loader

Tavizkarların Bitmek Bilmeyen Medine Vesikası İftirası

Bundan takriben 1,5 sene önce yanlış değerlendirilen ve hakkında iftiralar atılan Hudeybiye Antlaşmasını “Tavizkarların Bitmek Bilmeyen Hudeybiye İftirası” başlıklı bir makalede ele almış ve iddia edildiği gibi Hudeybiye Antlaşmasının tavizlerine delil olarak kullanılamayacağını hakikatler ışığında ortaya koymuştum. Aynı Hudeybiye Antlaşması gibi tavizkarların sürekli olarak dillerine doladıkları bir diğer argüman ise “Medine Vesikası”dır. Sırat-ı müstakim üzere yürümek varken tavizlerle yozlaşan, hatalarına ve günahlarına tevillerle meşruiyet kazandırmaya çalışan güruhun argümanları bitmedikçe, bizim de “Tavizkarların Bitmek Bilmeyen…” başlıklı makalelerimiz bitmeyecektir inşallah…

Mukaddes topraklar işgal edildiği günden bugüne kadar, gasıp Yahudi varlığı ile yapılan antlaşmalar ve -en son süreçte yeni trend olan- “normalleşmeler” hakkında birçok makale yazılmış. Özellikle Arap camiasının kaleme aldıkları yazıları incelediğimde normalleşme ya da gasıp varlığı ile yapılan anlaşmalara genelde Hudeybiye Antlaşması ve Medine Vesikası delil gösterilmiş.[1]

Malum olduğu üzere geçtiğimiz günlerde gasıp Yahudi varlığı temsilcisi Herzog Türkiye’ye gelmiş ve Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından törenlerle karşılanmış, üst düzeyde ağırlanmıştı. Bizler bu cürüm karşısında; Allah için öfkelendik, meydanlara akın ettik ve “Herzog Defol” dedik. Gasıp Yahudi varlığı temsilcilerini ülkemizde ağırlayan yöneticileri Allah için muhasebe ettik. Hiçbir kınayıcının kınamasına aldırmadan hakkı söyledik.

Kimileri de iktidarın yaptıklarını savunmak adına özellikle de sosyal medya mecralarında bir dizi argümanlar ileri sürdüler. Kimileri “tören esnasında okunan ezanın kasti olarak planlandığını, mukaddes topraklarda ezanı yasaklayan gasıp Yahudi varlığına ezan dinletmek saikıyla tertip edildiğini” söyledi. Kimileri de gasıp Yahudi varlığı ile yapılan görüşmelerin “reel politiğin bir parçası” olduğunu söyleyerek Medine Vesikası’nı yani Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Yahudiler ile yaptığı anlaşmayı işaret etti.

Peki, gerçekten Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem Medine’nin ilk yıllarında Yahudilerden oluşan topluluklarla yaptığı bu anlaşma, reel politiğe delil teşkil eder mi? Ya da daha açık sormuş olayım: Medine Vesikası, bugün gasıp Yahudi varlığıyla işbirliği yapmaya elverişli bir delil midir? Onların işgallerine ve onca zulümlerine rağmen ilişki kurulabileceğine delalet eder mi?

Medine Vesikası, İslâm’dan ödün vererek siyaset yapanların ileriye sunacakları bir delil olmaktan beridir. Rasulullah’ın Medineli Yahudilerle yaptığı Medine anlaşmasını gasıp Yahudi varlığı ile işbirliği yapmaya delil göstermek; hayatları boyunca İslâm için her türlü fedakârlığı yapmış, Allah’ın emrettiği gibi dosdoğru İslâm’ın hükmünü infaz etmiş Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem ve Ashabına yapılan büyük bir iftiradır. Burada yine mukayese yapılırken büyük bir hata yapıldığını da ifade etmekte fayda vardır. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem Medine’ye hicret edip Yahudilerle anlaşma imzaladığında bu, devletlerarası bir antlaşma değil bir devlet başkanının tebaasından olanlarla yaptığı bir anlaşmadır. Dolaysıyla bugün devletlerarası antlaşmaya delil uygunluğu taşımamaktadır.

