız olduğu açıktır. Ekonomik yaptırımlar, Körfez’de artan askerî varlık ve hedefli operasyonlar, İran üzerinde sistematik bir baskı kurma amacına hizmet etmektedir. Bu stratejinin nihai hedefi, İran’ı tâbi bir devlete dönüştürmek ya da kalıcı biçimde zayıflatmaktır.

Bu noktada uydu devlet ile tâbi devlet ayrımı önem kazanmaktadır. Uydu devletler, belirli ölçüde otonomiye sahipken, tâbi devletler dış politika, politika, güvenlik ve enerji gibi temel alanlarda ideolojik devlete tam bağımlıdır. ABD’nin İran’a dayattığı 10 madde, sınırlı otonomiye değil, doğrudan bağımlılığa işaret etmektedir. Savaşın ilk aşamalarında ABD, rejim elitlerini hedef alarak hızlı bir çözülme beklemiştir. Ancak bu beklenti gerçekleşmemiştir. Devrim Muhafızları’nın örgütsel yapısı ve dinî motivasyonu, rejimin ayakta kalmasını sağlayıp beklenenden daha sert karşılık üretmiştir. Bu durum, ABD açısından maliyetleri artırmış ve strateji değişikliğini zorunlu kılmıştır. ABD, ateş altında müzakere stratejisine yönelmiştir. Ültimatomlar, baskı diplomasisi ve çelişkili açıklamalarla İran’ın karar alma alanı, daraltılmaya çalışılmıştır. Sunulan müzakere koşulları, klasik bir uzlaşıdan ziyade egemenlik devrine yakın bir çerçeve sunmaktadır. Hürmüz Boğazı üzerinden yapılan açıklamalar da bu yaklaşımın bir yansımasıdır. Ateşkes, karşılıklı bir uzlaşı değil, şartlı bir teslimiyet olarak kurgulanmaktadır.

İran ise bu süreçte tamamen teslim olmayı reddetmekle birlikte topyekûn bir savaştan da kaçınmaktadır. Bu durum, boyun eğme (bandwagoning) ile sınırlı direnç arasında şekillenen ikili bir stratejiye işaret etmektedir. İran bir yandan askerî karşılıklar vererek caydırıcılığını korumakta, diğer yandan diplomatik ve nükleer alanda kontrollü geri adımlar atarak baskının maliyetini artırmaya çalışmaktadır.

Fakat İran’ın mevcut ulus devlet temelli siyasal ve fikrî çerçevesi, kendi türünden olan kapitalist ideolojik bir güç karşısında uzun vadeli bir dayanma ve üstünlük sağlama kapasitesi üretmekten uzaktır. İran, mevcut devlet anlayışıyla ABD gibi küresel ölçekte hegemonik bir devleti karşısına alarak gerçek anlamda bağımsızlığını ilan edebilecek güç ve kuvvete sahip değildir. Bu durum, İran’ın niyetinden ziyade fikrî ve siyasi benimsemeleriyle ilgilidir.

İran’ın verdiği askerî ve siyasi karşılık, sahip olduğu maddi kapasite, bölgesel imkânları ulus devlet sınırlarıyla kayıtlıdır. Asimetrik saldırılar, füze ve İHA operasyonları ya da bölgesel vekil unsurlar üzerinden yürütülen mücadele, kısa vadede dayanıklılık üretebilse de küresel güç dengesini tersine çevirecek veya ABD’nin stratejik üstünlüğünü kıracak nitelikte değildir. Bu tür karşılıklar, uluslararası sistemi zorlayan değil, sistem içinde tolere edilebilen direnç biçimleri olarak tanımlanır.

Özelde İran, genelde ise tüm İslam beldeleri; maddi kapasitelerini kalıcı ve dönüştürücü bir güce çevirecek kapsayıcı bir ideolojik anlayıştan yoksundur. Bu ülkeler, meşruiyet üreten bir nizama da sahip değildir. Sınırları aşan, yayılmacı ve sürdürülebilir bir mekanizma geliştirememişlerdir. Bu eksiklik, meşru olmayan saldırılar karşısında stratejik üstünlük sağlayacak bir karşılık üretme ihtimallerini büyük ölçüde ortadan kaldırmaktadır. Mevcut uluslararası sistemde yalnızca maddi güç değil, *bu gücü anlamlandıran, yaygınlaştıran ve kalıcı hâle getiren ideolojik ve siyasal yapı belirleyici olmaktadır.

Bu nedenle İran, ne kadar direnç gösterirse göstersin, mevcut devlet anlayışıyla yürüttüğü mücadelenin sonucu dengeyi bozmak değil, ancak zararı sınırlamak düzeyinde kalacaktır. Bu, fikrî ve siyasi gerçeklik, ABD’nin yürüttüğü saldırgan realist stratejinin, kısa vadede mutlak sonuçlar üretmese de uzun vadede müttefiklerini ve hedef devletleri yıpratıcı, dönüştürücü sonuçlar doğurma potansiyeline sahip olduğunu göstermektedir. ABD, İran karşısında arzu ettiği nihai tabloya hemen ulaşamasa da izlediği saldırgan stratejinin sonuçlarını zaman içinde alma avantajını maalesef elinde bulundurmaktadır.