
ABD Başkanı Donald Trump’ın, Venezuela Devlet Başkanı’nın yakalanmasının ardından “Güvenli, doğru ve makul bir geçiş süreci tamamlanana kadar Venezuela’yı biz yöneteceğiz.” şeklindeki açıklaması, sıradan bir diplomatik refleks değildir. Trump Doktrini’nin fütursuz açıklamaları, modern dünya düzeninin özünü oluşturan laik-demokratik kapitalist zihniyetin açık itirafıdır. Kur’an açısından bu, yeni bir hadise değil insanlık tarihinin başından beri süregelen temel bir sapmanın güncel tezahürüdür. Bugün Venezuela’da yaşananlar da bu tezahürün canlı örneğidir.
Günümüz müesses nizamı, tağutun ilkel tarihî formlarını yıkmış, açıkça hissedildiği üzere kendini tağut olmaktan kurtaramamıştır. Aksine, onu daha sofistike, daha kurumsal ve daha küresel hâle getirmiştir. Bugün bir süper gücün, başka bir ülkeyi “geçici olarak yönetme” iddiasında bulunabilmesi, sömürgeciliğin klasik biçiminden daha ileri aşamayı temsil eder. Artık örtülü bir müdahale değil, açık bir egemenlik gaspıdır. Kur’an’ın Firavun tasviri, tam da bu noktada anlam kazanır. Firavun, yalnızca Mısır’da yaşamış bir zalim değildir. Firavun, yeryüzünde büyüklük taslayarak insanların kaderi üzerinde mutlak tasarruf yetkisi iddia eden her otoritenin ortak adıdır. Dün “Ben sizin en yüce rabbinizim!” diyen Firavun, bugün “Geçiş sürecinizi ben yöneteceğim.” diyen Trump olarak karşımıza çıkmaktadır.
“Firavun, yeryüzünde büyüklük tasladı…” [Kasas Suresi 4]
Ulus devletlerin ve yöneticilerin yanıltmacalarından kurtulmalıyız. Allah’ın bizlere hitabında asıl mesele, bir ülkenin kim tarafından yönetildiği değildir. Asıl mesele, yönetimin hangi hükme dayandığıdır. Bu nedenle Kur’an, siyaseti “teknik” bir yönetim meselesi olarak değil, tevhid ile şirk arasındaki mücadelenin sahnesi olarak ele alır. “Hüküm yalnızca Allah’ındır!” hükmü, soyut bir inanç ilkesi değil, insanın yetki sınırını çizen kesin bir ölçüdür. Bu sınır aşıldığında ortaya çıkan yapı ister demokrasi ister imparatorluk ister küresel liderlik adı altında sunulsun, Kur’an’ın ifadesiyle tağuttur. Tağut, put şeklinde bir heykel değil, Allah’ın hükmünü devre dışı bırakıp insan aklını,hevasını mutlaklaştıran sistemdir.
Kur’an, Firavun’u hiçbir zaman tek başına anlatmaz. Onun yanında Hâmân ve Karun vardır. Bu üçlü, tesadüfî bir tarih anlatısı değil, bir sistem tipolojisidir. Firavun, siyasal zorbalığı; Hâmân, ideolojik ve bürokratik meşrulaştırmayı; Karun ise ekonomik gücü temsil eder. Bugünün dünya düzeni de aynı sacayağı üzerinde durmaktadır. ABD ve benzeri güçler askerî ve siyasî müdahaleyi üstlenirken; akademi, medya ve uluslararası kuruluşlar bu müdahaleleri “hukuk”, “insan hakları” ve “istikrar” diliyle gerekçelendirir. Küresel sermaye ise bu sürecin ekonomik kazananı olur. Kur’an’ın asırlar önce çizdiği bu tablo, bugün “demokratik laiklik” adı altında küresel ölçekte birebir işlemektedir.
Allah, bu tür düzenlere açıkça meydan okunmasını emreder. Modern siyasal düzen, hakikati vahiyden değil; çoğunluk kararlarından, güç dengelerinden ve çıkar hesaplarından üretir. Bu yüzden hukuku, evrensel değil millidir. Adaleti, ilkesel değil pragmatiktir. Yahudi varlığının Netanyahu maskesiyle işlendiği katliamlar görmezden gelinir, Rusya tarafından Ukrayna’ya yapıldığında ise suç sayılır. Meksika ve Kolombiya'daki çok daha güçlü uyuşturucu kartellerine müsamaha gösterilir, Venezuela'daki uyuşturucu baronu Maduro’nun üzerinde Venezuela’nın kaynakları gasp edilir. Bu çifte standart, uluslararası sistemin iyi yönetilememesinden kaynaklı bir arıza değil, bilakis beşerî hükmün aciz tabiatıdır. Çünkü insan aklı, mutlak adaleti tesis edecek eksiksiz, sınırsız ve hiçbir varlığa muhtaç olmayan bir ölçüye/hükme sahip değildir.