Allah’ın Rasulü Allah’a Asla İsyan Etmez!

Medine Vesikası’nda yer alan maddelere dair bir şey söylemeden önce göz ardı edilmemesi gereken en temel konu, “akidevi bakış”tır. Yani Medine Vesikası’nı sıradan bir kişinin yaptığı bir anlaşma olarak değil Allah’ın Rasulü olan Muhammed Aleyhi’s Selam’ın yaptığı bir anlaşma olarak değerlendirmek lazım. Bizim akidevi bakışımız gereği Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem, asla Allah’a isyan içeren bir amelde bulun(a)maz. İslâm’ın ve Müslümanların aleyhine olacak bir maddeye asla rıza göster(e)mez. Nasıl olur da bir peygamberin İslâm’dan ve değerlerinden taviz içeren bir sözleşmeye onay verdiği düşünülebilir? Medine’de güçlü bir devlet olana kadar[2] Yahudilerle yapılan anlaşmayı zaman kazanmak ya da az da olsa taviz olarak değerlendirmek, ancak vakıayı iyi okuyamamakla ifade edilebilir.

Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in İslâm’dan ödün vermeyi gerektiren bir yöntemi hiçbir surette uyguladığı sabit değildir. O, bin bir türlü zorluklar görmesine rağmen hükümlerin tatbikinden başka bir yola asla tevessül etmemiştir.

Eğer iddia edildiği gibi bu anlaşmalar birer “taviz” ise şu soruların cevaplanması gerekir: Mekke müşrikleri potansiyel tehlike arz etmelerine rağmen niçin onlarla bir uzlaşıya gitmedi ya da onların istediği tavizleri vermedi? Şayet bir maslahat uğruna taviz verilecek olsaydı, bunu neden gözleri önünde sahabelerin katledildiği Mekke’de yapmadı?

Eziyetlerin biri binken, Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem ve beraberindeki sahabeler açısından durum çok da vahimken Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem gelen tekliflere neden “Evet!” demedi? Gerçekten ihtiyacı olduğu bir dönemde, kendisine gelen tekliflere neden, “Sağ elime güneşi, sol elime de ayı verseniz ben bu davamdan vazgeçmem. Ya Allah beni bu şekilde muzaffer kılar ya da başım gövdemden ayrılır” diyerek cevap verdi?

Çünkü Allah’ın Rasulü Allah’a isyan içerecek hiçbir eylemde bulunamaz. -Rasulullah efendimizin kendi ifadesiyle- nebilerin şiarı şudur: [أَنَا عَبْدُ اللَّهِ وَرَسُولُهُ لَنْ أُخَالِفَ أَمْرَهُ] “Ben Allah’ın kulu ve Rasulü’yüm; asla O’na asi gelmem!”[3]

Nasıl olur da Allah’a asla isyan etmeyeceğini söyleyen bir peygamberin uygulaması, gasıp Yahudi varlığıyla işbirliği yapmanın delili olabilir?

Medine Vesikası Maddeleri Üzerinden Değerlendirme

Medine’de yaşayan Müslümanlar, Yahudiler ve müşrik Araplar arasında hicretten kısa bir süre sonra Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem önderliğinde hazırlanan Medine Vesikası orijinal metninde “kitab” ve “sahife” adlarıyla, kaynaklarda ise “muvâda’a” (موادعة) ve “muâhede” gibi isimlerle anılır. Türkçe literatürde “Medine Vesikası”, “Medine Sözleşmesi”, “Medine Anayasası” şeklinde adlandırılmaktadır. Vesika, klasik kaynaklardan İbn Hişâm’ın es-Sîre’si ve Ebû Ubeyd Kāsım b. Sellâm’ın Kitâbü’l-Emvâl’inde tam metin olarak yer almaktadır.

