loader

"Silahlı Terör Örgütü" İddiası ve Hizb-ut Tahrir

Hizb-ut Tahrir; 1953 yılında Müçtehit Âlim Şeyh Takiyyuddin en-Nebhani ve bir grup âlim tarafından kurulmuş siyasi bir partidir. Gayesi ve hedefi İslâmi hayatı yeniden başlatmak, Allah’ın indirdiğiyle hükmetmek ve insanlığın kurtuluşu için İslâm’ı tüm dünyaya yaymaktır. Bu gaye ancak bir İslâm beldesinde, hayatın tüm işlerinin Allah’ın hükümlerine göre yürütüldüğü İslâmi bir toplumda yani Allah’ın hükmünün egemen olduğu İslâmi bir devletin gölgesinde gerçekleşebilir. Bu nedenle Hizb-ut Tahrir, çalışmasını İslâmi hayatı başlatacak İslâm Devleti’nin kurulması gayesi ile sınırlandırmıştır.

“İslâmi hayatı yeniden başlatmak”la kastedilen; akide, ibadet, ahlak, muamelat, yönetim, ekonomi, toplumsal kurallar, eğitim, diğer halk, ümmet ve devletlere karşı takip edilecek dış politika gibi tüm konularda İslâm’ın hükümlerinin uygulanması, Müslümanların yaşadığı ülkelerin dâru’l İslâm’a, buralarda yaşayan toplumların da İslâmi topluma dönüştürülmesidir. Silahlı ve şiddet içeren bir metodu benimsemediğini, şiddeti meşru görmediğini açıkça ifade eden Hizb-ut Tahrir, gayesini gerçekleştirmek için fikri ve siyasi faaliyetler ile çalışmalarını sınırlandırmaktadır. 

İşte bu gaye için kurulan Hizb-ut Tahrir, 1950’li yılların sonlarına doğru Türkiye’de de çalışmalarına başlamıştır. Yapmış olduğu etkili ve güçlü çalışmalar sayesinde bir müddet sonra “Hilâfet” deyince Hizb-ut Tahrir akla gelir olmuştur. Tabii ki bu çalışmalar, daha ilk zamanlarda laik Kemalist devlet ricali tarafından fark edilmiş ve 1960’lı yılların başında Hizb-ut Tahrir mensuplarına karşı soruşturma ve operasyonlar başlatılmıştır.

İşte o günlerden bu yana Hizb-ut Tahrir’e yönelik Türkiye’deki yargı zulmü her geçen gün şiddetini artırarak devam etmiştir. 1960, 1967, 1971 ve 1980’li yıllarda meşhur “163. Madde” kapsamında çoğunluğu sıkıyönetim mahkemelerinde devam eden yargılamalarda Hizb-ut Tahrir mensuplarına birçok cezalar verilmiştir. 2000’li yıllara gelindiğinde 163. Maddenin yerini bu sefer “Terörle Mücadele Kanunu” almış, o zamana kadar uyduruk gerekçelerle “silahsız terör örgütü” olarak kabul edilen Hizb-ut Tahrir’e bu madde kapsamında cezalar verilmeye başlanmıştır. 2003 ve 2006 yıllarında “terör”ün tanımının değişmesi ve “silahsız terör örgütü maddesinin” kaldırılması ile kısa bir müddet faaliyetleri terör kapsamından çıkartılan Hizb-ut Tahrir, “niyet okuma” şeklinde trajikomik bir gerekçe ile Yargıtay tarafında “silahlı terör örgütü” kapsamına sokulmuş ve o günden bu yana da silahlı terör örgütü olarak yargılanmaya ve cezalar verilmeye başlanmıştır.    

Peki, şiddeti ve silahlı eylemleri reddeden, bunu meşru görmeyen, çalışmalarını sadece fikrî ve siyasi amellerle ile sınırlandıran, bugüne kadar hiçbir terör eyleminde adı geçmeyen Hizb-ut Tahrir’e karşı yıllardan beri uygulanan yargı zulmünün ve özellikle onu “terör örgütü” olarak göstermeye çalışmanın arkasındaki amaç nedir? Kendi çıkardıkları kanunları hiçe sayarak uyduruk gerekçelerle Hizb-ut Tahrir’i “terör”den yargılamanın sebebi nedir? 

Öncelikle şunu net bir şekilde ortaya koymak gerekir ki, Hizb-ut Tahrir’i terör ile ilişkilendirmeye çalışmak ve “terör örgütü” olarak ifade etmek ve bu şekilde yargılamak, sadece sanıldığı gibi bir yargı ve hukuk sorunu değildir. Bu durum, sömürgeci Batılı kâfirlerin planlarını ve hedeflerini gerçekleştirmek noktasında yürütülen çalışmanın bir parçasıdır. Yani Batı’nın yürüttüğü İslâm’ı ve Müslümanları terör ile yaftalama, terörize etme ve onları “radikal teröristler” olarak kamuoyuna sunma çalışmasının bir parçasıdır.    

