loader

Sonraki Dönemi Görebilmek

Elimizin altında kristal bir küre yok, zaten bir sonraki dönemi görmek için buna ihtiyacımızda yok. Doğru bir bakış açısı ve hâlihazırdaki karineleri görebilmek, bunun için yeterli.

Peki, olayları içinden çıkılmaz hâle getiren, anlaşılmaz(!) gibi gösteren nedir?

Aslında burada biraz düzeltme yapmamız gerekecek. Olayları içinden çıkılmaz ve anlaşılmaz hâle getirmek isteyen birileri var mı?

İşte meselenin asıl odaklanmamız gereken yeri burası. Bu nedenden dolayı az önce aktardığım doğru bir bakış açısı ile hâlihazırdaki karineleri görebilme becerisinin yanına “yanıltıcıları” olaylardan ayıklama çabasını da eklememiz gerekecek.

Bir Sonraki Dönemi Görebilmek ile Kurgulamak Arasında…

Bir sonraki dönemi kurgulama çabası aslında, bir sonraki dönemi görebilmeyi gerektirir. Kurgulamak isteyenler, bir sonraki dönemin kendi kontrollerinde olmayacağını gördüklerinde olayların etrafına yanıltıcılar koyarlar. Bu ise gerçeğin yani gelecek olanın, insanlar tarafından görülmesini önleme ve insanları yanlış seçenekler etrafında kümelenmesini sağlayarak bir ‘kurgu’ya ikna etme çabasıdır aslında.

Şimdi gözlerimizi kurgucuların en ünlüsü üzerinde çevirelim ve bir gözlem çabası ortaya koyalım. Evet, Amerika’da sayıları önemli sayılabilecek düzeyde olan düşünce kuruluşlarını burada dile getirmek gerekir. Bu araştırma kuruluşları devlet politikasını belirlemede ve aynı zamanda ulusal ve uluslararası durumun düzenlenmesinde etkin bir role sahiptirler. Bu rol hiçbir zaman olayların olduğu gibi görünmesi üzerine dayalı değildir. Tam tersine bu rol, kamuoyunu yanıltma, planlanan gündemlerin gerçekleşmesi için hileli yönlendirmelerin yapılması, dünya siyasetinde Amerika’nın statüsüne zarar verecek alanların tespit edilmesi, İslâm coğrafyasında çatışma alanı olan ve güç mücadelelerinin verildiği yerler hakkında politika ve stratejilerin belirlenmesi ve özellikle İslâm’ın siyasal, ekonomik, fikrî ve askerî potansiyelini ortaya çıkartacak Hilâfet’in geri dönüşünü engellemek üzerine kuruludur.

Bu düşünce kuruluşlarının rolü ve İslâm coğrafyasında meydana gelen olaylar üzerindeki etkilerini değerlendirmek, bu kuruluşların amaç ve hedeflerini bizler için ortaya çıkaracak; kurgu ile gerçek arasında ayrım yapmamızı kolaylaştıracaktır. Gelin birkaç örnek vererek ne demek istediğimi açıklayayım…

Amerika’nın devlet politika ve stratejilerini etkilemek için kurulmuş bir düşünce kuruluşu olan “Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi/Project for the New American Century”, Washington merkezli olarak iki muhafazakâr düşünür olan William Kristol ve Robert Kagan tarafından kurulmuştur. Bu düşünce kuruluşunun amacı “Amerika’nın global liderliğini desteklemek” olarak açıklanmış, Amerikan liderliği hem Amerika hem dünya için iyidir mottosuyla Amerika Birleşik Devletleri eski Başkanı George W. Bush yönetimindeki üst düzey idareciler üzerinde nüfuz sahibi olmuş, Bush yönetiminin askerî ve dış politikalarının geliştirilmesine etki etmiştir; özellikle millî güvenlik ve Irak Savaşı konularında…

Şunu ifade edersek yanlış olmaz sanırım: Amerika, gücünü koordine ve mobilize eden, Amerika’yı savaşa ikna eden, problem üretim arabulucu olarak siyaset inşa etmesini sağlayan tehlikeli bir düşünürler ordusuna sahiptir. Aynı şekilde Amerikan politikası da bu düşünce kuruluşlarını destekleme üzerine kurulmuştur.