Maddelerin kahir ekseriyeti Yahudi kabileler arasında devam edegelen kan davalarının ödemeleri ve onları kapsayan uygulamalarla alakalıdır. Ancak ben burada, Medine Vesikası’nın taviz değil bilakis İslâm’ın izzetinin iz düşümlerini bulabileceğimiz bazı maddeleri örnek olarak paylaşacağım inşallah. Yine paylaşacağım maddeler, Medine’de hâkim olanın İslâm, hükmedilenlerin ise diğer topluluklar olduğunu gayet açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Maddeler, hâkimiyetin kayıtsız şartız İslâm’a ait olduğunu açıkça göstermektedir.

Ebû Ubeyd Kâsım b. Sellâm’ın Kitâbü’l-Emvâl’inde geçen maddelerden bazıları şöyledir:

•Hiç bir mümin, bir kâfir için, bir mümini öldüremez ve mümin aleyhine hiçbir kâfire yardım edemez.

•Müminler sair insanlardan ayrı olarak birbirlerinin dostu (kardeşi) durumundadırlar.

•Yahudilerden hiçbir kimse Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in izni olmadan Müslümanlarla birlikte savaşa katılamayacaktır.

•Yahudilerden bize tâbi olanlar, zulme uğramadan ve onların düşmanlarıyla yardımlaşmadan yardımımıza hak kazanacaktır.

•Üzerinde ihtilâfa düşülen konular Allah’a ve Rasulü’ne arz edilecektir.

Görüldüğü üzere aralarında çıkan anlaşmazlığın hakemi sadece İslâm olarak belirlenmiştir. İslâm’ın hakem olduğu yerde taviz olamaz. İslâm’ın egemenliğinin söz konusu olduğu yerde izzetten başkasına mahal verilemez. Günümüzde gasıp Yahudi varlığı ile normalleşmede ya da yapılan işbirliklerinde İslâm’ın egemenliğinden bahsetmek asla mümkün değildir.

Vesikanın tamamı incelendiğinde İslâm’a aykırı hiçbir maddeye rastlanamaz ve dahi taviz olarak değerlendirilemez. Yanlış anlaşılmanın önüne geçmek adına yeri gelmişken ifade edeyim: İslâm, Yahudilerle anlaşma yapılmasını yasaklamamaktadır. Anlaşma maddelerinin meşru olması hâlinde bu, caizdir. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in bizzat uygulamasında da görüldüğü üzere yapılmasında bir mahzur yoktur. Ancak hiçbir maddesi İslâm’ın egemenliğine ve de hükümlerine gölge düşürmemelidir. Ya da caiz olan şartlarda anlaşıldığında muhatap tarafından maddelerin ihmal ve ihlal edilmesi hâlinde İslâm, yapılan ihlal ve ihmalin hesabını şeriatın bir emri olarak sormalıdır. Burada mesele, Yahudilerle anlaşma yapmak değil Yahudiler ile hangi şartlar, koşullar ve maddelerle anlaşma yapıldığı meselesidir.

Yahudilerle anlaşma yapılabileceğine delil olarak Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in yaptığı Medine Vesikası’nı delil gösterenler, acaba Medine Vesikası maddelerine riayet etmeyen Yahudilerden hesap soran Rasulullah’ı da örnek alacaklar mıdır? Ya da Yahudilerle anlaşma yapmaya Medine Vesikası delil ve örnek oluyorken, İslâm’ın değerlerine ihanet eden Yahudi kabilelerden hesap soran Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in bu sünneti de örnek alınmalı değil midir?

Evet, Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem Yahudilerle meşru zeminde ve meşru maddeler üzerine anlaşma yapmıştır. İhmal eden Yahudi kabilelerden de Allah için hesap sormuştur. İslâm’ın izzetine halel getirmemiştir.

Medine Vesikası’nın hükümleri, hicretin ikinci yılında (624) tek taraflı olarak ilk defa Benî Kaynuka Yahudilerince bozulmuştur. Bazı Yahudiler, Benî Kaynuka çarşısında alışveriş yapan Müslüman bir kadını rahatsız etmiş, namusuna el uzatmış ve bu durum birkaç kişinin ölümüyle neticelenen Müslüman-Yahudi çatışmasına sebebiyet vermiştir. Müslümanların değerlerine hadsiz bir şekilde el uzatan ve anlaşmayı bozan Benî Kaynuka üzerine Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem tarafından derhal sefer düzenlenmiş, kaleleri muhasara edilmiş ve nihayetinde onlar cezalandırılarak sürgün edilmiştir.