Zira sömürgeci Batılılar, kendilerine boğun eğmeyen, çıkarlarına hizmet etmeyen, İslâm’ı eskiden olduğu gibi yeniden hayat sahnesine döndürmek isteyen her Müslüman’ı “terörist” olarak görmekte ve göstermektedirler. Yeryüzünde ortaya koydukları cürümlerinin üzerini örterek, Müslümanları “terörist” olarak yaftalamaya çalışıyorlar.

Oysaki terörün gerçek failleri, “terör” dediğimiz yöntemi ihdas eden, ortaya çıkartan, tasarlayan, bunun için uygun yapıları oluşturan ve kullanan, bizzat Batılı kafir devletlerdir. Bugün hem ülkemizde hem de dünyada meydana gelen terör olaylarının gerçek failleri, bin yıldır İslâm’la ve Müslümanlarla mücadele eden Haçlı zihniyetli sömürgeci Batılılardır. Zira terör, özellikle “Soğuk Savaş” döneminden sonra Batılıların ürettiği vahşi bir yöntemdir. Bu insanlık dışı yöntemle siyasi ve ekonomik çıkarlarını gerçekleştirmeye çalışırlar. Çıkarları için insanları katletmekten ve dünyayı kan gölüne çevirmekten asla çekinmezler.

İşte yeryüzünde “terör” denilen bu fesadı ilk ortaya çıkartan ve uygulayan bu Batılı kafirler, bugün Müslümanları terörist olmakla ve İslâmi yapıları da terör örgütü olmakla suçluyorlar. Dolayısıyla Hizb-ut Tahrir’e yönelik “terör” yaftası ve onu terör örgütü olarak yargılama çalışması, Batılı kafirlerin projelerine destek vermek ve onların kanlı planları için Müslümanları harcamaktan başka bir şey değildir.

Hatta Hizb-ut Tahrir, terörün kaynağı ve gerçek failleri hakkında defalarca açıklamalarda bulunmuş bu konuda konferanslar düzenlemiştir. Birçok masum insanlarımızın terör olaylarında katledilmesine ilişkin her defasında gerçek failleri deşifre etmiş ve terörü bitirmek için yapılması gerekenleri sıralamıştır. Bütün bunlara rağmen maalesef bugün hâlâ başta Yahudi varlığı “İsrail” olmak üzere ABD, İngiltere gibi terör üreten ve baş fail olan devletler ve teröre açıkça destek veren kurumlar ve kişiler baş tacı edilirken, amacı sadece İslâmi hayatı başlatmak olan, bunun için çalışan Hizb-ut Tahrir’in, “terör” iddiası ile karşı karşıya kalması, yöneticilerin ve başta yargı olmak üzere birçok kurumun; terörün gerçek faillerini gizleyerek, İslâmi kitleleri ve Hilâfet arzusunu terör olarak niteleme noktasında hâlâ sömürgeci kâfirlerin oyunlarına destek ve katkı sunduklarını göstermektedir maalesef.

İşte Hizb-ut Tahrir’in terör ile ilişkilendirilmesinde ki ilk sebep budur. Zira Hizb-ut Tahrir; İslâm akidesine dayalı siyasi bir partidir. Onun hedefi, İslâmi hayatı yeniden başlatmaktır. Çünkü İslâmi bir hayat tüm Müslümanlar üzerine farzdır. İslâm’ın hayattan, toplumdan ve devletten uzaklaşması, ancak küfür ve cahiliyeyi ortaya çıkartır. İslâmi hayatın başlamasının metodu ise Râşidî Hilâfet Devleti’nde yönetimdir.

Zaten başlı başına bu hedef sömürgeci kâfirler ve onların yerli işbirlikçileri için bir tehlikedir. Daha ilk başta onlar, bu hedefi “terör” olarak ifade ederler. Zira İslâm’ın yönetim mercii olarak kabul edilmesi ve bunun Müslümanlar arasında kamuoyu olması kâfirler için büyük bir meseledir. Onlar İslâm’ı, “sadece ibadet ve ahlak ile sınırlı olan, hayata müdahale etmeyen, nizamlar içermeyen bir din” olarak lanse etmeye çalışıyorlar yıllardır. Bundan dolayı Hizb-ut Tahrir’in çalışmalarına ve metoduna hiç bakılmadan daha en başta terör ile ilişkilendirilmek istenmesinin sebebi budur. İçeriğinde “Hilâfet” yazan ve Hilâfet’i kurmak için çağıran her türlü neşriyatı “terör örgütü” delili olarak göstermelerinin sebebi budur.

