
14 Ocak’ta Atlas Çağlayan isimli 17 yaşındaki bir gencin, yine aynı yaş grubundaki kişiler tarafından bir kafede “yan baktın” tartışması sonucu bıçaklanarak öldürülmesinin ardından bu mesele tekrar gündemin ilk sırasındaki yerini aldı. Bu olayın bir benzeri de bundan yaklaşık bir yıl önce bir pazar yerinde daha küçük yaşta olan Ahmet Minguzzi’nin, yine yaşıtı olan kişiler tarafından bıçaklanarak öldürülmesinin ardından uzun süre gündemde kalmıştı. Her iki olayda da dikkat çekici bir başka husus, olayın üzerine giden ve konuyu gündemde tutmaya çalışan mağdur ailelerin cinayetin faili olan kişilerin yakınları tarafından tehdit edilmeleridir.
Son bir yıl içerisinde bu iki olay kadar gündem olmamış olsa da akran zorbalığı ya da çocuk olarak kabul edilen şahısların saldırıları sonucunda sakat kalan ya da hayatını kaybeden aynı yaşlardaki çocukların sayısı bir hayli fazladır. İstatistiklere göre; 6-17 yaş arası “çocuk” kabul edilen her yedi bireyden birisi, en azından akran zorbalığına maruz kalmaktadır. Yine çocuk olarak kabul edilen yaş sınırları arasında -2016 yılından sonra kayıp çocuklara ilişkin veriler devlet tarafından yayımlanmamaktadır- kayıp çocuk sayısı, son resmî verilere göre; 1.657’dir. Ceza ve ıslah evlerindeki “çocuk suçlu” sayısı ise 2026 Ocak ayı itibarıyla 4.582’dir. Geçmişte de benzer oranlarda seyreden bu vahim tablo, devletin “suça sürüklenen çocuklar” konusunu ele almasına ve bunu yasal bir zemine oturtmasına sebep oldu.
“Suça Sürüklenen Çocuk” ifadesi; Türk hukukunda, suç sayılan bir fiili işlediği iddia edilen ya da bu fiilden dolayı hakkında işlem yapılan 18 yaşından küçük kişi için kullanılan resmî ve hukuki bir kavramdır. 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunu’na göre; 18 yaşını doldurmamış, suç işlediği iddia edilen veya hakkında güvenlik ya da koruyucu tedbir uygulanması gereken çocuklar, bu kapsamda değerlendirilir. Bu yasaya göre, çocuk olarak kabul edilen şahıslar; gelişimlerini henüz tamamlamamış, davranışlarının sonuçlarını yetişkinler kadar öngöremeyen, çoğu zaman aile, çevre, yoksulluk, ihmal, şiddet, arkadaş baskısı gibi faktörlerin etkisi altında kalan kişiler olarak değerlendirilir.
Bu çerçevede suça sürüklenen çocuk, korunması gereken çocuktur. Dolayısıyla Türk hukuk sistemine göre çocuk, suçun faili olarak değil mağduru olarak görülür. Bu sebeple asıl olarak cezalandırılmaya değil ıslah edilmeye tabi tutulur. Zira asıl suçlu, çocuk vasfını taşıyan bu kişileri bu suça sürükleyen olumsuz çevre ve aile faktörleridir. Dolayısıyla sistem bu tanımlamayla, bütün olumsuzlukların ifade ve çözümüne yönelik ortaya koyduğu hususlarda olduğu gibi bu konuda da kendisini sorumluluk dışında bırakır.
Oysa 2005 yılında yürürlüğe giren bu yasa, hukuk sisteminde “suç” olarak belirtilen ve kabul edilen hususların artık çok küçük yaşlarda yaygın şekilde görülmeye başlamasının neticesinde, devlet refleksiyle ortaya konulmuş bir yasadır. Böyle bir yasanın varlığı ve ona duyulan ihtiyaç bile mevcut sistemin ve onu ikame eden devletin “çocuk” olarak ifade ettiği, toplumun geleceği olan ve korunması gereken nesli, hangi düzeyde ve ne şekilde heba ettiği gerçeğini kabul etmesi demektir.
Bu yasanın düzenlenmesi de aslında başlı başına bir fecaattir. Bir Türk atasözünde geçtiği gibi; _“Deveye ‘Boynun eğri’ demişler, ‘Nerem doğru ki?’ demiş.” Güya çocukları korumak ve şayet suça bulaşmış iseler onları ıslah etmek amacı taşıyan bu yasanın, daha başlangıçta “çocuk” tanımının sınırlarının belirlenmesi bile hatalarla doludur. Bu mesele, vuku bulan olaylarda vicdanların kabul edemediği sonuçlar ortaya çıkarmaktadır. Olayların mağduru olan aileler, daha en başta çoğu failin çocuk olarak kabul edilmesine itiraz etmektedir. Devletin, İslam’a düşman olan ve varlığını İslam ve Müslümanlarla mücadeleye bağlayan kurucu dinamiklerinin belirlemiş olduğu 18 yaş altı sınırı, bugün muhafazakâr görünümlü hükümet tarafından bile gelebilecek tepkilerin korkusuyla değiştirilmektedir.
