İslâm’ı Batılı Kalıplara Sokma Çabası ve Gayri İslâmi Rejimlerle Uyum Arayışı
Burhan ErcanBurhan Ercan02 Kasım 2026

İslâm’ı Batılı Kalıplara Sokma Çabası ve Gayri İslâmi Rejimlerle Uyum Arayışı

Oynat: İslâm’ı Batılı Kalıplara Sokma Çabası ve Gayri İslâmi Rejimlerle Uyum Arayışı
0:00

İslâm yalnızca bireyin vicdanına veya ferdî ibadet hayatına hitap eden dar kapsamlı bir inanç sistemi değildir. İnanç ve ibadetten ahlâk ve aile hayatına, iktisattan siyasete ve toplumsal ilişkilere kadar hayatın bütün alanlarını tanzim eden kâmil ve müstakil bir nizamdır. Bu sebeple İslâm’ın, herhangi bir dönemin hâkim paradigmasına, seküler ideolojilerine veya beşerî rejimlerine göre yeniden şekillendirilmesi basit bir “yorum zenginliği” ya da “içtihat farklılığı” olarak değerlendirilemez.

Günümüzde İslâm’ın, Batı menşeli seküler, liberal ve hümanist kavramlarla uyumlu olduğunu ispatlama adına yoğun bir tahrif çabasına şahit olmaktayız. Özellikle kapitalist nizamın siyasi formu olan cumhuriyet ve demokrasi gibi rejimlerin İslâm ile bağdaştığını iddia eden ciddi bir dezenformasyon yürütülmektedir. Oysa gayriİslâmi bir kavramın veya sistemin başına “İslâmi” sıfatını eklemek, ne o kavramın bâtıl hüviyetini dönüştürür ne de onu İslâm’ın bir parçası kılar. İslâm yücedir; süfli olanın yüce olana tâbi kılınması gerekirken, ilahi nizamı Batılı kalıplara/düzenlere monte etmeye çalışmak; statüko karşısında aşağılık hissine duçar olanların düştüğü bir zillet anaforudur.

Dünya uzun süredir Batı merkezli küreselleşmenin hegemonyası altındadır. Bu küreselleşme, yalnızca ekonomik bir entegrasyon değil; diğer tüm toplumların ve kültürlerin özgünlüklerini hâkim model lehine eritme ve yok etme sürecidir.

Bu hegemonyanın ürettiği en sinsi tehlike ise "zihinsel çerçeveleme" olgusudur. Modern sistem, bireylere serbestçe düşündükleri illüzyonunu verir; fakat bu düşünce alanı, sistemin tayin ettiği epistemolojik sınırlar ve şablonlar ile sınırlandırılmıştır. Aynı zamanda kendine ait zehirli fikirleri kültürel sömürgecilik yoluyla sanki kendilerine aitmiş gibi zihinlere zerk etmiştir.

Örneğin; siyasal bir model arayışındaysanız, liberal-demokratik parti mekanizması sınırlarında kalmak zorundasınızdır. Ekonomik bir sistem tasavvur ediyorsanız, bunu kapitalist bankacılık, borsalar ve finansal şablonlar içine sığdırmak zorundasınızdır; aksi halde "ütopik ve gerçek dışı" olmakla suçlanırsınız. Sosyoloji, psikoloji ve pedagoji gibi disiplinlerde dahi Batı epistemolojisinin çizdiği ontolojik kabuller aşılamaz.

Dr. Naif bin Nehar bu durumu çarpıcı bir metaforla özetler: Kişiyi minicik bir odaya kapatıp "Buyur, burada futbol oyna" derler. Kişi buranın futbol sahası olmadığını söylediğinde ise "O zaman futbol anlayışını bu odanın boyutlarına göre uyarla" cevabını alır. İslâm dünyası da uzun süredir modern dayatmanın "odası" içinde kendi değerlerini biçip kırparak uydurma çabası vermektedir.1

Bu zihinsel kalıplama/çerçeveleme sonucu ortaya çıkan "İslâmî bankacılık", "İslâmî demokrasi", "İslâmî liberalizm", "İslâmî sosyoloji", "İslâmi Cumhuriyet" gibi projeler/kavramlar; özgün bir İslâmi düşüncenin inşası olmaktan ziyade hâkim Batı şablonlarına dinî kılıf arama çabasının sonucudur.