Başka bir örnek daha vermek gerekirse, 2013 yılında kurulan ve aynı yıl Amerika için ulusal güvenlik stratejisi yayınlayan “Birleşik ve Güçlü Amerika Projesi” düşünce kuruluşu bunun için güzel bir seçim olur diye düşünüyorum. Bu kuruluş Bill Clinton, George W. Bush ve Barack Obama dönemlerinde görev yapan yetkililer de dâhil olmak üzere dış politika ve ulusal güvenlik uzmanlarından oluşuyordu. Bu uzmanların görüşlerine göre zorluklarla yüzleşmek için önerdikleri plan üç temel ilkeye dayanıyordu.

Bu ilkelerin en başında Amerikan gücünün temel alınması, diğer bir husus ise Amerika’nın dünya liderliğinde proaktif bir rol üstlenmesi ve son olarak da kapitalizmin değerlerinin teşvik edilmesi gelmekteydi. Bu durum ise Amerikan’ın askerî gücünü geliştirerek, Amerika’nın küresel hegemonyasını devam ettirmesi anlamına gelmekteydi. Zaten 11 Eylül saldırılarından sonra küresel hâkimiyet ve liderlik stratejisi olarak proaktif/önleyici müdahale stratejisi, Afganistan ve Irak’ın işgal edilmesiyle somutlaşmıştı. Bu ise Amerika’nın ulusal güvenliğini tehdit ettiğini düşündüğü bir yere önleyici saldırı yapabileceği anlamına geliyordu. Zaten unutulmaması gereken; demokrasi, serbest piyasa ekonomisi, sürdürülebilir kalkınma, kültürel ve ekonomik yayılmacılık… Amerika için sadece çıkarlarını korumak ve küresel etkisini kanıtlamak için bir araçtır.

Diğer bir noktayı da Hilâfet’in yeniden ikame edilmesini engellemek için İslâm’ın siyasi yönünü perdeleme ve yok etme çabası olarak tanımlayabiliriz. Bunu RAND Corporation’ın raporlarında görmek mümkündür. Bu raporlardan birisi 2004 yılında “Demokratik Sivil İslâm” başlığı altında yazılmıştır. Bu raporda, Demokrat İslâmcıların seçimlere girmelerinin teşvik edilmesi öneriliyordu. Araştırmacılar Ray Takeyh ve Nikolas K. Gvosdev’in, “Radikal Siyasal İslâm’ın Yükselişi ve Çöküşü” kitabını yazdıkları 2004 yılında, “Demokrat” Müslümanların iktidara gelmelerine ve sonra devrilmelerine izin verme fikri zirvedeydi.

RAND Corporation’ın 2003-2004 yılındaki raporunda, “Köktendinciler, modern Batı demokrasisini ve Batı kültürünü reddediyorlar, İslâm hukukunu uygulayan bir devlet istiyorlar ve amaçlarına ulaşmak için modern teknolojiyi kullanıyorlar… Bu radikal köktendinciler, modern demokrasi ve Batı değerleri için, özellikle de Amerika için tehlikelidirler… Onlar bize karşı, biz de onlara karşıyız.” tespiti yapılıyordu.

Yani bu düşünce kuruluşlarında hazırlanan raporlarla Amerikan siyaseti arasındaki paralelliği gördüğümüzde yaşadıklarımızdaki kurgu ile hâlihazırdaki gerçekler arasında bir ayrım yapma gücü kazanıyoruz.

