
İsrâ ve Miraç hadisesi, Hz. Muhammed’in (sav) risalet yolculuğundaki en yüce ve anlamlı olaylardan biridir. İsrâ, Resûlullah’ın (sav) bir gece Mescid-i Haram’dan Mekke’de bulunan kutsal mabedden, Filistin’deki Mescid-i Aksâ’ya götürülmesidir. Miraç ise, onun semaların katlarını aşarak Sidretü’l-Müntehâ’ya kadar yükseltilmesi olayıdır. Bu hadise yalnızca ruhani bir mucize olarak değil, aynı zamanda İslam’ın insan hayatını bütün yönleriyle düzenleyen bir din olduğunu ortaya koyan temel bir mesaj olarak değerlendirilmelidir. Yüce Allah Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyurmaktadır:
سُبْحَانَ الَّذِي أَسْرَىٰ بِعَبْدِهِ لَيْلًا مِنَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ إِلَى الْمَسْجِدِ الْأَقْصَى
“Kulunu bir gece Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksâ’ya yürüten Allah, her türlü eksiklikten münezzehtir.” [İsrâ 1]
Bu ayet, söz konusu yolculuğun ilahi iradeyle gerçekleştiğini açıkça ortaya koymakta; onun sembolik ya da sadece manevi bir deneyim olmadığını göstermektedir. İsrâ ve Miraç hadisesi esnasında, namaz ibadeti doğrudan Allah-u Teâlâ tarafından farz kılınmıştır. Namaz, ne bir rüya yoluyla ne de insan içtihadıyla emredilmiş; diğer birçok hükümden farklı olarak yeryüzünde değil, semada farz kılınmıştır. Resûlullah (sav) bu hususta şöyle buyurmuştur:
فُرِضَتْ عَلَيَّ الصَّلَوَاتُ خَمْسِينَ صَلَاةً “Bana elli vakit namaz farz kılındı.” [Buhârî ve Müslim]
Namazın göklerde farz kılınmış olması, onun İslam hayatındaki merkezi ve vazgeçilmez konumunu göstermektedir. Namaz yalnızca bireysel bir ibadet değil; disiplin, itaat ve düzen bilinci kazandıran temel bir yapı taşıdır. Namazda açık bir liderlik düzeni vardır: İmam önde durur, cemaat ona uyar. Bu düzen, İslam’ın Müminleri meşru bir liderlik altında düzenli bir hayat yaşamaya alıştırdığını göstermektedir.
İslam, insanı başıboş ve lidersiz bırakmaz. En dar şartlarda dahi liderlik ilkesini gerekli görür. Resûlullah (sav) bu konuda şöyle buyurmuştur:
إِذَا كَانَ ثَلَاثَةٌ فِي سَفَرٍ فَلْيُؤَمِّرُوا أَحَدَهُمْ “Üç kişi bir yolculuğa çıktığında, içlerinden birini emir tayin etsinler.” [Ebû Dâvûd]
Kısa süreli bir yolculukta bile liderliğin emredilmesi, toplum ve devlet hayatında bunun çok daha zaruri olduğunu ortaya koymaktadır. Bu durum, liderliğin İslam’da kültürel bir tercih ya da toplumsal uzlaşma değil, şer‘î bir sorumluluk olduğunu göstermektedir.
İsrâ hadisesinde Resûlullah'ın Mescid-i Aksâ’da kendisinden önce gönderilen peygamberlere imamlık yapması da son derece dikkat çekicidir. Bu olay, İslam’ın evrensel bir risalet ve küresel bir liderlik vizyonu taşıdığını sembolize etmektedir. Nitekim Allah-u Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا كَافَّةً لِلنَّاسِ “Seni ancak bütün insanlara gönderilmiş bir elçi olarak gönderdik.” [Sebe’ 28]
Ayrıca Resûlullah (sav), İslam liderliğinin yeniden tesis edileceğini de haber vermiştir:
ثُمَّ تَكُونُ خِلَافَةٌ عَلَىٰ مِنْهَاجِ النُّبُوَّةِ “Sonra nübüvvet yöntemi üzere bir hilafet olacaktır.” [Ahmed b. Hanbel]
Bu hadis, İslam’daki liderlik anlayışının yalnızca geçmişte kalmış tarihsel bir olgu olmadığını; risaletin ayrılmaz bir parçası olduğunu ortaya koymaktadır.
İsrâ ve Miraç, din ile hayatın birbirinden ayrılmasına yönelik anlayışlara açık bir reddiyedir. Namaz, bireyin Allah’a olan itaatini inşa ederken; İslamî liderlik, toplumun hayatını bütüncül bir şekilde düzenler. Bu iki unsur birbirinden ayrı düşünülemez. Namaz gökten farz kılındığına göre, Allah’ın hükümlerinin hayatın tamamında hâkim kılınması da dünyevi bir tercih değil, imanın bir gereğidir. İşte İslam risaletinin özü budur: iman, ibadet ve liderliği, Allah’ın (svt) rızasına uygun tek bir hayat nizâmında birleştirmek.
Nana TÜYSÜZOĞLU





