
Uçağımız Şam’a iniş yapmak için alçalmaya başladığında bu kadim şehri kuşbakışı görebilmek için uçağın o küçücük penceresine gözlerimi sabitledim. İşte bu şehir, işte bu topraklar, bir halkın diktatör bir rejime direnişine ve devrime şahitlik etmişti. Baskı, aşağılama, işkence, acı, kan, gözyaşı, onur ve gururun izlerini takip edecektim iki gün boyunca…
Rehberim ile birlikte Şam’ın güzel havası beni karşıladı. İlk durağımız Uluslararası Şam Kitap Fuarı’ydı. Havaalanı yolu üzerinde olan Fuar’da, Köklü Değişim standını ziyaret etmek ve buradaki atmosfere şahitlik etmek için buradaydım.
Fuar alanı, tahmin ettiğimden çok ama çok daha büyük ve yeniydi. Türkiye’deki kitap fuarlarına kıyasla gördüğüm en büyük kitap fuarıydı. Girişteki arama noktalarında insanlar sıraya girmişti.
Ve Köklü Değişim standındayım…
Standımıza bizim adımıza bakan Ebu Mücahid bizi karşılıyor. Hemen yanında kafasındaki kasketiyle Ebu Nasır oturuyor. Ebu Nasır, 65 yaşında. Önce bana Suriye’yi anlattı kısaca, sonra bitmeyen sorulara başladı: “Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanması toplum tarafından nasıl karşılandı?”, “Yolsuzluk iddialarını toplum inandırıcı buluyor mu?”, “Meral Akşener, çekildi ama arka planda siyasete devam ediyor mu?”, “Hakan Fidan üzerinden AK Parti içinde yaşanan iç hesaplaşmalarda durum ne?”…
Bu soruları cevaplarken Ebu Nasır’ın devrim sürecinde Türkiye’ye gelmiş olabileceği aklıma geldi. Yoksa Suriye’den bir kişi, neden Türkiye’deki gelişmeleri bu kadar yakından takip etsin ki, diye düşündüm. Ama öyle değilmiş. Kendisi devrim sürecinde Suriye dışına çıkmamış. Bu ilginin tek sebebi, Türkiye’nin bir İslâm beldesi olmasıymış. 65 yaşındaki bu koca çınara hayranlıkla baktım. Standı ziyaret eden herkesle konuşuyor onlara bir şeyler anlatmaya çalışıyordu. En son oturduğu ve biraz uzunca konuştuğu kişi, bir profesör idi. Onunla, anayasa ve İslâm anayasası üzerine etkili bir konuşma gerçekleştirdi. Hayranlığım bir kat daha artmıştı.
Sonra Rehberim, Ebu Nasır’ın hikayesini anlattı. Devrimden önce, yolda yürürken bir araç ona yaklaşıyor ve kafasına çuval geçirerek Ebu Nasır’ı kaçırıyor. Bir buçuk yıl kendisinden hiçbir haber alınamıyor. Nerede olduğunu, yaşayıp yaşamadığını kimse bilmiyor. Tam bir buçuk yıl boyunca küçük ve karanlık bir hücrede büyük bir fare ile birlikte kalıyor. Farenin kendisini yememesi için, verilen bir somun ekmeği fareyle paylaşıyor. Bir gün zalim Esed’în, Ebu Nasır’ın bulunduğu yeri ziyarete geleceği öğreniliyor. Hücreden daha geniş bir yere taşıyorlar. Esed’e suikast ihtimaline binaen tüm askerlerin silahları toplanıyor. İşte Ebu Nasır, bu kargaşada Allah’ın yardımıyla tutulduğu yerden kaçmayı başarıyor. Ama çok fazla geçmeden tekrar yakalanıyor ve bu sefer o meşhur Sedneya Cezaevi’ne gönderiliyor. Yedi yıl burada tutuklu kalıyor ve devrim sürecinin başında çıkartılan genel afla birlikte Sedneya’dan kurtuluyor.
Ebu Nasır’ın hikayesi beni etkilemişti ama daha derin etki bırakacak hikayeleri henüz dinlememiştim.
