
Seküler–liberal hayat tasavvurunun en belirgin özelliği, günahı gizlemek değil; onu estetikle meşrulaştırmaktır. Modern dünyada kötülük artık karanlıkta ya da gizli bir şekilde işlenmez. Aksine ışıkların altında, yüksek çözünürlüklü ekranlarda, “özgürlük” ve “kendin olma” sloganları eşliğinde sunulur. Böylece haram, ahlaki bir sapma olmaktan çıkar; çağdaş hayatın doğal bir parçası gibi gösterilir.
Kapitalist tüketim kültüründe günah, pazarlanabilir bir ürüne dönüştürülür. Beden metalaştırılır, ilişkiler içerik hâline getirilir, mahremiyet ise “aşılması gereken bir tabu” olarak sunulur. Estetik burada masum bir süs değil, ideolojik bir araçtır. Çünkü güzel gösterilen sorgulanmaz; tekrar edilen normalleşir. Kur’an-ı Kerim bu yöntemi asırlar öncesinden haber verir: “Şeytan onlara yaptıklarını süslü gösterdi.” (En‘âm, 43) Bugün yaşanan tam olarak budur. Günah, şeytanî bir telkinle değil; senaryolarla ve algoritmalarla süslenmektedir.
Modern düzenin dayattığı özgürlük anlayışı ise sınır tanımazlık üzerine kuruludur. İnsana, arzusunun önünde hiçbir engel olmaması gerektiği aşılanır. Oysa İslam’da özgürlük, hevanın serbest bırakılması değil; hevadan kurtuluştur. Kur’an-ı Kerim bu noktada uyarır:
“Hevasını ilah edinen kimseyi gördün mü?” (Câsiye, 23)
Sınırların kaldırılması insanı yüceltmez; aksine onu arzularının esiri hâline getirir. Bu yüzden İslam, yalnızca fiili değil; kalbi ve yönelişi de muhasebeye tabi tutar.
Bu bağlamda haya, İslam ahlakının merkezinde yer alır. Haya, bastırılmışlık değildir. Haya; insanın kendini, bedenini ve kalbini koruma bilincidir. Resûlullah (sav) bu durumu açıkça ortaya koyar:
“Haya imandandır.” (Buhârî, Îmân 3; Müslim, Îmân 58) Modern kültür ise hayayı gericilik olarak etiketler. Sınır koyan küçümsenir, sınırları aşan alkışlanır. Daha tehlikeli olan ise ahlaki eleştirinin “yargılama” olarak damgalanmasıdır. Böylece münker yalnızca yayılmaz; dokunulmazlık kazanır.
Kur’an bu toplumsal çöküşü şöyle tasvir eder: “Onlar işledikleri kötülükten birbirlerini men etmiyorlardı. Yaptıkları ne kötüydü!” (Mâide, 79) Bu noktada mesele yalnızca bireysel zaaflar değildir. Sorun, günahı üreten ve yayan sistemin kendisidir. Çünkü bu sistemde helal–haram değil; kâr, haz ve tüketim esastır. Ahlak piyasaya, insan arzulara, hayat ise çıkarlara teslim edilmiştir. İslam’ın sunduğu çözüm, yalnızca “iyi insan” yetiştirmekle sınırlı değildir. İslam, hayatın tamamına dair ölçü koyan bütüncül bir nizam teklif eder. Ahlakın korunması; medya, ekonomi, eğitim ve hukuk alanlarının İslami ölçülere göre düzenlenmesini gerektirir. Aksi hâlde birey, her yönden günahla kuşatılır.
Resûlullah (sav) şöyle buyurur: “Sizden kim bir kötülük görürse eliyle düzeltsin; buna gücü yetmezse diliyle; buna da gücü yetmezse kalbiyle buğz etsin. Bu, imanın en zayıf derecesidir.” (Müslim, Îmân 78) Bu hadis, Müslüman’ın edilgen bir izleyici olamayacağını açıkça ortaya koyar. Günahın estetikle süslendiği bir dünyada tarafsızlık yoktur. Ya bu düzenin taşıyıcısı olunur ya da hakikatin şahitliğini yapanlardan.
Bugün en büyük direniş; günahın alkışlandığı, ahlakın alaya alındığı bir çağda İslam’ın ölçülerini savunmayı göze alabilmektir. Popüler olmasa da hakikatte ısrar etmektir. Çünkü hak, estetikle değil; vahiy ile ölçülür. Ve unutulmamalıdır ki sistem değişmedikçe toplum da değişemeyecektir.
Berfin Aleyna EROL