Çünkü onlar Hilâfet’in sadece tarihî bir vakıa olarak görülmesini isterler. Hilâfet’ten tarihî bir vakıa olarak bahsedenler ile, onu bugünkü sistemlerin bir alternatifi olarak görmeyenler ile bir sorunları olmaz. Bundan dolayı Hilâfet ile ilgili dizilerin çekilmesine ses çıkarmazlar ama bugün bizzat uygulanmasının talep edilmesine şiddetle karşı çıkarlar.

İşte Türkiye’de yıllardan beri Hizb’in saçma sapan gerekçelerle terörden yargılanmasının sebebi budur. Geçmişten bugüne ortaya konulan şu gerekçelere bakar mısınız?

Mesela; 1960 yıllardaki yargılamalarda gerekçe şöyle: “Türk kültürünü ortadan kaldırmaya çalışıyorlar.”

Türkler, yüzyıllarca Hilâfet’e riyaset etmiş, İstanbul Hilâfet’in başkenti olmuş. Ama Hilâfet’i istemek Türk kültürünü ortadan kaldırmaya çalışmakmış.

2000 yılında bu gerekçenin yerini; “Manevi cebir kullanarak devleti yıkmaya çalışıyorlar.” ifadesi almıştır. “Manevi cebir” neymiş peki? “Hilâfet şer’î bir hükümdür. İslâm’ın nizamlarının uygulanması farzdır. Terki haramdır” demek, manevi bir cebirmiş.

Bugünkü trajikomik gerekçe ise; “Şu ana kadar cebir ve şiddet kullanmadılar ama Râşidî Hilâfet Devleti kurulduktan sonra Hıristiyanlarla savaşacaklar. Dolayısıyla o zaman silaha başvuracaklar.”  

Yani kısaca Hizb-ut Tahrir’in “terör örgütü” olarak yargılanmasında en büyük etken, zihinleri Batı kültürü ile dolmuş, Batı’nın değerlerini benimsemiş, kendi değer ve tarihine düşman hâle gelmiş zihniyetlerin sonucudur. Bunlar Batılı değerler söz konusu olduğunda, Batı için bir tehdit söz konusu olduğunda yargı, hukuk, kanun vb. tanımazlar.

Hizb-ut Tahrir’in Silahlı Terör Örgütü Olarak Gösterilmesinde İki Temel Gerekçe

Türkiye’de Hizb-ut Tahrir yargılamalarında savcıların ya da hakimlerin "gerekçe" olarak ortaya koydukları iki temel husus göze çarpmaktadır.

Bunlardan birincisi; "devletin silah kullanmadan sadece davet çalışmaları ile kurulamayacağı ortadadır; şu anda zayıf olduklarından dolayı silah kullanmıyorlar ama er ya da geç silah kullanacaklar" iddiasıdır.  

Öncelikle Hizb-ut Tahrir, metot konusunu şer'î hükümlerden çıkarmış, benimsemiş ve ortaya koyup açıklamıştır. Hiçbir kapalılık bırakmamıştır. Onun için Hizb'in gizli bir gündemi, gizli bir ajandası yoktur. Her şeyi; ne yapacağı, nasıl hareket edeceği apaçık ortadadır. Kurulduğu 1953 yılından beri, 40’a yakın beldede faaliyet yürüttüğü milyonlarca üyeye mensup olduğu hâlde bugüne kadar bu metodundan asla taviz vermemiştir.

Peki, nedir bu metod? Bu metod, Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Mekke döneminde takip ettiği metoddur. Zira Allah Rasulü ilk vahiy aldığı andan devlet kurulana kadar, vahyin yönlendirmesiyle bir çalışma metodu ortaya koymuştur. Dolayısıyla bu metod, sabit bir keyfiyettir. Nasıl ki bu dini indiren Allah Subhanehu ve Teâlâ ise, bu dinin hâkim olması için keyfiyet ve metodu da indiren Allah’tır.

Allah Rasulü, ilk vahyi aldığı andan itibaren açık bir şekilde insanları Allah’a ve İslâm’a davet etti. Tebliğ ve davet faaliyetlerini yürüttü. Emr-i bil maruf nehy-i anil münker yaptı. Ve bu esnada kendisine inananlar ile birlikte bir kitle oluşturdu. Bu kitle ilk etapta gizli idi. Erkam b. Ebi Erkam'ın evi gibi evlerde kitlesini kültürlendirdi. Onları Allah’ın vahyi ile hazırladı.