Ertesi gün tekrar stanttayız. Kalabalık azalmış gibi görünmüyor. Köklü Değişim standı da hareketli. Ziyaretçilerin çok büyük bir kısmı genç ve kitaplara yoğun ilgi gösteriyorlar. Sosyal medyayı hayatın merkezine almış genç nesli olan bir ülkeden gelip de kitapları inceleyen, alıp okuyan gençleri görmek beni mutlu ediyor.
Ebu Nasır yine orada ve yine standı ziyaret edenlere bir şeyler anlatma derdinde. Stantta yeni bir genç ile tanışıyorum. Eşi, gözlerinin önünde bir füze saldırısıyla şehit düşmüş. Kendisi, direnişin her safhasında aktif bir şekilde mücadele etmiş; Doğu Gutalı Ebu Abdullah.
Suriye’deki devrim sürecini takip edenler, Doğu Guta adına hiç de yabancı değildir. Esed zulmüne karşı en çetin direniş burada yaşanmıştı. Rehberim, “Doğu Guta’ya gitmek ister misin?” dediğinde aklımda ilk canlanan resim, kimyasal silahlarla şehit edilmiş çocukların resmiydi.
Doğu Guta’ya gitmek için yola çıktık. Fuar alanından Şam merkeze doğru yol alıyoruz. Yollar gayet düzgün. Bir müddet ilerledikten sonra yol ayrımından Doğu Guta’ya doğru ayrılıyoruz. Birden yol değişiyor. Her taraf çukur; asfalt diye bir şey kalmamış, araçlar güçlükle ilerliyor. Sanki ayrı bir dünyaya girmiş gibiyim. Rehberim, Doğu Guta mahallelerini sayıyor. Burası Cabar, burası Zamalka, burası Kafr Batna…
Yolun iki tarafı da yıkılmış ve kullanılamaz hale gelmiş vaziyetteki binalarla dolu. Sanki Gazze’deyim… Böyle bir yıkım nasıl olabilir, aklım almıyor. Gazze’de ekranlardan gördüğümüz yıkımın bir benzeri şimdi gözlerimin önünde…
Kafr Batna’dayız…

Rehberim, beni bir hastaneye götüreceğini söyleyip sebebini açıklıyor. Esed, Doğu Guta’yı kimyasalla vurduğunda hastalar buraya getirilmiş. Hastanenin müdürü Ebu Faruk bizi karşıladı. Hastane Sağlık Bakanlığı’na geçmemiş olmasına rağmen halen aktif. Hayır severlerin yardımlarıyla ayakta durmaya çalışıyor. Giriş katta tadilatlar, yenileme çalışmaları devam ediyor. Ebu Faruk, beni alt kata indiriyor. Devrim sürecinde çatışmalar devam ederken üst katlar boşaltılmış, hastane bodrum katına taşınmış. Bodrum katında hizmet verdiği için halk bu hastaneye, Ashab-ı Kehf’ten mülhem “Meşfa Kehf” yani “Mağara hastanesi” diyormuş.

Bir kilometre ileride olan başka bir hastane ile bağlantı kurmak için yer altı tüneli yapılmış. Bu tünel vasıtasıyla hastalar iki hastane arasında nakil yapılabiliyor, doktorlar iki hastane arasında bu tünel sayesinde geçiş yapıyorlarmış.

Ebu Faruk, o zor günlerde nasıl ilkel yöntemlerle çalıştıklarını anlattı. O günlerden kalma tıbbi aletleri gösterdi. Bu aletlerin hepsi el yapımıymış; kendileri yapmışlar.
Sözlerin tükendiği noktadayız…

Kimyasal saldırıda şehit olan çocukların cansız bedenlerini hatırlıyorsunuzdur. İşte o bölümdeyiz. Ebu Faruk, telefonundan o görüntüleri gösterdi ve ”İşte bu resim burada çekildi.” dedi. Sesim titremeye başladı. Derin bir hüzün kapladı bedenimi. Yaklaşık 50 metre karelik bir alan. Artık kullanılmadığı için toz toprak içinde ama şehitlerin izleri hâlâ silinmemiş.
Hemen dışarısı hastane bahçesiymiş ama Rus füzeleri bu bahçeyi darmadağın etmiş. Şimdi bakımsız, yıkımın izlerini taşıyan bir alan.
