ZAMLAR, ENFLASYON VE UÇURUM
14 Ocak 2026

ZAMLAR, ENFLASYON VE UÇURUM

Yeni bir yıla girerken toplumun en çok konuştuğu meselelerden biri yine maaş artışları oldu. Özellikle şu sorular; “Asgari ücret ne kadar olacak?” “Emekli ne kadar zam alacak?” Memurun yaşam koşulları nasıl etkilenecek?” herkesin gündemi oldu. Henüz yılın ilk günlerinde bile bu tartışmaların harareti düşmedi. Çünkü insanların gerçek gündemi; mutfağındaki boş tencere, kira fiyatları, fatura yükü ve temel ihtiyaçların karşılanamaz hale gelmesidir. Devlet koridorlarında ve televizyon ekranlarında nice hesaplar yapılırken, geniş halk kitleleri “Acaba bu zamlar hayatımıza yetecek mi?” endişesiyle güne başlamaktadır. Fakat ne yazık ki yapılan zamlar çoğu zaman yoksulluk sınırının altında kalmakta, umut veren rakamlar ise birkaç ay içinde enflasyonun pençesinde eriyip gitmektedir.

Büyük resme baktığımızda bunun tesadüf olmadığını görürüz. Kapitalist sistem, vaat ettiği özgürlük ve sözde refah seviyesine rağmen gelir dağılımında onarılması güç bir uçurum oluşturmuştur. Son yüzyılın ekonomi tarihine baktığımızda sürekli tekrar eden adaletsiz gelir dağılımı gerilimi, bugün kapitalizmin elinde daha uç noktalara taşınmıştır. Bir tarafta sınırsız servet biriktirenler, diğer tarafta temel ihtiyaçlarını bile karşılayamayan milyonlar bulunmaktadır. Bu tablo tesadüf değil, kapitalist sistemin doğrudan ürünüdür.

Kapitalizmin temel mantığında sermaye sınırsızca büyümelidir; emek ise yalnızca maliyet tablosundaki bir kalemdir. Asgari ücretlilere bakınız: Çalışıyorlar, üretiyorlar, hayatın yükünü taşıyorlar fakat yoksulluk sınırının altında bir gelirle yaşamaya zorlanıyorlar. Barınma, gıda, sağlık ve eğitim gibi temel haklar lüks hâline gelmiş durumda. Bu durum kapitalizmin emeği değersizleştirip kârını adaletsizce dağıttığının açık bir göstergesidir.

Benzer bir dram da emeklilerde görülmektedir. Ömürlerini çalışarak geçirmiş bu insanlar, yaşlılık dönemlerinde ekonomik güvenceye sahip değiller. Yoksulluk ve sefalete terk ediliyorlar. Emekli maaşlarına yapılan zamlar çoğu zaman hayat pahalılığı karşısında anlamını yitiriyor. Sistem, bireyi yalnızca üretebildiği sürece değerli görüyor; üretimden çekildiğinde ise maliyet yükü sayıp kenara itiyor.

Bir de işin siyasî boyutu var. Emekçi ve emekliler geçim sıkıntısı yaşarken, milletvekillerinin aldığı yüksek maaşlar ve sahip oldukları ayrıcalıklar toplumdaki uçurumu daha da görünür kılıyor. Halkı temsil edenlerin, temsil ettikleri halktan fersah fersah uzak bir gelir düzeyinde olması sadece ekonomik bir çelişki değil, aynı zamanda vicdanî ve ahlâkî bir çöküştür. İşte bu noktada İslam, meseleyi köklü bir yerden ele alır. İslami bakış, mülkiyeti mutlak bir hak değil, Allah’ın emaneti olarak görür. Serveti belirli ellerde biriktirmeyi değil, toplum içinde dolaşımını esas alır. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulur:

“Ta ki mallar içinizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir devlet (servet) olmasın.” [Haşr 7]

Bu ayet, servetin tekelleşmesine karşı açık bir uyarıdır. Ayrıca İslam, zekât müessesesiyle servet transferini zorunlu kılar. Zekât, sadaka gibi isteğe bağlı değil; farz bir ibadettir ve fakirin hakkıdır. Faizin (riba) yasaklanışı da paranın parayla çoğalmasını engelleyerek gelir dağılımında adaletin merkezde olduğu bir ekonomik düzenle işler.

Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

“Zekât mala karıştığı zaman onu helâk eder (zekât verilmezse helak olur).” [Beyhakî]

Bu hadis, toplumda sosyal adaletin sağlanmaması halinde servetin bereketsiz ve felaketli olacağını ifade eder. Ancak bu ilkelerin tam olarak hayata geçebilmesi için bireysel veya cemaatsel hayırseverlik yeterli değildir. Zekâtın toplanması, dağıtılması, faizin kaldırılması, insanca yaşam hakkının korunması; piyasanın insafına bırakılmayacak kadar önemlidir. Bu hükümlerin toplumsal hayatta eksiksiz uygulanması, ancak bu ilkeleri hayata geçirecek İslami siyasi otorite ile mümkündür. Zira zekât farz ise, onu toplamak ve dağıtmak da devletin görevidir.

Sonuç olarak, zamların ardı arkası kesilmezken, enflasyonun hayatı kuşattığı ve gelir uçurumunun derinleştiği bu dönemde İslam sadece vicdani, ahlaki bir çağrı değil; aynı zamanda pratiği olan ve çözüm sunan bir nizamdır. Yapılması gereken, bu değerleri konuşmakla yetinmeyip onların hayata geçmesini mümkün kılacak İkinci Raşidi Hilafet Devleti’nin kurulmasına yönelmektir. Çünkü adalet ancak uygulanınca hayat bulur.