Öyle ki; sırf 18 yaşın altında olduğu için gelişimini tamamlamış olduğu halde, cezalarda çocuk indirimi uygulanması sebebiyle bu şahıslar, cinayete varan suçların işlenmesi için kullanılmaktadırlar. Bu durum, çetelere ve suç örgütlerine, önlerini açan ve işlerini kolaylaştıran bir zemin oluşturmaktadır. Aynı şekilde bu sistem, insanların “yetişkin” olarak kabul edilebilmeleri ve bir araya gelerek aile kurabilmeleri için kendilerince meşru kabul ettikleri zemini de yine bu yaş sınırına göre belirlemişlerdir. Dolayısıyla gençlik, evlilik yoluyla oluşturulacak meşru birlikteliklerden önce gayri meşru yollara sevk edilmekte ve toplumsal bozulmanın temelleri bu şekilde atılmaktadır. Nitekim 18 yaş öncesi meşru evlilik yaptıkları halde bugün birçok aile “çocuğa yönelik cinsel saldırı” gerekçesiyle hukuki zorbalıklara maruz bırakılmakta, aileler dağılmakta ve başta çocuklar olmak üzere binlerce insan mağdur edilmektedir.
Oysa İslam bu meseleyi de insan fıtratına en uygun şekilde çözmüş ve çocukluğun sınırını, çocuk edinme kabiliyetini kazanma noktası olarak belirlemiştir. Buluğ çağına ermeyi, “çocukluktan çıkarak yaptıklarından mesul olduğu dönem” olarak belirlemiştir. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem bir kimsenin cezai ehliyet sınırı konusunda şöyle buyurmaktadır:
“Üç kişiden kalem kaldırılmıştır: Uyuyandan, uyanıncaya kadar; deliden, aklı başına gelinceye kadar; çocuktan, buluğa erinceye kadar.”1
Akran zorbalığının ya da çocuğun çocuğa karşı şiddetinin, gerçekten çok üzücü ve yıkıcı sonuçları olmakla birlikte, daha çok bireysel olması açısından bu asıl meselenin ikinci tarafını teşkil etmektedir. Konunun birinci tarafı ise çocuklar üzerine yetişkinler tarafından uygulanan zorbalıklar ve çocukların kullanılmasıyla gerçekleştirilen suç eylemleridir.
Mesela, biz bu coğrafyada “Yeni Doğan Çetesi” adı altında daha doğmamış ya da yeni doğmuş bebeklerin hayatları üzerinden rant devşiren organize bir çetenin varlığına şahit olduk. Daha birkaç gün önce kuvözdeki 5 günlük bebeğe damar yolu açarken, onun zihinsel ve fiziksel olarak özürlü kalmasına sebep olan hemşire şiddetine tanık olduk. Anaokulu veya kreşlerdeki çocukların maruz kaldıkları kötü muameleler ise gizli kamera görüntüleriyle zaten sürekli karşımıza çıkmaktadır.
Bugün daha da kötüsü; sanalından gerçeğine kadar kumarın, kullanılmasından satışına kadar uyuşturucunun, cinayet çetelerinin içerisindeki tetikçilerin, cinsel istismara kadar aklınıza gelebilecek en iğrenç olayların bile merkezinde artık çocuklar vardır.
Ancak bütün bu tartışmaların, verilerin ve çözüm önerilerinin içerisinde mevcut sistemin ve onu tatbik eden devletin rolü hiç yoktur. Sorun sürekli olarak “eğitim ailede başlar” kavramı üzerinden ele alınıp, toplumsal duyarlılık ve meselenin hukuki boyutunun da yeni düzenlemelerle cezalar üzerindeki caydırıcılık öğesinin daha etkili şekilde tatbiki ile çözüleceği anlayışı kamuoyunda dolaşıma sokulmaktadır.
Oysa meselenin temel sorunu sistemin bizzat kendisidir. Müslümanlara tahakküm eden ve zihinleri dumura uğratmış kapitalizmin necis fikirlerinden kaynaklanan menfaatçi bakış açısı, onun özgürlük anlayışı ve mülk edinmek için her şeyi mubah kılan zehirli mefhumlarıdır. Zira bu sistemin meydana getirdiği toplumda insanlar menfaate ulaşmak için hiçbir değer tanımadan birbirleriyle sürekli çekişme halindedirler. Bu, toplumsal yapıda birinin yükselmesi için diğerlerinin aşağı çekilmesi demektir. Güçlü olanın ayakta kalabildiği, zayıf olanın yaşama hakkının olmadığı, insani olmaktan çok uzak, suç ve suçlu üreten bu sistem, sorunların temel kaynağıdır. Çözümü, bizzat sorunu üreten sistemde aramaya yönlendirmek ise insanların zihinlerini bilinçli şekilde bulandırmaktan başka bir şey değildir.
Ebu Davud, Hudud 17 ↩


