
Diplomasi Masalı Bitti: Ümmet Ordularını Bekliyor
Gazze’de Müslümanların kanı akmaya, hastaneler bombalanmaya ve bebekler katledilmeye devam ederken; Mısır, Katar ve Türkiye yönetimlerinden oluşan sözde "arabulucu ve garantör" devletlerin yayımladığı son ortak bildiri, mevcut rejimlerin fikrî bağımlılığını ve siyasi basiretsizliğini bir kez daha gözler önüne sermiştir. Sivil tesisleri ve sağlık altyapısını hedef alan işgalci "İsrail" saldırılarını "şiddetle kınayan" ve mücrim gasıptan "uluslararası hukuka uymasını" talep eden bu açıklama, vakıayı değiştirmekten uzak, içi boş bir demagojiden ibarettir.
Arabulucu rejimlerin açıklamasında ısrarla vurgulanan "uluslararası hukuk", "insancıl hukuk" ve "uluslararası toplum" kavramları, Batılı sömürgeci kâfir güçlerin kendi küresel hegemonyalarını meşrulaştırmak ve korumak adına uydurdukları safsatalardır. Bu safsataların gerçekmiş gibi kurumsallaştırdıkları Birleşmiş Milletler (BM) ve onun türevleri olan uluslararası mekanizmalarla hayat bulacağına tüm dünya inandırılmaya çalışılmaktadır.
Halbuki bugün Gazze’de yaşanan soykırımın asıl kaynağı, bu nizamın bizzat kendisidir. Sömürgeci kâfirlerden ve onların icat ettiği sözde hukuktan medet ummak, kurttan kuzuyu korumasını beklemektir. Şer’i hüküm açısından; Müslümanların izzet ve şerefi, kâfirlere bırakılamaz. Nitekim geçmişte Bosna’da, Myanmar’da ve Doğu Türkistan’da "uluslararası hukuk" nasıl ki mazlumların katline göz yumduysa, bugün Gazze’de de aynısı yaşanmaktadır.
Doğudan batıya vicdanı körelmemiş geniş halk kitleleri bu iki yüzlülüğün farkına varmışken, mevcut İslam beldelerinin yöneticileri, katliamların en önemli ortağı ABD Başkanı Donald Trump’ın sözde "barış planlarına" ve "yol haritalarına" tam bir teslimiyetle boyun eğmektedir. ABD; bir yandan İran, Pasifik ve Doğu Avrupa cephelerindeki sıkışmışlıklarını aşmaya çalışırken, diğer yandan Gazze cephesini "kontrol altında" tutmak ve gaspçı varlığın güvenliğini pekiştirmek istemektedir. Bölge yöneticileri ise Müslüman direniş gruplarına (Hamas ve diğer yapılara) silahların sınırlandırılması ve teslimiyet anlamına gelen ağır şartları kabul ettirmek için diplomasi adı altında baskı uygulamakta, adeta sömürgeci planların sahada uygulayıcısı rolünü üstlenmektedirler.
Tarihte Sykes-Picot ile çizilen yapay sınırların ürünü olan bu Ulus-Devlet yapıları, Ümmetin asıl potansiyelini felç etmekte ve kâfir güçlerin bölgesel çıkarlarına paratonerlik yapmaktadır. Gasbedilen bir İslam toprağının geri alınması, mübarek Mescid-i Aksa'nın kafirlerin elinden kurtarılması, şer’i olarak düzenli orduların Yahudi Varlığı’nı kökünden söküp atmasıyla gerçekleşebilecekken, Ümmetin sultasını/otoritesini ellerinde bulunduran İslami beldelerdeki devlet başkanları “uluslararası barış gücü” adı altında ancak Yahudi varlığının güvenliği için seferber etmeye hazırlıyorlar.
İslam’ın bu konudaki hükmü nettir: "Bir İslam toprağı işgale uğradığında cihat; öncelikle o bölge halkına, onların gücünün yetmediği durumda ise komşu beldelerden başlayarak halkanın genişlemesiyle tüm Müslümanlara ve ordularına farz olur." Nitekim bugün Gazze halkının imkânları düşmanı söküp atmaya yetmediğine göre; sınırda bekleyen Mısır, Ürdün ve Türkiye gibi devletlerin ordularına Mescid-i Aksa'yı ve Gazze'yi kurtarmak üzere harekete geçmek şer'an kaçınılamayak bir farzdır. Oysa Türkiye, Mısır ve Katar rejimleri; devasa ordulara, modern savaş uçaklarına ve mühimmat stoklarına sahip olmalarına rağmen, işgalci yapıya karşı tek bir askeri birlik dahi sevk etmemiştir. Bunun yerine, yıllardır hiçbir yaptırımı ve etkisi olmayan "kınama" ve "telkin etme" mesajlarıyla ümmetin gazını almaya çalışmaktadırlar.
1948’den bu yana yayımlanan yüzlerce kınama bildirisi, Siyonist varlığı durdurmamış, bilakis ona cüret kazandırmıştır. Ordularını Filistin’e sürmek yerine, BM toplantı odalarında veya diplomatik otel lobilerinde taziye mesajı yayımlamak, şer'i sorumluluktan kaçmaktadırlar. Gazze’deki ve tüm İslam coğrafyasındaki zulmün asıl sebebi, parçalanmışlık ve Ümmeti birleştiren, onun ordularına liderlik eden şer'i bir siyasi iradenin yani Râşidî Hilafet Devleti’nin yokluğudur. Gasıp Yahudi "İsrail" varlığı, diplomasi metinleriyle veya Batılı sömürgecilerin insafıyla durdurulamaz. Bu meşru olmayan varlığın anladığı tek dil, ümmetin gücü ve askeri caydırıcılığıdır.
Bugün yapılması gereken; Arabuluculuk maskesi altında sömürgeci planlara meşruiyet kazandıran politikalardan derhal vazgeçmektir. Uluslararası kurum ve ajandalara olan tüm bel bağlamaları reddetmektir. Müslümanların ordularını derhal harekete geçirerek işgale son verecek somut adımları atmaktır.
Ezcümle; Gazze’deki tablo bir "diplomatik kriz" değil, iman ve küfür mücadelesidir. Çözüm, kâfirlerin yazdığı senaryolarda figüran olmakta değil; Müslümanların kendi mefhumlarına dönerek, ümmeti tek bir çatı altında toplayacak ve orduları Mescid-i Aksa’ya yürütecek olan ikinci Râşidî Hilafet Devleti'ni yeniden ikame etmekte yatmaktadır.

SA'D SURESİ 11. AYET NATO’YA VETO’DUR

İslam Bataklığı Kurutur, Kapitalizm Sinek Avlar

NATO’DAN 15 TEMMUZ’A

Kıtalar Dolaşan Ebu Cehil: Modern Mizah

Diplomasi Masalı Bitti: Ümmet Ordularını Bekliyor

HEPİMİZİ KANDIRDILAR!

Coğrafyaların İşgalinden Zihinlerin İfsadına