Anlaşmayı bozan ikinci Yahudi kabilesi Benî Nadîr olmuştur. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem bir gün, Müslümanlarla Yahudilerin beraber ödemeleri gereken bir diyet parasını almak için Nadîroğulları’na gitmiş, bu esnada Nadîroğulları, Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’i öldürmeye teşebbüs etmiştir. Uhud Gazvesi’nden altı ay sonra cereyan eden bu olay üzerine Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem, Nadîroğullarını 15-20 gün muhasara altına almış, teslim olan Nadîroğulları Medine’den çıkartılmış (625) ve Hayber’e sürgün edilmiştir.

Son olarak Hendek Gazvesi’nde (627) Mekkeli müşriklere destek verme teşebbüsünde bulunan Benî Kurayza da Vesika’yı ihlâl etmiştir. Benî Kurayza Yahudilerinin Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem ile olan anlaşmalarına gö­re, Hendek Savaşı’nda düşman tarafından sarılan Medine’yi, Müslü­manlarla el ele vererek müdafaa etmeleri gerekiyordu.[4] Fakat bunu yapmadı­kları gibi üstelik anlaşma hükümlerini hiçe sayarak, harbin en hassas safhasında müşriklerle iş birliğine giriştiler. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in tahkik ve sulh için gönderdiği heyete hakarette bulundular ve “Rasulullah da kim oluyormuş? Mu­hammed’le aramızda ne ahit vardır, ne de akd!” dediler. Hatta daha da ileri giderek, Efendimiz için küstahça ağır sözler sarf ettiler.[5] Hendek Savaşı’nın Müslümanların zaferiyle sonuçlanmasının hemen ardından daha Rasulullah ve sahabe efendilerimiz savaşın yükünü üzerlerinden atmamışlardı ki Allah Azze ve Celle, Rasulullah’a Cebrail’i gönderdi ve şöyle dedi: [أَوَضَعْتُمْ السِّلَاح ؟ قَالَ “ نَعَمْ “ قَالَ لَكِنَّا لَمْ نَضَع أَسْلِحَتنَا بَعْد اِنْهَضْ إِلَى هَؤُلَاءِ] (Yâ RasulAllah!) Siz silahınızı bıraktınız mı? Hâlbuki biz (melekler) henüz bırakmadık. Şimdi hemen Benî Kurayza’nın üzerine yürüyün!”[6] Derhal Bilâl RadiyAllahu Anh’i çağırtarak, bütün Müslümanlara şunu nidâ etmesini em­retti: “Sizden hiçbiriniz ikindiye Benî Kurayza dışında bir yerde kılmasın!”[7] Nihayetinde Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem ordusuyla birlikte Benî Kurayza üzerine yürüdü ve ihanetlerinin bedelini onlardan sordu. İslâm, ihanetlerinin bedeli olarak, savaşanlarının boyunlarının vurulma­sına, mallarının Müslümanlar arasında taksim edilmesine, çocuklarla kadınların ise esir alınmasına hükmetti.[8]

Görüldüğü üzere Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem de Yahudilerle bir dizi anlaşmalar yapmıştır. Ancak ne var ki yapılan anlaşmalara sadakat göstermeyen, İslâm’ın değerlerini hiçe sayarak saldıran, Müslümanlara ihanet eden Yahudilerden her ne pahasına olursa olsun hesabını sormuştur.

Medine Vesikası ile gayri İslâmi anlaşmalara delil üretmeye çalışanlar!

İşte anlaşmanın izahı ve sonrasında Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in yaptıkları budur! Peki, sizler bugün yöneticilerin verdiği tavizleri ne ile izah edeceksiniz?

Ey taviz üstüne taviz veren, tevil üstüne tevil yapanlar!

