HER ŞEYİ KONUŞUYORUZ, ASIL MESELEYİ KONUŞMUYORUZ
Helen TükenmezHelen Tükenmez05 Ekim 2026

HER ŞEYİ KONUŞUYORUZ, ASIL MESELEYİ KONUŞMUYORUZ

Bugün neyi konuşuyoruz? Savaşı konuşuyoruz. Ekonomiyi konuşuyoruz. Siyaseti konuşuyoruz. Gazze’yi, Filistin’i, dünyanın dört bir yanındaki zulmü konuşuyoruz. Her gün yeni bir görüntüye üzülüyor, yeni bir habere tepki gösteriyor, sonra başka bir gündemin peşine takılıyoruz. Ama asıl meseleyi konuşmuyoruz.

Bu ümmet neden bu kadar parçalanmış? Neden Müslümanların ortak bir siyasi otoritesi yok? Neden başımızda bütün ümmeti temsil eden bir halife yok? Neden milyonlarca Müslümanın gücünü birleştiren ortak bir İslam devleti ve ümmetin ortak iradesini temsil eden bir siyasi yapı yok? İşte konuşmamız gereken mesele tam da budur.

Çünkü bugün yaşadığımız birçok acıyı yalnızca günlük olaylar üzerinden okumak, meselenin kökünü görmemektir. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “Şüphesiz bu sizin ümmetiniz tek bir ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim. Öyleyse bana kulluk edin.” (Enbiyâ, 21/92)

*Biz ise sınırlarla, devletlerle ve farklı siyasi hesaplarla birbirinden ayrılmış durumdayız. Rasûlullah (sav.) ise müminleri şöyle tarif ediyor: “Müminler birbirlerine merhamet, sevgi ve şefkat göstermekte bir beden gibidir.” (Müslim, Birr 66) *

Bir bedenin bir parçası yaralandığında diğer parçaları nasıl sessiz kalamazsa, ümmet de birbirinin acısına kayıtsız kalamaz. Fakat bugün yalnızca acının kendisini konuşuyoruz; bu acıları sürekli üreten parçalanmışlığın kökünü yeterince konuşmuyoruz.

*İşte burada hilafet meselesi karşımıza çıkıyor. Rasûlullah (sav) şöyle buyuruyor: “İmam bir kalkandır; onun arkasında savaşılır ve onunla korunulur.” (Müslim, İmâre) *

Burada mesele sadece bir makam veya bir isim değildir. Mesele; İslam siyasi düşüncesinde ümmetin bir siyasi otorite altında temsil edilmesi, adaletin korunması, insanların güvenliğinin sağlanması ve ortak bir iradenin bulunması meselesidir.

Bugün ise ümmetin başında bütün Müslümanları temsil eden tek bir halife yok. Bu yüzden mesele sadece “Gazze’de ne oluyor?” sorusuyla bitmiyor. “Biz neden bu kadar parçalanmış durumdayız?” sorusuna da dönmek gerekiyor.

Çünkü sürekli sonuçları konuşup sebepleri konuşmazsak, her gün yeni bir acıyı izler, tepki verir, üzülür ve sonra başka bir gündemin peşine takılırız. Asıl mesele yalnızca hükümetlerin değişmesi değildir. Asıl mesele, Müslümanın zihnindeki ölçünün değişmesidir.

Ümmeti sadece aynı dine mensup milyonlarca insan olarak değil, tek bir ümmet olarak görmektir. Siyaseti, ekonomiyi, hukuku, toplumu ve yönetimi yalnızca insanların belirlediği ölçülerle değil, İslam’ın ortaya koyduğu hükümler çerçevesinde düşünmektir.

Çünkü yalnızca isimlerin veya yöneticilerin değişmesi, ümmet bilinci oluşmadan yaşanan sorunları kendiliğinden çözmez. Önce fikirler değişmeli. “Ben”den “ümmet”e geçilmeli. “Bana ne?” anlayışından, Peygamberimizin tarif ettiği o tek beden anlayışına dönülmeli.

Ve Müslümanlar kendi tarihlerini, kendi siyasi miraslarını ve İslam’ın yönetim anlayışını yeniden öğrenmelidir. Çünkü bugün bize düşen yalnızca gündemi takip etmek değildir; gündemin arkasındaki asıl meseleyi görmektir.

Her gün yeni bir haber çıkacak. Yeni bir savaş başlayacak. Yeni bir kriz yaşanacak. Yeni bir açıklama yapılacak. Ama biz sadece gündemi konuşursak, gündem değişir; mesele değişmez.

O hâlde artık şu soruları sormanın zamanı değil mi? Biz neden sonuçları konuşmakla yetiniyoruz da sebepleri konuşmuyoruz? Neden ümmetin parçalanmışlığını normal kabul ediyoruz? Neden hilafet meselesini sadece tarihte kalmış bir kelime gibi görüyoruz? Neden İslam’ın hayatı ve toplumu düzenleyen hükümlerini yeniden ciddi şekilde konuşmuyoruz?

Hilafetin kaldırılmasının üzerinden bir asırdan fazla zaman geçti. Hilafeti yalnızca geçmişte kalmış bir olay olarak görmek yerine, İslam’ın siyasi mirası, ümmetin birlik anlayışı ve yönetim meselesi açısından ne ifade ettiğini yeniden düşünmemiz gerek.

Bir ümmetin birlik meselesi yalnızca duygusal kardeşlik kavramıyla açıklanamaz. Ortak bir şuur, ortak bir irade ve siyasi bütünlük meselesi de bunun parçasıdır. Bu nedenle Hilafetin tarihin bir sayfası olarak görülüp geçilmesi yerine, İslam’ın siyasi mirası içerisindeki mühim konumu ve bugün için uygulanabilir, gerçek ve yegane alternatif olduğu anlaşılmalıdır.

Bugün asıl konuşmamız gereken de budur: Hilafeti yalnızca tarihin bir sayfası olarak görüp geçmek mi, yoksa İslam’ın siyasi mirasını yeniden gözden geçirip içinde bulunduğumuz dehlizden bizi kurtaracak tek çözümü almak mı?

Belki de bugün en çok ihtiyacımız olan şey yeni bir gündem değil; yeni bir şuurdur. Çünkü ümmetin yeniden ayağa kalkması önce topraklarda değil, zihinlerde başlayacaktır.

Ve asıl mesele tam da şudur:

Her şeyi konuşuyoruz… Ama asıl meseleyi konuşmuyoruz.

“Dualarının sonu, ‘Hamd, âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur’ sözüdür.” (Yûnus, 10/10)