Zihinsel bağımsızlık kazanamayan toplumların kendi topraklarını gerçek anlamda bağımsızlığa kavuşturmaları mümkün değildir. Zihinsel kuşatmanın kırılması hayati önem arz etmektedir.

Bu zihinsel kuşatma sonucunda maalesef ölçüyü yitirdik. Şayet bir Müslüman meselelere yaklaşırken “Batı neyi doğru kabul ediyor?”, “Modern dünya neye rıza gösteriyor?”, “Uluslararası sistem neyi onaylıyor?” veya “Bugünün insanı hangi hükmü hazmetmekte zorlanıyor?” gibi soruları vahyin önüne geçirirse, farkında olmadan çağı vahye değil, vahyi çağa uydurmaya başlar.

Halbuki meşruiyetin tek membaı Allah ve Rasulü’nün emirleridir:

[وَمَا كَانَ لِمُؤْمِنٍ وَلَا مُؤْمِنَةٍ إِذَا قَضَى اللَّهُ وَرَسُولُهُ أَمْرًا أَنْ يَكُونَ لَهُمُ الْخِيَرَةُ مِنْ أَمْرِهِمْ] “Allah ve Resûlü bir iş hakkında hüküm verdiği zaman, hiçbir mümin erkek ve hiçbir mümin kadın için kendi işlerinde tercih hakkı yoktur.”2

Bu muhkem nass, Müslümanın nihai ve mutlak ölçüsünün ilahi vahiy olduğunu açıkça ortaya koyar. İslâm’ın evrenselliği; çağın değişken heva ve modalarına göre başkalaşması değil, çağlar değişse de hakikatin sabit ölçüsünü muhafaza edebilmesidir. “Zamanın değişmesiyle hükümler değişir” bozuk kaidesi ile her devire, her iktidara, her ortama göre uyarlanan portatif bir din anlayışı, dine uymaktan ziyade dini kendine uydurmaktan başka bir şey değildir.

Vakıa ile hakikat arasındaki fark burada tebarüz eder: Vakıa, mevcut durumu gösterir; fakat her mevcut durum meşru bir hakikat değildir. Bir hükmün modern toplumlarca yadırganması veya reddedilmesi, onun yanlış yahut hükümsüz olduğuna delil teşkil etmez:

[وَإِنْ تُطِعْ أَكْثَرَ مَنْ فِي الْأَرْضِ يُضِلُّوكَ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ] “Eğer yeryüzündekilerin çoğuna uyarsan, seni Allah’ın yolundan saptırırlar.”3

Hakikat, kalabalıkların onayıyla veya popüler kabullerle belirlenmez. Batıl ehlini temsil edenlerin sesinin gür çıkması onların haklılığından değil, hakkı ikame edecek siyasi bir irade ve liderliğin yokluğundandır.

İslâm’ı cari küresel sistemle uzlaştırmak isteyenlerin başvurduğu en yaygın söylemlerden biri de İslâm’ın “ruhunu” sarih ahkâmından koparmaktır. Bu yaklaşıma göre adalet, şûra ve emanet gibi ahlaki mefhumlar korunmalı; fakat ceza, siyaset ve iktisat gibi sahalara dair somut şer’i hükümler “tarihsel kabuk” sayılarak terk edilmelidir.

Burada sorulması gereken temel soru şudur: İslâm’ın ruhunu, bizzat Allahu Teâlâ’nın vazettiği açık hükümlerden bağımsız olarak kim tayin edecektir? Allah’ın hüküm koyduğu, Rasulullah’ın tatbik ettiği meseleleri “çağın ruhuna aykırı” bulup beşer aklıyla dine yeni bir istikamet çizmeye kalkışmak haddi aşmak değil midir?