‘Kurgu’nun Kendini Gerçekleştirmesi

İşte tam da bu noktada benim “dönemsel gerçeklikler” dediğim süreç devreye giriyor. Kurgucuların insanları ikna çabası olumlu neticelenince ‘kurgu’nun dönemsel bir gerçekliğe dönüştüğü süreci yaşamaya başlıyoruz. Bunun aslında basit bir nedeni var. İnsanlar, doğru bir bakış açısı ile karineleri okuyamıyorlar. Yanıltıcıları, karineler olarak değerlendirmeye başlıyorlar. Ve kurgucuların, öngörülerine uygun davranışlar geliştiriyorlar. İşte bu basit ve anlaşılabilir sürecin ortaya çıkardığı durum ise ‘kurgu’nun kendini gerçekleştirmesi ve dönemsel bir gerçekliğe dönüşmesidir.

Dönemsel Gerçekliklerin Ömrü

Dönemsel gerçekliklerin yani kurgucuların oluşturduğu suni gerçekliklerin etkinliği ne zamana kadar sürer? Bunun için belirli bir tarih vermek yanıltıcı olur. Bu süre uzun veya kısa olabilir. Buradaki etkin unsur, insanların/toplumların doğru bir bakış açısı ile yanıltıcılardan uzak, karineleri değerlendirmeye başlamasıdır. İşte dönemsel gerçekliklerin ömrü de bu idrakin gerçekleşme süresi kadardır. Bu süreyi insanların/toplumların kendi dinamikleri belirleyecektir.

‘Dönemsel Gerçeklik’ten Sonra…

Az önce aktardığım gibi dönemsel gerçekliklerin süresi insanların/toplumların kendi dinamikleri tarafından belirlenecektir. Peki, dönemsel gerçekliklerden sonra ortaya ne çıkacak? İşte burası dikkatle izlenmesi ve düşünülmesi gereken bir nokta. Toplumların/ümmetlerin billurlaşmış aslı dinamikleri kendini gerçekliğini oluşturacaktır. Bu kaçınılmaz ve geri dönülmez bir menzili ifade eder.

Bir Tehlike…

Fakat bu o kadar da kolay bir gidişatı ifade etmez. Her ne kadar toplumların/ümmetlerin aslı dinamikleri gidişatı yeniden inşa etme gücünü kendi içinde barındırsa da burada bir tehlike vardır. Bu tehlike, dönemsel gerçekliğin yerini başka bir dönemsel gerçekliğe bırakması ve döngüsel bir hâl almasıdır.

Böyle bir bakış ile son dönemde dünya siyasetinin genel hatlarını inceleyelim. Bu incelememizi şu soru üzerine bina edelim: Amerika, liderliğini korumak maksadıyla Çin’i ve Müslümanları birbirleriyle vurmaya dayanan yeni bir uluslararası çatışmayı mı dayatmak istiyor?

Öncelikle belirtmekte fayda var: Korona salgınından önce birçok stratejist ve araştırmacı Batı uygarlığının başarısızlığını ve iflasını ortaya koyan değerlendirmeler yapıyorlardı. Kapitalizmin dünya düzeninde oluşturduğu tahribat, krizler felaket ve trajediler bu salgınla birlikte uluslararası sistemde de beklenen değişimin güçlü bir şekilde yeniden konuşulmasını sağladı. Zira bu salgın özellikle Batılı ülkelerin de içinde bulunduğu yerlerde ekonomik, sosyal ve siyasi düzeyde yıkıcı etkilere yol açan bir süreci ortaya çıkarmıştı.

Korona virüs salgınının ilk anlarından itibaren Amerika, Çin’i astronomik mali kayıplardan, sosyal ve siyasi krizlerden sorumlu olmakla suçlamaya başladı. Böylece Çin’e karşı uluslararası bir kamuoyu oluşturmaya çalıştı. Amerikan’ın Çin’e karşı başlatmış olduğu bu politika, korona sonrası ortaya çıkan bir durum değil, Trump’ın iktidara gelmesi ile başlayan bir durumdur.