Türkiye ile “İsrail”in arasında yapılan hangi antlaşma meşrudur? Bırakın antlaşma yapmayı bu varlığı tanımak ve onu devlet olarak kabul etmek bile haramdır! Ama yöneticiler sadece onu tanımakla yetinmediler. Askerî üsleri, mübarek topraklarda Müslümanları bombalayan pilotların eğitimi için açtılar! Tanklarının ve uçaklarının modernizasyonunu onlara yaptırdılar! Yahudi varlığının OECD ülkeleri arasına girmesinin önünü açan “evet” oyunu verdiler! Mavi Marmara şehitlerinin kanları üzerinden pazarlık yaptılar!

Ey taviz üstüne taviz veren, tevil üstüne tevil yapanlar!

Yahudi varlığı ile yapılan antlaşmalara Medine Vesikası’nı delil gösteren rüveybidalar!

Beni Kaynuka Yahudilerinin yaptığı gibi, gasıp varlığı Mavi Marmara gemisine baskın verip Müslümanları şehit ettiklerinde; mevcut yöneticiler tıpkı Rasulullah’ın yaptığı gibi ordularıyla icabet ederek Yahudileri mübarek topraklarda derdest edebildiler mi?

Beni Kurayza Yahudilerinin yaptığı gibi, gasıp Yahudi varlığı Amerika ile işbirliği yaparak Kudüs’ü “Yahudilerin başkenti” ilan ettiklerinde; mevcut yöneticiler, -tıpkı Rasulullah’ın yaptığı gibi- ordularıyla icabet ederek Yahudilerden canlarını almak kaydıyla hesap sordu mu?

Beni Nadir Yahudilerinin yaptığı gibi, gasıp Yahudi varlığı Mescid-i Aksâ’nın avlusunda bir Müslümanı öldürmeye yeltendiğinde; mevcut yöneticiler -tıpkı Rasulullah’ın yaptığı gibi- ordularıyla icabet ederek Yahudilere had bildirebildi mi?

Hayır! Bunların hiçbirini gerçekleştir(e)mediler; sadece kınadılar; sonra şiddetli kınadılar. En sonunda da normalleşmenin yolunu tuttular!

Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem bizler için -Kur’an’ın ifadesiyle- “usve-i hasene/güzel örnek”tir. Hak olanı arayan bir kişi Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in siretine baktığında gayri İslâmi olan sisteme entegre olmamayı, fayda-zarar hesabı yapmamayı, reel politik gerekçesiyle sistemle pazarlığa girmemeyi görecektir.

Var mısınız?

Var mısınız; menfaat hesabı yapmadan sadece şer’i hükme tabi olmaya? Var mısınız; “ama”sız ve “fakat”sız bir teslimiyete? Var mısınız; işgal edilen Mescid-i Aksâ’yı özgürlüğüne kavuşturmaya? Öyle ya; bu esaretin bitmesi adına çözüm öneriniz nedir: BM’ye başvurmak mı, NATO’dan yardım istemek mi, İslâm İşbirliği Teşkilatı’nı göreve çağırmak mı? Sizler de çok iyi biliyorsunuz ki yaptığınız hiçbir anlaşma, üye olduğunuz hiçbir kurum, altına imza attığınız hiçbir devletlerarası hukuk, bunun olmasına asla imkân vermeyecektir!

Yahudi varlığını kabul etmek, onu tanımak dahi İslâm’a göre meşru değilken, boyunlarınızda bu büyük vebali taşırken, bir de Rasulullah’ın yaptığı Medine Vesikası’nı günahlarınıza âlet etmeyin! Rasulullah’a ve sahabelerine iftira atmayın! Onları da kendiniz gibi “tavizkar” göstermeye çalışmayın! Rasulullah’ın şu hadisini aklınızdan çıkarmayın:

[قَالَ النَّبِيُّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ لَا تَكْذِبُوا عَلَيَّ فَإِنَّهُ مَنْ كَذَبَ عَلَيَّ فَلْيَلِجْ النَّارَ] “Allah Rasulü SallAllahu Aleyhi ve Sellem söyle buyurdu: ‘Bana yalan isnat etmeyin! Her kim bana yalan isnat ederse ateşe girer.’”[9]

Yazarın Tüm Makaleleri İçin Tıklayınız