[أَتُعَلِّمُونَ اللَّهَ بِدِينِكُمْ وَاللَّهُ يَعْلَمُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ وَاللَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ] “De ki: ‘Siz dininizi Allah'a mı öğretiyorsunuz? Oysa Allah, göklerdeki ve yerdeki her şeyi bilir. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.’” 4

Şüphesiz yeni meseleler, içtihat kapısını ve derin ilmî çalışmaları zorunlu kılar. Ancak sahih içtihat; şartları anlamak ve nassları vakıaya tatbik etmek demektir; yoksa şartları nassların yerine ikame edip ilahi hükümleri ilga etmek değildir.

Önemli olan adaletin ve genel ilkelerin kendisidir, mugalatasını yapıp batıl rejimlerin gölgesinde İslâmi bir hayat tasavvuru iddiasında bulunanlar, bir çürük ipliğe hülyalar dizmişlerdir. Adalet, vahiyden bağımsız ve şekilsiz bir soyutlama değildir. İslâm’da adalet; Allah Teâlâ’nın indirdiği ahkâm ile amel etmek ve hadleri ikame etmektir. Zulüm ise heva ve hevese, yani insanların kendi akıllarından türettikleri kanunlara boyun eğmektir:

[وَأَنِ احْكُم بَيْنَهُم بِمَا أَنزَلَ اللَّهُ وَلَا تَتَّبِعْ أَهْوَاءَهُمْ] “Aralarında Allah'ın indirdiğiyle hükmet ve onların hevalarına uyma...” 5

Egemenliğin kayıtsız şartsız millete devredildiği, kanun yapma salahiyetinin parlamentolara tanındığı, liderlerin dokunulmaz olduğu tüm düzenler, ümmeti prangalara bağlayan ulus devlet yapıları esasta cahiliye kanunlarına dayanır:

[أَفَحُكْمَ الْجَاهِلِيَّةِ يَبْغُونَ] “Yoksa onlar cahiliye hükmünü mü arıyorlar?” 6

Bu hakikat muvacehesinde Hilâfet; tarihsel bir seçenek, romantik bir nostalji yahut içi boş bir unvan değildir. Hilâfet; Kitap, Sünnet ve sahabe icması ile farziyeti sabit olan, şeriat hükümlerini tatbik etmenin yegâne şer’i metodudur. İslâm’da idare meselesini Hilâfet metodundan soyutlayarak yalnızca soyut ahlaki ilkelere indirgemek, usulden yoksun bâtıl bir tasavvurdur.

İslâm dünyasının içine düştüğü derin krizlerin aşılması için bir ihya ve yenilenme hareketine ihtiyaç olduğu açıktır. Ancak yeniden inşa edilecek olan şey, İslâm’ın muhkem nassları değildir; yeniden inşa edilmesi gereken, kültürel sömürgecilik yoluyla çerçevelemeye ve kuşatmaya maruz kalan zihinlerimizdir.

Müslümanın mükellefiyeti; Batı'nın dayattığı seküler modelleri meşrulaştırmaya çalışmak veya "daha nitelikli hale getirmek" değildir. Aynı şekilde İslâm’ın temel esaslarının ve hükümlerinin başka ideolojilerin ve siyasi sistemlerin meşruiyet çerçevesine hapsedilip statüko ile barışık, uyumlu bir din revize etmek de değildir. Müslümanın asıl mükellefiyeti; kula kulluğu öngören seküler-demokratik nizamlara zorlama yorumlarla İslâm libası giydirmeye çalışan tezviratları terk edip İslâm’ın kendi bağrından çıkardığı, Müslümanları bir araya getirecek ve onlara kalkan olacak küresel liderliğin yönetim nizamını var etmek için mücadele etmektir.

Dipnotlar

Footnotes

  1. https://youtu.be/z0DTJ_Q7Qd0?si=RvNuJXOSaCWKc2ri ↩

  2. Ahzâb Suresi 36 ↩

  3. Enam Suresi 116 ↩

  4. Hucurat Suresi 16 ↩

  5. Mâide Suresi 49 ↩

  6. Mâide Suresi 50 ↩