Ebu Faruk, devrimin başından beri bu hastanedeymiş. Çatışmaların tam ortasında, şehitlerin arasında yardım bekleyenlere ellerinden gelen her şeyleriyle yardım etmeye çalışmışlar. Abluka altında geçen yıllar, Doğu Guta’dan İdlip’e zorunlu göç ile noktalanmış. Muhalifler, Doğu Guta’dan tahliye edilince hastane de kapanmış. Devrim gerçekleştikten sonra Ebu Faruk, İdlip’ten dönmüş ve hastaneyi tekrar faaliyete geçirmiş.
Kendisiyle vedalaşıp Doğu Guta’da ilerlemeye devam ediyoruz. Rehberim, “Seni birisiyle tanıştıracağım.” diyerek yeni bir hikâyenin kapısını araladı. “Ebu Yasin’in ailesi, Doğu Guta’nın en zengin ailelerinden biriydi. Devrim başladığında Ebu Yasin de devrim saflarında yer aldı. Abluka yıllarında burada bir çuval un bulmak neredeyse imkansızdı. İnsanlar açlıktan ölüyordu. Ebu Yasin, ailesini hayatta tutabilmek için tüm mal varlığını harcadı. Şimdi kendisine ait bir evi dahi yok, kirada oturuyor ve bir yerde çalışıyor.”
Doğu Guta’da hediyelik eşya satan bir dükkânın önünde durduk. Rehberim içeri girdi ve bir iki dakika sonra genç bir adamla beraber çıkageldi. Beni Ebu Yasin ile tanıştırdı. Çok samimi, çok misafirperver, çok mütevazi olan bu genç adam, devrim için tüm mal varlığını feda etmişti. İçimden “Asrımızın Mus’ab bin Umeyr’i karşımda duruyor.” dedim. Ebu Yasin de devrim sürecinde Doğu Guta’da rejim güçlerine karşı mücadele etmiş ve zorla İdlip’e göç ettirilmiş. Genç yaşına rağmen güçlü bir duruşu var. Akşam tekrar bir araya gelmek için sözleştikten sonra yanından ayrılıyoruz.
Doğu Guta’nın yıkık evleri bize eşlik ediyor. Şam şehir merkezine ilerliyoruz. Altı, yedi dakikalık bir yolculuktan sonra Şam merkezdeyiz. Şaşkınlık içindeyim, o abluka altında kalan, en çetin direnişi sergileyen Doğu Guta, meğer Şam merkezin hemen dibindeymiş. Allah Rasulü’nün abluka altında tutulduğu yer de Mekke’nin hemen bitişiğindeki Şib’i Ebu Talip idi. Sizce de benzerlik yok mu?
Şam’a gelip de Emevi Camii’ni ziyaret etmemek tabii ki olmazdı. Emevi Camii, Jüpiter tapınağı olarak inşa edilmiş, sonra kiliseye çevrilmiş, İslâm ordusu Şam’ı fethettiğinde ise cami olarak kullanılmaya başlanmış, daha sonra genişletilerek bugünkü halini almış.
Emevi Camii’nin hemen bitişiğinde ise Kudüs Fatih’i Salahaddin Eyyubbi’nin mezarı bulunmakta. Esed rejimi her şeyi kirlettiği gibi bu manevi atmosferi de kirletmeyi de ihmal etmemiş. Tüm ümmetin hayırla yad ettiği Salahaddin’in yanına, halkın katliama maruz bırakılmasını meşrulaştıran, saray mollası Ramazan El-Buti’yi defnetmiş.
Şam merkezden o meşhur “kahve pozu” verilen yere gidiyoruz. Rehberim, Kasiyun Dağı’na izin ile çıkıldığını söylüyor. “Şansımızı deneceğiz.” diyor. Yol boyu savaştan hiçbir iz taşımayan, lüks binalarla dolu caddelerden geçiyoruz. Burası, Şam’ın zengin mahallerinden biriymiş. Doğu Guta’dan sonra buraları görmek biraz içimi acıtıyor. Devrim sürecinde en büyük sıkıntıları çekenler, ailesinden şehitler verenler, malını mülkünü evini kaybedenler devrimden sonra benzer sıkıntıları çekmeye devam ederken, Doğu Guta’nın moloz yığınına dönmüş mahallerinde yaşamaya çalışırken; devrime hiçbir katkısı olmayanlar, hatta Esed’in yanında olanlar, Şam merkezde o rahat hayatlarına devam ediyorlar. Bu manzarayı görünce devrim henüz halka ulaşmamış gibi bir his içime doğuyor.
