
DEPERSONALİZASYON
İnsan, kendini güvende hissetmek ister. İnsanın güvenlik arayışı da hayata bakışı ile direkt alakalıdır. Bir ilahın varlığı, O’nun, insanın yaratıcısı olduğu, insanı bu dünyaya, kendisine kulluk etmesi için gönderdiği ve bu dünya hayatından sonra onu yeniden diriltip hesaba çekeceği, bir gerçeklik olarak kabul edilmediği bir dünyada, bu güven anlaşılmaz.
İnsan, maneviyatı ile ilgilenmediğinde, kendisine de Rabbine de yabancılaşır, anlamdan yoksun, çıplak bir beden olarak kalır. Kimliğini dar bir alana hapseder, onu sadece biyoloji olarak görmesine yol açar.
Tıpkı şu an toplumdaki çözülmenin anlatısız hali gibi… Çünkü laikliğin egemen olduğu toplumlarda hayat yalnızca dünya hayatından ibaret, öncesi ve sonrası yokmuşçasına yaşanmaya teşvik edilir.
İnsan, ruhtan koparıldığında geriye sadece dış görüntüsü kalır. Dolayısıyla insanlığın güvenliğini artırma çabası, onu akıllı cihazlara sığdırmasına, yaşlanma karşıtı estetik müdahalelerde ve ölüm korkusunun bir sonucu olarak her türlü riski sıfırlama arayışında somutlaştırır. Kendisini merkeze aldığı için etrafında ‘’tehdit’’ olarak algıladığı kim varsa bertaraf etmeye çalışır.
Kısacası laiklik anlayışı, insanı hem kendisine hem Rabbine ve hem de çevresinde bulunan insanlara karşı anksiyete derecede yabancılaştırır. İnsanı, önce depersonalize eder (kişiliksizleştirir) sonra da metalaşma yolunda sürekli optimize eder.
İnsan bu döngüden ‘’neden?’’ sorusu ile çıkabilir. Hatta başarılı ve öğrenmiş bir şekilde çıkar. İnsanı yanıltan, onu karanlığa sürükleyen tüm batıl fikirlere karşı dirençli çıkar. Sağlam bir akide ile buluşarak çıkar. İnsan, İslam’ın hidayeti ile kendini daha iyi tanıyan, ne istediğini, istikametinin ne olması gerektiğini bilen bir bireye dönüşür.
Bu yüzden ‘’neden?’’ sorusunu daha fazla kullanmayı öğrenmek zorundayız. Çünkü insan varoluşunu, Allah’ın, onu yaratmış olması ile anlamlandırdığı an, iman eder ve varoluş amacına göre yaşamaya başlar. İnsanın kulluk bilincini keşfetmesi, ırmaktaki suyun denize kavuşması gibidir.
Kimlik arayışı, bunalımlarıyla buhranlarıyla sona erer. Artık huzur başlar. Bu huzur, bireyin kendisi ile sınırlı kalmaz. Bu farkındalıkla, insanlarla Allah rızasına dayalı, sağlıklı ve dinamik ilişkiler geliştirir. Onları dosdoğru fikirlere, yani İslam’a çağırmakta yapıcı bir rol üstlenir.
Sonuç olarak zaman, beşerî sistemlerin bir yerden sonra hiçbir işe yaramadığını bize çok acı bir şekilde öğretmektedir. Önemli olan bu acıyı kuşanıp onu dönüştürerek kâmil bir şahsiyetle ortaya çıkabilmektir. Bu olgunluğa erişen insan, empati, duyarlılık ve problem çözme yeteneği ile topluma yön verir.
Bu öyle bir mertebedir ki ezberlenmiş bilgilerle değil, iç dünyana dair artırdığın farkındalığınla inşa edilir. İnsanın sınırlarını, ihtiyaçlarını daha iyi tanımana olanak sağlar.
Omuzlarına indirilmeye çalışılan beşerî hevanın yüklerini kabul etmeye değer mi?
‘’Sen yine de öğüt ver. Çünkü öğüt müminlere fayda verir. Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.’’ [Zariyat 55, 56]

Kutsal Mekke’de İhanet Anlaşması

Kaybolan Heybet, Çiğnenen İffet

HEPİMİZİ KANDIRDILAR!

ALGILAR VE OPERASYONLAR

DEPERSONALİZASYON

Kaybolan Heybet, Çiğnenen İffet

ALGILAR VE OPERASYONLAR

Dijital Çağda Nesil Emniyeti

