
Yamyamca çocuk eti yiyen, masum çocukları vahşi emellerine alet eden Epstein’in dosyalarının açılmasıyla birlikte ortaya saçılan gerçekler, münferit bir sapkınlığı değil, küresel ölçekte kurumsallaşmış sistemin çöküşünü gözler önüne serdi. Çocuk ve kadın istismarı, elit suç ağları, dokunulmazlık zırhıyla korunan failler ve parayla örtülen sapkınlıklar, küresel sistemin hangi değerler üzerine kurulduğunu açıkça gösterdi. Tam da bu çürümenin ifşa edildiği bir dönemde, Ankara’da “Şeriat kahrolsun” sloganlarıyla yapılan yürüyüşler basit bir tepki değil, bilinçli bir tercihin dışavurumudur. Hedef alınan şey herhangi bir düşünce sistemi değil, doğrudan Allah’ın (svt) hükmüdür. Bu söylem, sınırsız arzuların önünde hiçbir ilahî sınır istemeyen bir hayat anlayışının yansımasıdır. Şeriat, Allah’ın (svt) insan, toplum ve kâinat için koyduğu ölçüler bütünüdür. Ölçü, günahı sınırlar; adaleti ayakta tutar; suçu engellemeye çalışır. Bu nedenle şeriat, menfaatte ve özgürlükte sınır tanımak istemeyen zihniyet için rahatsız edicidir.
Şeriata düşmanlık eden anlayış ile dünyayı ahlâkî sınırları olmayan bir pazara çeviren zihniyet aynı kaynaktan beslenmektedir. Bu kaynağın adı kapitalizmdir. Kapitalizm, insanı tüketen bir varlık olarak tanımlar; arzuyu kutsallaştırır; ahlâkı ise piyasa koşullarına terk eder. Batı’da “özgürlük” adıyla pazarlanan düzen, gerçekte çocuk istismarını, sapkınlığı, organ ticaretini ve elit suçlarını örtbas eden bir sistem üretmiştir. Bu düzenin yerli savunucuları da ilahî ölçülerden rahatsızlık duymaktadır. Çünkü ölçü varsa hesap vardır, hesap varsa dokunulmazlık sona erer.
Şeriat bu zihniyetin kâbusudur. Çünkü ilahî hükmün hâkim olduğu bir düzende suç, bireysel tercih olarak sunulamaz; sapkınlık, canilik, yamyamlık özgürlük adı altında meşrulaştırılamaz; güç sahibi olanlar hukukun ve adaletin üstüne çıkamaz.
Kapitalizmle şekillenmiş laik ve demokratik sistemler, vahyi hayattan koparmış ve insanı merkeze koyarak insanı ilahlaştırmıştır. Ortaya çıkan tablo ise açıktır: parçalanmış aileler, normalleştirilmiş ahlâksızlık, korunmuş suçlular ve hak yerine gücün belirleyici olduğu bir dünya düzeni. Allah’ın kanunlarına karşı durmak, kapitalist düzenin ürettiği kirli ilişkileri savunma cesareti olmayanların, şeriata saldırarak vicdanlarını susturma çabasıdır. Çünkü ilahî hüküm hayata hâkim olduğunda, karanlık ilişkiler açığa çıkar, adalet işler, hesap sorulur. Kur’ân bu konuda hükmünü açıkça ortaya koymaktadır:
“Hüküm ancak Allah’ındır.”(Yûsuf, 12/40) Bu ayet bir görüş beyanı değil, mutlak bir hakikatin ilanıdır. Dolayısıyla mesele bir pankart ya da slogan meselesi değildir. Mesele bir tercihtir. İnsan ya kapitalizmin insanı arzularına teslim eden, ahlâkı metalaştıran düzeniyle yaşamayı kabul eder ya da insanı koruyan, toplumu arındıran Allah’ın adaletine teslim olur.
Bugün şeriata karşı gösterilen cesaretin temel sebebi, Allah’ın hükümlerinin hayattan ve devletten dışlanmış olmasıdır. Vahyin belirleyici olmadığı sistemi kapitalizmle doldurdular. Kapitalizmin doldurduğu her alan ise ahlâkî çözülmeye, zulmün sıradanlaşmasına ve suçun sistem tarafından korunmasına yol açar. İçinde yaşanılan tablo bunun doğal sonucudur. İslam, yalnızca bireysel vicdana indirgenmiş bir inanç sistemi değildir. İslam, hayatı, toplumu ve yönetimi kuşattığında adalet üretir. Ahlâkı koruyacak, zulmü durduracak ve suçu pazarlık konusu yapmayacak bir düzen ancak Allah’ın hükümleriyle mümkündür.
Epstein zihniyetini üreten kapitalist düzenin karşısında duracak ve önleyebilecek tek sistem ancak devlet eliyle tatbik edilen İslam’dır. Kur’ân, iman eden ve salih amel işleyenlerin yeryüzünde hâkim kılınacağını açıkça bildirmektedir:
“Allah, içinizden iman eden ve salih amel işleyenlere vaad etmiştir ki, kendilerinden öncekileri hâkim kıldığı gibi onları da yeryüzünde hâkim kılacak, onlar için razı olduğu dini yerleştirecek ve korkularını güvene çevirecektir.”[Nûr, 24/55]
Bu ayet, dinin yalnızca kalplerde değil, toplumsal ve siyasal düzende de karşılık bulacağını ifade etmektedir. Resûlullah (sav) ise devlet otoritesinin yokluğunun neye yol açacağını şu sözleriyle haber vermiştir:
“İmam (devlet başkanı) bir kalkandır; onun arkasında savaşılır ve onunla korunulur.”[Buhârî, Cihâd 109; Müslim, İmâre 43]
Kalkanın olmadığı yerde toplum savunmasız kalır. Bugün yaşanan durum tam olarak budur. Kapitalizmin şekillendirdiği, vahiyden kopuk devlet düzenleri insanı hevâsına teslim etmiş ve Epstein zihniyetini üreten bir dünya kurmuştur. Bu sebeple İslam Devleti bir nostalji ya da romantik bir ideal değildir. İslam Devleti; insanı, hayatı ve kâinatı korumanın, zulmü durdurmanın ve insan onurunu muhafaza etmenin zorunlu yoludur. Allah’ın hükmünün yeryüzünde karşılık bulması geciktikçe, ödenen bedel ağırlaşmaktadır. Bugün susmak, yarın daha büyük bir çürümeye razı olmak anlamına gelmektedir.