İşte Kur’an’ın meydan okuması bu noktada başlar. Kur’an, insanlığa “daha iyi bir yönetim modeli” vadetmekle yetinmez hükmün kaynağını kökten sorgular; “Allah’ın hükmü mü, yoksa ortak koştuklarınız mı?” sorusu bugün doğrudan Trump’a, ABD’ye ve onların temsil ettiği dünya düzenine yöneltilmiş bir sorudur. “Washington mı hüküm koyacaktır, yoksa Allah mı?” Bu soru cevaplanmadan hiçbir siyasi söylem ve milli kalkınma anlam ifade etmeyecektir.
Asrımızın imtihanı da tam bu noktada siyasi ortama tezahür etmektedir. Hilâfet nizamının kaldırıldığı Hicri 28 Recep’e yaklaştığımız bu mübarek günlerde, Allah Rasulü SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in tarih sahnesine çıkardığı Hilâfet nizamı, ABD merkezli küresel düzene karşı bir meydan okuma ve tek kurtuluş yolu olarak bizleri beklemektedir.
Hilâfet, bir imparatorluk hayali değildir. Ulusal ya da coğrafi hâkimiyet projesi de değildir. Hilâfet, hükmün Allah’a ait olduğunu kabul eden ve yöneticiyi bu hükme bağlı bir emanetçi olarak tanımlayan siyasal sistemdir. Hilâfet’te yönetici, “Biz yöneteceğiz!” deme yetkisine sahip değildir.
Çünkü hüküm, insanlara değil Allah’a aittir. Hilâfet sisteminde hiçbir güç, bir halkın kaderini kendi menfaatleri uğruna tayin etme yetkisine sahip değildir. İnsanlar, kapital güçlerin kölesi değil Allah’ın kullarıdır. İnsanların maslahatları, Washington’un ya da başka bir başkentin tasarrufunda değildir.
Trump’ın Venezuela hakkında kurduğu cümleler, Hilâfet nizamının reddettiği zihniyetin kristalize olmuş hâlidir. ABD, ilahî sınırı aşmış kendisini yeryüzünün hakemi ilan etmiştir. Hilâfet ise bu iddiayı kökünden reddeder. Hilâfet, “Egemenlik milletindir.” ya da “Egemenlik devlettedir.” demez; “Egemenlik Allah’ındır.” der. İşte bu cümle, ABD’nin küresel liderlik iddiasına yöneltilmiş en radikal meydan okumadır. Çünkü bu cümle kabul edildiği anda, hiçbir süper güç başka bir ülkeyi “geçici” bile olsa yönetme hakkını kendinde göremez. Göreceği tek güç, Halife’nin Allah’ın hükmünü tatbik etmesidir.
Bugün dünya, ilahsız değildir. Sadece ilahlarını değiştirmiştir. Putlar yıkılmış; yerlerine uluslar, ordular, dolar ve güvenlik doktrinleri dikilmiştir. Trump, bu yeni putlar panteonunun merkezinde durmaktadır. Hilâfet nizamı ise bu putların tamamını reddeden tevhidî bir duruştur. Bu duruş, Trump’a ve onun temsil ettiği düzene şunu söylemektedir:
“Sen hüküm koyucu değilsin. Senin gücün, Allah’ın hükmünün yerine geçemez. Senin orduların, Allah’ın adaletini ikame edemez.”
Sonuç olarak, Venezuela’da yaşanan hadise, belirli bir ülkeye dair bir kriz değil; küresel tağut düzeninin kendisini ifşa ettiği bir andır. Kur’an, bu anları kaçırmamayı öğretir. Çünkü bu anlar, hak ile bâtıl arasındaki mücadelenin çıplaklaştığı anlardır. Hilâfet nizamı, bu mücadelede romantik bir nostalji değil Allah’ın hükmünü yeniden hayatın merkezine yerleştirme iddiasıdır. Bu iddia, Trump’a, ABD’ye ve onların kurduğu dünya düzenine karşı söylenmiş en net sözdür: Hüküm sizin değil yalnızca Allah’ındır. Öyleyse bu hakikate iman edenler, İslam nizamın yeniden hayata taşınması için çalışmalı ve sorumluluktan kaçmamalıdır.




