
Yokuşlar kaybolup düze çıkıldıktan sonra uzatılan el, bir merhem midir? Siyasal ve ahlaki krizlerin ortak özelliği, müdahalenin zamanlamasıdır. Zira adalet, yalnızca doğru bir tutum değil, aynı zamanda doğru bir zamanlamadır.
Hani Sudanlı cesur bir kadın, Müslüman liderlere şöyle seslenmişti:
“Bu zulmü durduramıyorsanız bizim örtülerimizi siz giyin. Biz kadınlara silahlarınızı verin. Biz o silahlara sizden daha layığız. Siz, Gazzeli çocukların kemiklerinden yapılmış kürsülerde oturan korkaklarsınız!”
Bu sözler, makamların değil, vicdanın konuştuğu anların sesiydi. Gazze’de yaşananlar, Müslüman yöneticiler açısından yalnızca siyasi değil, derin bir vicdan sınavıdır. Bombalar yağarken kurulan cümlelerle, çocuklar toprağa verildikten sonra söylenenler aynı ağırlığı taşımıyor. Bu, açık bir terk ediştir. Kınamalar hep yükseldi ama irade inmedi. Mikrofonlar çalıştı, vicdanlar çalışmadı.
Sözde ateşkes anlaşmasının üzerinden yaklaşık üç ay geçti. Ancak sahadaki gerçekler, kâğıt üzerindeki metinlerle örtüşmüyor. Bu süre zarfında Yahudi varlığı, tarafından 875 ihlal gerçekleştirildi; 411 kişi şehit oldu, 1.112 kişi yaralandı. Ateşkes, Gazze için bir nefes değil, sadece saldırıların adını değiştiren bir ara oldu.
Yahudi varlığı, yapılan anlaşmaya ve garantör ülkelere rağmen konteynerlerin Gazze’ye girişine izin vermedi. Yağmurla birlikte binlerce çadır sular altında kaldı. Bombalardan kurtulan insanlar bu kez soğuk, çamur ve barınaksızlıkla baş başa bırakıldı. Gazze bugün yalnızca kuşatma altında değil. Her yönden terk edilmiş vaziyette.
Suriye meselesi ise bize bir hakikati yeniden hatırlatmıştı:
"Allah imhâl eder -mühlet verir- ama asla ihmâl etmez."
Sednaya Hapishanesi’ni yıllar sonra ziyaret eden BM Temsilcisi Geir Pedersen, Suriyeli bir kadının ayakkabılı protestosuna maruz kaldı. Kadın öfkesini şöyle haykırdı:
“Daha niye geldiniz? Neyin üstüne geldiniz? Defolun! Yallah!” Bu sözler tıpkı Sudanlı kadının Müslüman yöneticilere yönelttiği sesleniş gibi, bastırılmış bir vicdanın isyanıydı. Çünkü zulüm yaşanıp, belgelenip arşivlere kaldırıldıktan sonra gelen şey adalet değil; gecikmiş ve karşılıksız bir yüzleşmedir.
Ve yine aynı soru dönüp dolaşıp önümüze geliyor: Yokuşlar kaybolup düze çıkıldıktan sonra uzatılan elin bir faydası var mı? Kan durduktan sonra gelen merhamet, yarayı sarar mı? Çocuklar toprağa verildikten sonra kurulan cümleler, kimi teselli eder? Bugün Gazze için susanlar, yarın tarih karşısında konuşamayacak. Unutmayın ki bazı gecikmeler, suç ortaklığından farksızdır.
Oysa İslam’da adalet, ertelenebilir bir ilke değildir. Adalet, şartlara göre askıya alınan bir söylem de değildir. İslam, adaleti yalnızca mazlum ortaya çıktığında hatırlanan bir kavram olarak değil; zulüm daha filizlenmeden engellenmesi gereken asli bir sorumluluk olarak ele alır. Bu yüzden İslam’da adalet, zamana yenik düşmez; zaman, adaletle anlam kazanır.
İslam tarihine bakıldığında, adaletin tatbik edildiği dönemlerde güvenin tesis edildiği, zalimin cesaret bulamadığı ve insan onurunun korunduğu açıkça görülür. Adalet, sadece Müslümanlar için değil; yönetilen herkes için teminat altına alınmıştır. Çünkü İslam’da adalet, kimliğe göre değişen bir tutum değil; hakkın kimden yana olduğuna bakılarak verilen bir hükümdür. Ne var ki bugün yaşanan krizlerin temelinde, İslam’ın bu adalet anlayışının hayattan çekilmesi yatmaktadır. Uygulanmayan adalet, zulmü cesaretlendirir; ertelenen hak, daha büyük haksızlıkların kapısını aralar. Bu sebeple yaşananlar bize bir gerçeği tekrar hatırlatmaktadır: İslam, uygulandığında korur; ihmal edildiğinde ise bedeli ağır olur.
Müslümanlar olarak yeniden izzetli ve güçlü günlere kavuşmak istiyorsak, İslam Ümmeti’nin maruz kaldığı bu derin çöküşü ortadan kaldırmayı kendimize yegâne hedef edinmek zorundayız. Bu ise yüzeysel çözümlerle, geçici tepkilerle veya gecikmiş kınamalarla değil; köklü ve sahici bir dönüşümle mümkündür.
Ümmete düşen asli görev, her ferdin sorumluluğu olan emr-i bi’l ma‘rûf ve nehy-i ani’l münker vazifesini yeniden ihya etmek, zulüm üzerine kurulu bütün tağuti düzenleri reddetmek ve İslami hayatı Nübüvvet metodu üzere yeniden başlatmak için tüm gücünü Allah yolunda seferber etmektir. Zira bu, bir tercih değil; bir farziyettir.
Rabbimiz, Filistin başta olmak üzere bütün Bilâd-ı İslam’a musallat olan zâlimlerin aynı akıbete uğradığını görmeyi bizlere nasip eylesin. Mazlumların ahını yerde bırakmasın. Zalime mühlet verse de, asla unutmasın…
Hatice Uluşık