Trump’ın Çin ile başa çıkmak için yeni bir yaklaşım olarak agresif bir tutum takınmasının nedenini incelemek gerekirse Sovyetler Birliği’nin ve sosyalizmin çöküşüne kadar bir değerlendirmede bulunmak gerekebilir. Sovyetler yıkıldığında Amerika kendisini “dünyanın jandarması” ilan etmiş ve stratejik düşman konumuna İslâm’ı koymuştu. Amerika bunu yapmaya mecburdu. Çünkü Amerika’nın dünya hegemonyasına karşı bir direnç oluşturabilecek tek güç İslâm’dı ve Müslümanların birleşip Hilâfet’i yeniden ayağa kardırma tehlikesi(!) giderek yaklaşıyordu. 11 Eylül’den sonra Amerika önderliğinde “teröre karşı savaş” adı altında İslâm’a karşı bir savaş başlatıldı. Ve bununla paralel olarak Amerika dünya liderliğindeki konumundan dolayı “Amerikan Yüzyılı” Projesini benimsedi. Afganistan ve Irak’ı işgal etti. Planı ise Sykes-Picot’a alternatif olarak Müslüman ülkeleri şekillendirmekti. Fakat işler Amerikan’ın planladığı gibi gitmedi. Irak ve Afganistan’da çamura saplandı. Çok şiddetli bir direnişle karşılaştı. 2008 yılında ise dünya liderliğini sarsacak derecede bir mali ve ekonomik krizin içine girdi. Böylece Amerikan Yüzyılı Projesi ile birlikte Bush’un ve Cumhuriyetçilerin dönemi sona ermiş oldu. Obama iktidara geldiğinde Amerikan Yüzyılı Projesinin bittiğini ilan etti.

Obama’nın 2009’da finansal krizin doruğunda başlayan yönetiminin ilk meşgul olduğu konu, finans sistemi ve bu sistemin yıkıcı etkilerinin Amerikan halkı üzerindeki etkilerini azaltmak oldu. Burada, Müslümanlara karşı küresel savaşın başlatılmasından önce Amerika’nın uluslararası sistemin tepesinde tek olduğu ve Amerikan politikasının, onun bu konumunu tehdit eden her şeyi ortadan kaldırmaya ve kendisi ile rekabet etmeye çalışan herkesi önlemeye dayalı bir yaklaşım içinde olduğu unutulmamalıdır. Yaşamış olduğu büyük finansal kriz de göz önüne alındığında müdahale bölgelerinde işler Amerika’nın istediği gibi gitmedi. Müslümanları mağlup edemedikleri gibi Çin de uluslararası konumunu güçlendirdi.

Ayrıca Cumhuriyetçiler Obama’yı süper güç politikasını uygulamamakla, Amerika’nın emperyal ağırlığını düşürmekle, uluslararası alanda başlayan krizlere müdahalede isteksizlikle suçladılar. Bu da gösteriyor ki Obama, perde arkası liderlik stratejisine yaslanmıştı. Böyle bir yaklaşım da uluslararası alanlarda siyasi boşlukların oluşmasına neden oldu. Henry Kissinger’ın dediği olmuştu; Amerika’nın vazgeçtiği her kareye baş düşmanı Putin yerleşecekti. Yani Kissinger’ın dediği; Amerika’nın bıraktığı her boşluk aşağıdan gelen rakipleri tarafından doldurulacaktı. Kısaca söylemek gerekirse Obama, Amerika’nın uluslararası statüsünü korumayan bir başkan olmakla değil, diğer rakiplerinin kendisinin uluslararası konumuna yaklaşmasına engel olamamakla suçlanmıştı. İşte Çin’in uluslararası rakip olmasını engelleme yaklaşımı Trump ile birlikte politik bir süreç olarak işlemeye başladı.

