Kendin Olma Sorumluluğu
05 Şubat 2026

Kendin Olma Sorumluluğu

“Kendin olmak” modern çağda sıkça tekrarlanan bir slogan. Çoğu zaman bireysel tercihlere, konfora ya da özgürlük retoriğine indirgeniyor. Oysa İslam ahlakında kendin olmak; nefsin hoşuna gidenin peşinden gitmek değil, hakikatle kurulan sadık bir ilişkinin sorumluluğunu taşımaktır. Bu yönüyle kendin olmak, bir hak iddiası değil, ağır bir emanettir.

Kur’an-ı Kerim’de Rabbimiz, Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem efendimize hitaben şöyle buyurur:

[فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ] “Emredildiğin gibi dosdoğru ol.” [Hud Suresi 112] Bu ayet, istikametin keyfî bir tercih değil, ilahî bir emir olduğunu ortaya koyar. Dosdoğru olmak; şartlara göre eğilip bükülmemeyi, menfaatin yönüne göre saf değiştirmemeyi, kalabalıkların gürültüsüne rağmen hakkı ayakta tutmayı gerektirir. İşte kendin olmanın İslami anlamı tam da burada başlar: Hakikate sadakat.

Olgunluk meselesi de burada önem kazanır. Olgunluk, çoğu zaman yaşla karıştırılır. Saçın beyazlaması, takvimin ilerlemesi, insanın olgunlaştığı anlamına gelmez. Eğer olgunluk yalnızca yaş almak olsaydı, hayat boyu aynı hataları tekrar eden, her dönemde güce yakın duran, hiçbir bedel ödemeden “idare eden” insanlar en olgun kimseler olurdu. Oysa hakikat tam tersidir.

Olgunluk; insanın kendisiyle yüzleşebilme cesaretidir. Yanlışını fark ettiğinde savunmaya geçmek yerine tövbe edebilmesi, hak karşısında kibirlenmemesi, hata yaptığında suçu başkalarına atmamasıdır. Olgun insan, zamanla hakikate yaklaşan insandır; yaş aldıkça mazeretleri çoğalan değil.

Peki, ömrü boyunca hakkın yanında duramamış bir kişi yaşlansa ne olur? Yaşlanır; ama olgunlaşmaz. Tecrübe kazanır; fakat hikmet kazanmaz. Geçmişi biriktirir; ama ibret çıkarmaz. Böyle bir yaşlılık, insanı ağırlaştırır ama derinleştirmez. Çünkü hakka mesafe koyarak geçen bir ömür, sonunda insanı kendine bile yabancılaştırır.

Bu noktada samimiyet meselesi kaçınılmazdır. Söylemek istediklerini dürüstçe söyleyemeyen; bunun yerine başkalarının duymak istediklerini söyleyen insanların samimiyeti ciddi biçimde sorgulanmalıdır. Zira söz, kalbin tercümanıdır. Kalbinde hakikati taşıdığı hâlde, onu kaybetme korkusuyla susan; ya da yanlış olduğunu bildiği hâlde alkış almak için konuşan kişi, zamanla kendi sesini kaybeder.

İslam ahlakı, münafıklığı yalnızca itikadî bir mesele olarak değil, ahlaki bir çöküş olarak da ele alır. Hakikatin üzerini örtmek, bazen açık yalanla değil; sessizlikle, yarım cümlelerle, yuvarlak ifadelerle yapılır. Oysa dosdoğru olmak, insanı rahat ettirmez; ama insanı sahici kılar. Ve sahicilik, imanın ahlaka yansımasıdır.

Hakkı ayakta tutmak ise pasif bir “taraf olma” hâli değildir. Hak, kendiliğinden ayakta durmaz; onu taşıyacak omuzlara ihtiyaç duyar. Kur’an’da adaletin ayakta tutulması emredilirken, bu işin bedelsiz olmayacağı da ima edilir. Çünkü hak, çoğu zaman güçlünün değil, doğru olanın yanındadır. Doğru olanın yanında durmak ise cesaret ister.

Kendin olma sorumluluğu tam da burada ağırlaşır. İnsan ya konforunu korumayı seçer ya da istikametini. İkisini birden sürekli olarak muhafaza etmek mümkün değildir. [فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ] “Emredildiğin gibi dosdoğru ol.” ayeti bu yüzden Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem efendimize bile ağır gelmiş, onu düşündürmüştür. Çünkü istikamet, son nefese kadar taşınacak bir yük, bitmeyen bir imtihandır.

Sonuç olarak, kendin olmak; çağın dayattığı şekillere uymak değil, vahyin gösterdiği istikamette sabit kalmaktır. Olgunluk, yaş almak değil; hakikate yaklaşmaktır. Samimiyet, alkışlananı değil; doğru olanı söyleyebilmektir. Ve en nihayetinde, Müslüman için en büyük şeref; her şartta hakkın yanında durabilmek, hak ayakta kalsın diye gerektiğinde yalnız kalmayı göze alabilmektir.

Çünkü istikamet, kalabalıklarla değil; sadakatle korunur.