
Cesaret, Allah'tan Hayâ Etmektir
İslâm ümmetinin kalkınması ve İslâmî hayatı yeniden başlatma mücadelesi, sıradan bir merhale değil; kökleri vahiy (Kur’an ve Sünnet) ile beslenen, sarsılmaz İslami şahsiyetlerin omuzlarında yükselen nebevî bir mücadeledir. Bu davanın merkezinde yer alan İslâmî şahsiyet; olayları değerlendirme biçimi olan zihniyeti ile tutumlarını belirleyen nefsiyetinin tamamen İslâm akidesine ram olmasıyla şekillenir. Müslüman fert, içgüdülerini ve uzvi ihtiyaçlarını şerî nasslar doğrultusunda fıtratına uygun şekilde doyururken, nefsinin taleplerini aklının doğruladıklarıyla eşitlemek zorundadır. İnancın amelde ete kemiğe bürünmesi ve kınayıcının kınamasından korkmadan hakkın haykırılması ancak bu mutlak uyumla mümkündür. Nitekim Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: "Şehitlerin efendisi; Hamza bin Abdulmuttalib ve zalim yöneticiye karşı çıkıp ona marufu emreden ve onu münkerden nehyeden ve (bunun için) katledilen kimsedir." [Hakim]
Hakkı haykırmak ile nebevî edep arasında ise hassas bir hayâ dengesi yer almaktadır. Modern çağın "utangaçlık" (hacal) ile karıştırdığı hakiki hayâ, kişiyi batıl karşısında dilsiz bırakan bir psikolojik zafiyet değil; mümini Allah'ın razı olmayacağı her eylemden alıkoyan çelikten bir imanın neticesidir. Efendimizin, "Müminin nefsini tahkir etmesi yakışık almaz."(Tirmizi) hadisi uyarınca, Allah için konuşulması gereken yerde kuldan çekinerek susmak hayâ değil, nefsi aşağılama illetidir. Allah Resulü, "Allah'tan hakkıyla hayâ edin!"(Tirmizi) buyurarak bu duruşu üç amelî boyuta taşımıştır:
Zihni Batılı kapitalist ve liberal fikirlerden arındırarak aklı korumak; fasit ekonomik sistemin gayrı İslâmî çarklarına karşı hayâ zırhını kuşanarak mideyi korumak; yani helal rızk çabasında olmak, ölümü hatırlayarak dünyevi korkuları aşmaktır. Tıpkı Kadisiye Savaşı öncesinde Sasani sarayının ihtişamına aldırış etmeden o şaşaalı halıları mızrak uçlarıyla yırtarak ilerleyen İslam elçilerinin vakarı veya "Hayâ etmiyorsan dilediğini yap!"(Buhari) tehdidinin barındırdığı ilahi sınır bilinci gibi mümin de, içinde bulunduğu toplum yadırgasa dahi şer'î amelleri vakarla yerine getirir.
İç dünyasında Allah'a karşı duyduğu bu hayâ ile dünyevi korkulardan arınan şahsiyet, dış dünyada hakkı söyleme konusunda kuvvetli bir cesaret kazanır. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem "Sakın insanların korkusu, sizden birini hakkı gördüğünde veya bildiğinde söylemekten alıkoymasın..." buyurarak hak sözün ne eceli y,aklaştıracağını ne de rızkı uzaklaştıracağını müjdelemiştir. Ancak bu cesaret kaba bir saldırganlık değil, hikmetle yoğrulmuş bir şuur halidir.
Hikmet, cesaretin tahribata dönüşmesini engelleyen ve Efendimiz'in, "Ya Rabbi! Gerek hoşnutluk gerekse öfke hallerinde daima hak sözü söylemeyi bana nasip et."(Nesai) duasında tecelli eden yönlendirici akıldır. Hak sözü söylemenin gayesi muhatabı rezil etmek değil, Allah'ın hükmünü hatırlatmaktır. "Acı da olsa hakkı söyleme”deki acılık, üslubun kabalığından değil, gerçeğin muhatabın nefsine ağır gelmesinden kaynaklanır.
Tarihsel süreçte bu hikmet ve cesaret dengesi, yöneticilere karşı gösterilen vakarlı muhasebe duruşlarında ete kemiğe bürünmüştür. Hz. Muaviye’ye devlet malının kamuya ait olduğunu kılıçlarıyla hatırlatan adamın çıkışı; Hz. Ömer’e "Seni ok gibi düzeltiriz" diyen sahabenin tavrı; sultanın haksız vergilerine karşı "Hakkı
açıklamak bize farz, susmak ise haramdır" diyen İmam Nevevî’nin basireti bu şuurun örnekleridir. Baskılara rağmen hadis rivayetinden vazgeçmeyip "Bu yolda eziyet görmeyende hayır yoktur" diyen İmam Malik ve ağır işkencelere direnen İmam Ahmed bin Hanbel, hakkı açıklama misakına sadık kalarak birer sebat abidesi olmuşlardır. Bu sarsılmaz şecaat; Taif'te taşlansa da Huneyn'de ordunun önünde yürüse de davasından dönmeyen Allah Resulü'nün sünnetidir. Hicret gecesi canı pahasına Efendimiz'in yatağına yatan Hz. Ali’nin; hicret ederken müşriklere tek başına meydan okuyan Hz. Ömer’in; Kabe'de müşriklerin yüzüne karşı haykırarak Kur'an okuyan Abdullah bin Mesud’un ve sancağı düşürmemek için kollarını feda eden Cafer bin Tayyar’ın ruhu, tasdik ve takip edilecek örnekliklerdir.
Hakkı söylemenin "akılsızlık" sayıldığı bu dönemde, sömürgeci valilerin zindanları ecel ve rızkın yalnızca Allah'ın elinde olduğuna inanıp bedel ödeyen âlimlerle doludur. Ümmetin bugün; insanları bu öğrenilmiş çaresizlikten kurtaracak cesur ve edep sahibi öncülere ihtiyacı vardır. Hakiki İslâmî şahsiyet; dilini batıldan korurken, marufu emredip münkeri nehyederken kılıçtan daha keskin bir iradeyle kullanmasını bilen kişidir. Karşısında durabilecek başka sahih bir alternatifin olmadığı, İslâmî fikirleri insanları tahkir etmeden, hikmetli ve vakıasına uygun üsluplarla topluma taşımak, hayâ mefhumunun müslüman şahsiyetlere yüklediği nebevî bir sorumluluktur. Bu sorumlulukta ihlas ile hareket etmek, Allah'ın izniyle ümmetin sahih İslâmî fikirlerle buluşması ve İslâmî hayatın yeniden başlatılmasıyla taçlanarak tüm insanlığa hakiki saadeti yeniden getirecektir.
Ebrar Sultan Özdoğan

DİRİLİŞİN BAŞLAYACAĞI YER

DİKTATÖR YÖNETİCİLERE RAĞMEN İSLAM GALİP GELECEK

Kendi Hakikatimizin Farkında mıyız?

ARAFAT, TARİHİN İZLERİ VE ÜMMETİN DİRİLİŞ YOLU

Naveed Butt’un ve Eşi Sadia Rahat’ın Yanındayız

Cesaret, Allah'tan Hayâ Etmektir

Bir Kürt Kadın Olarak Soruyorum

BİLGİ NOTU: PARADİGMA NEDİR?

Başsız Ümmetin Dağınıklığı