Son gün…
Şam ziyaretimiz bugün sona eriyor. Köklü Değişim standına uğrayıp oradan havaalanına geçeceğiz. İçimde eksik kalan bir şeyler olduğunu hissediyorum. İki günün, Şam ziyareti için yeterli olmadığı kanaatindeyim.
Ebu Nasır, her zamanki yerinde; yanında iki genç daha var. “Genç” derken, bir tanesi Ebu Nasır’ın yaşlarında, zayıf, uzun boylu… Doktor olduğunu öğreniyorum. Devrim sürecinde Suriye’nin Azez bölgesinde ve çeşitli yerlerde doktorluk yapmış, yaralıları tedavi etmiş.
Ebu Abdurrahman, 1986 yılında Özbekistan’da tıp eğitimi almış. “Neden başka yer değil de Özbekistan?” diye sordum. Baas rejimi, başarılı öğrencileri zorla Moskova’ya gönderiyormuş. Ebu Abdurrahman da zorla gönderilen öğrencilerden. Özbekistan’a gittiğinde kendisi namaz kılmıyormuş. İslâm ile de pek alakası yokmuş. Baas rejiminin etkisinde, Arap milliyetçisi bir gençmiş. Orada, Ürdün’den okumaya gelen Hizb-ut Tahrir gençleriyle tanışmış. 1991 yılında okulu bitirip Suriye’ye döndüğünde, artık Arap milliyetçisi değil ümmetçiymiş. Devrim süreci başlamadan çok önce Hizb-ut Tahrir’den dolayı Sedneya’da 7 yıl tutuklu kalmış. Derim sürecinde ise muhaliflerle birlikte hareket etmiş. Suriye’nin farklı bölgelerinde doktorluk yapmış. Devrimden sonra Şam’a dönmüş.
Geri dönerken bir ilginç hikâye ile daha karşılaşmış oldum. Hizb-ut Tahrir, kuruluşundan hemen sonra Suriye’de örgütlenmişti. Hatta 1955 yılında ilk tutuklanmalar, Suriye’de yaşanmıştı. Ebu Abdurrahman’ın, kendi memleketinde, Suriye’de değil de yaklaşık 4 bin kilometre uzakta başka bir ülkede, Özbekistan’da Hizb-ut Tahrir ile tanışmış olması, hakikaten ilginç bir durumdu.
Veda…
Dönüş için havaalanına geldiğimde geçen iki gün, tanıştığım gençler, gözlerimin önünden geçti; İdlip’te cezaevinde tutulan gençleri düşündüm.
Bu gençlerin de birçokları gibi ülkeyi terk etme imkânı vardı. Savaş’ın olmadığı bir ülkeye pek tabi geçebilirlerdi. Ya da Şam merkeze geçip orada Esed’in kontrol ettiği bölgelerde tarafsız ve sessiz bir şekilde yaşayabilirlerdi. Onları bu kadar zorluğu, sıkıntıyı, acıyı katlanmaya iten şey neydi? Neden işin kolayına kaçmadılar? Doğu Guta’ya varil bombaları yağarken, kimyasal silahla vurulurken bu gençler, oradaki insanlara Hilâfet’in farziyetini anlatmak için mi kalmıştı?
İzlenimim o ki, Esed rejimine karşı her biri elinden geldiğince imkanları doğrultusunda mücadele etmiş. Öyle ki, içlerinden birinin ortaya koyduğu strateji sayesinde bir belde rejimden kurtarılmış ve muhaliflerin eline geçmiş. Direnişin önemli isimlerinden Abdulkadir Salih, bu olayın şahitlerinden biriymiş.