Evet, Trump’ın uluslararası politikası Obama döneminin tersine işledi. Trump adaylığı sırasında bile Çin ile mücadele üzerine bir kampanya yürüttü. Çin’i Amerikan ekonomisini gasp etmekle suçladı. Çin ile gerginliği tırmandırdı. Buna paralel olarak İslâm coğrafyasındaki problemli alanları çözüme kovuşturmaya çalıştı. Hızlı neticeler almaya yöneldi. Usame bin Ladin’i öldürdü, IŞİD’i ortadan kaldırdığını açıkladı, Taliban’la anlaşma masasına oturdu.

İşte, Amerika’nın koronavirüs konusundaki yaklaşımını da bu süreç ile beraber değerlendirmek gereklidir. İşte bu yüzden Amerika bu salgına “Çin salgını” dedi. Tüm bunlarla beraber uluslararası sahnede olanlar Amerika’nın Çin’e karşı bir çatışma kapısını aralamak istediğini göstermektedir. Çin’in uluslararası konumunu etkilemek, abluka altına almak ve hareket alanını kısıtlamak ve böylece uluslararası konumunu tahkim etmek istemektedir. Öyle anlaşılmaktadır ki Amerika korona ile yaşanan bu felaketten yararlanarak, korona salgınının faturasını Çin’e keserek siyasi hedefine ulaşma konusunda bu pandemiyi bir katalizör olarak kullanacaktır. Trump da bu durumu yaklaşan başkanlık seçimlerinde bir başarıya dönüştürmek istemektedir.

Şimdi şu soruyu gündeme almakta yarar var: Amerika, Çin ile çatışmanın kapısını aralarken Sovyetlerin çöküşünden sonra 11 Eylül ile başlattığı Müslümanlara karşı savaşını bitirecek mi? Oborn’un dediği gibi, "İslâm’ın dünyanın ana dengesizliğinden sorumlu olmakla suçlandığı uzun dönemin sonuna gelmiş olabilir" miyiz? Tabi ki bu Oborn’un görüşü, çünkü biz Müslümanlar olarak gayet açık bir şekilde Amerika’nın nasıl bir şeytan olduğunu biliyoruz. İslâm topraklarını nasıl işgal ettiğini, zenginliklerini nasıl sömürdüğünü, nasıl işkence ve zulümler yaptığını biliyoruz. İslâm’ı ve Müslümanları nasıl terörizmle suçladığını biliyoruz. Tüm bunlar ortadayken ve İslâm ümmetinin Hilâfet projesi gün geçtikçe büyürken Amerika’nın Müslümanlara karşı olan savaşını bitirebileceğini düşünmek saflık olur.

Öyleyse soru şöyle bir forma dönüşecektir: Amerika’nın Müslümanlarla olan mücadelesi, Çin ile mücadelesi boyunca nasıl şekillenecek? Bakışların buraya odaklanması gerekmektedir. Geçmişte düşülen hatalara düşülememeli; Amerika’nın Çin ile girdiği ve şiddetlenerek devam edecek olan mücadelesinden doğacak siyasi boşluktan yararlanarak kendi projemizi, Hilâfet projesini güçlendirmeye çalışmalıyız.

Eğer yaşanan bu siyasi gidişat, oluşturulmaya çalışılan bu kurgu okunamazsa yeni bir dönemsel gerçekliğe teslim olunması kaçınılmaz olacaktır. Bu gidişatın döngüsel bir hâl almasını engelleyecek yegâne faktör ise yine toplumların/ümmetlerin asli dinamiklerinin toplumsal hafızada billurlaşması olacaktır.

Fikrî ve siyasi coğrafyamıza böyle bir bakış açısıyla yaklaştığımızda dönemsel gerçekliklere teslim olmama noktasında bir adım atmış olacağız. Bu da bize düşünmek kadar uzak…

YAZARIN DİĞER MAKALELERİ

Yazarın Tüm Makaleleri İçin Tıklayınız