İdlip’te, yaklaşık 3 yıldır tutuklu bulunan, haklarında 10 yıla kadar çeşitli hapis cezaları verilen Hizb-ut Tahrirli gençler vardı. Onların durumunu sorduğumda, yakın bir zamanda bazı yetkililerin cezaevini ziyaret ettiğini ve Ramazan’ın başında serbest bırakılacaklarını söylediklerini öğrenmiştim. Heyetu Tahriru’ş Şam’ın (HTŞ) içinden, yönetime büyük bir baskı olduğunu söylediler. Zira rejim artıklarına af gelirken devrimin çocuklarının tutuklu kalması, büyük bir rahatsızlık oluşturuyormuş. Türkiye’ye döndükten bir iki gün sonra bu gençlerin serbest bırakıldığı haberi geldi. Böylece hiç hak etmedikleri bir muameleden ve zindandan kurtulmuş oldular. Elhamdulillah.
Oradaki gençlerden de buradaki gençlerden de “Suriye’nin geleceğini nasıl gördüğüm” yönünde sorular aldım. Onlara verdiğim cevabı sizlerle de paylaşmak istiyorum:
Her şeyin üzerinde Allah’ın bir hesabı olduğuna iman ediyoruz. Allah Subhanehu ve Teâlâ İslâm ümmetinin geleceği için bir şeyleri dizayn ediyor ve bunda bizim hiçbir dahlimiz yok. Esed’in zalimlikleri devrim ateşini yaktı. Dünyanın dört bir tarafından Müslüman mücahitler buraya geldi. 14 yıl boyunca Suriye halkı, çok zor şartlar altında yaşadı ve yaşamaya devam ediyor. Neredeyse tüm erkekleri artık iyi birer savaşçı.
İslâm Devleti’nin tebaası konfora alışmış bir tebaa değildir. Bilakis zor günlerde dayanıklı olmalı ve dik bir şekilde ayakta durmalıdır. Suriye halkı bu özelliği kazandı. Ateşler içinde, bombalar alında, yokluk ve açlık imtihanlarını başarıyla geçti. Râşidî Hilâfet Devleti’nin tebaası olmaya en uygun halk, bugün için Suriye halkıdır.
Allah Subhanehu ve Teâlâ sadece bir zalimin tahttan indirilmesi için bu kadar mücahidi bir araya toplamış olamaz. Bu mücahitlerin henüz bilmedikleri daha büyük bir amacı var ki o amaç, Kudüs’ün fethidir/kurtarılmasıdır.
Nasıl, Allah Rasulü, Medine’de İslâm Devleti’ni kurduktan kısa bir süre sonra kutsal belde olan Mekke’yi fethetti ise Râşidî Hilâfet Devleti’nin ilk işi, ikinci kutsal belde olan Kudüs’ün fethi olacaktır. Kudüs’e sınırı olan ise Suriye’dir.
Evet, gelişmiş silahlarımız olmayabilir ama savaşlar sadece silahlarla kazanılmaz. Öyle olmuş olsaydı ABD her savaştan galip ayrılırdı. Üstelik Medine’de İslâm Devleti kurulduğunda o kadar zayıftı ki Sasani İmparatorluğu’nun komutanı Rüstem, Müslümanları Kadisiye’de gördüğünde şaşırmıştı. Çöl bedevilerinin, imparatorluğu ele geçirmek için kapılarına dayanmalarına anlam verememişti. Bu nedenle savaşlar silahla değil; irade, iman ve tabii ki Allah’ın yardımıyla kazanılır.
Şu anda yaşananlar bir sürecin parçası. Yaşanması gerekenler yaşanıyor. Ancak nihayetinde Suriye, Râşidî Hilâfet’in kurulacağı beldeler arasında en önemli adaylardan biridir. Bu nedenle ye’se kapılmaya hiç gerek yok. O günler için çalışmaya devam edeceğiz. Allah’ın izniyle Rasulullah’ın “İslâm’ın merkezi Şam’dır!” hadisinin gerçekleştiğini birlikte göreceğiz.
Bu temenni ile Şam izlenimlerine nokta koyayım. İslâm ümmetinin Ramazan ayı mübarek olsun. Bu sene, “Ramazan, ‘ümmet’ olma zamanı” dedik. Rabbim, bizlere tek ümmet ve tek devlet olduğumuz Ramazanları yaşamayı nasip etsin. Allahumme âmin!