Ardından yine vahyin yönlendirmesi ile birlikte kitlesi ile birlikte açıktan davet çalışmalarına başladı. İnsanlara Mekke’nin meydanlarında hitap etmeye, açıktan Kur'an okumaya başladı. Hem kendisi hem kitlesi en yakınlarından başlayarak davet amelleri gerçekleştiriyorlardı. Ve tüm aşamalarda Allah Rasulü çalışmalarını fikrî ve siyasi amellerle sınırlandırdı. İnsanlara, kulluk ettikleri ilahların birer "put" olduklarını anlatıyordu. İbadetin ancak Allah’a olması gerektiğini anlatıyordu. Hüküm ve yönetimin Allah’a ait olması gerektiğini anlatıyordu. Onların ve toplumlarının, ibadet anlayışlarına, yönetimlerine, kadın-erkek ilişkilerine, kölelik düzenlerine velhasıl toplumun küfür ve fısk içeren uygulamalarına çatıyordu. Sahip oldukları fikirlerin çürüklüğünü açıkça, gizlemeden büyük bir cesaretle yüzlerine haykırıyordu.

Bununla birlikte onları yöneten, yönlendiren, yasalar belirleyen yöneticilerine de çatıyordu. Onlarla ve onların söylemleriyle tartışıyordu. İşte kısaca Allah Rasulü'nün Mekke'de yaptığı ameller ve çalışmalar, fikrî ve siyasi amellerdi.

Allah Rasulü'nün bu metodunda asla silaha ve maddi eyleme başvurmadığı, hatta sahabelerini bundan uzaklaştırmak için çalıştığı da açıkça görülmektedir. İşkenceler arttığında bir çok sahabe gelip "neden silah kullanmıyoruz?", "neden karşılık vermiyoruz?" dediğinde, "Ben kavmimle savaşmak için gönderilmedim." diyordu. Yani Allah Rasulü'nün bir metot olarak ortaya koyduğu bu çalışmada asla şiddet ve maddi eylem yoktur.

İşte Hizb-ut Tahrir bu metodu kendisi için benimsemiştir. Şer'î hükümlerden istinbat ederek benimsemiş olduğu bu metot gereği hareket eder. Çalışmalarının tümünü fikrî ve siyasi çalışmalar ile sınırlandırır. Bir bütün olarak İslâm’ın tatbik edilmesi ve İslâmi hayatın başlaması için davet ve tebliğ çalışmaları yürütür. İslâm dışı küfür fikirlerinin bozukluğunu, çürüklüğünü açıkça insanlara anlatır. Sömürgeci kafirlerin oyunlarını ve tuzaklarını ümmete ifşa eder. Yöneticileri muhasebe eder. İslâm dışı tüm kanun ve kararlara karşı muhasebe farziyetini yerine getirir.

Bunun şer'î bir metot olduğuna inanır ve bundan asla taviz vermez. Fikrî ve siyasi amellerini büyük bir açıklık ve cesaretle ortaya koyarken maddi ve silahlı mücadeleyi ise Allah Rasulü'nün metoduna aykırı olduğu için asla kabul etmez.

Dolayısıyla Hizb-ut Tahrir dün silah kullanmadığı gibi bugün de kullanmaz ve yarın da kullanmayacaktır. Zira o, İslâmi siyasi bir partidir ve İslâm toplumunu oluşturmaya çalışmaktadır. Toplumların değişimi silahla olmaz. Silahla ancak darbe yapar, mevcut iktidarı indirir, onun yerine geçersiniz. İnsanları silahla, baskıyla ve korkutmayla sindirirsiniz. Bu korkudan dolayı insanlar sadece siner ve bir müddet baskıya boyun eğer. Ancak bir müddet sonra ise ilk fırsatta eski hâline döner. Bu yöntem ile toplumları değiştirmeye çalışmak ancak sizin tabi olduğunuz Batılıların kullandığı bir yöntemdir.

Oysaki İslâm’ın beyan ettiği vakıaya göre toplumun değişimi, kamuoyuna hâkim olan fikirlerin ve duyguların değişmesi ile mümkündür. Bunun neticesinde insanlar, inandıkları fikirler ve sahip oldukları duygular ekseninde nizam ve kanunlar isterler. Böylece halkın ve güç ehlinin talebiyle toplumun inandığı fikirler ve duygulara göre nizamlar da değişir. İşte Allah Rasulü'nün gerçekleştirdiği değişim budur. İslâm’ın emrettiği toplumsal değişim budur. Ve onların iddia ettiklerinin aksine toplumlar, silahla değişmez ancak fikrî ve siyasi mücadele ile değişir. Hizb-ut Tahrir bu metodu benimsemiştir. Ve Allah’ın izniyle bu metot ile çalışıp Müslüman halk ile birlikte Hilâfet'i kuracaktır.

İşte ortaya atılan “şimdi kullanmıyorlar ama ileride kullanacaklar” iddiası, Hizb-ut Tahrir hakkında batıl bir iddia ve hayali bir vehim içeren bir iftiradır.

İkinci İddiaya gelince; bu da “Râşidî Hilâfet Devleti kurulduktan sonra Hıristiyanlarla savaşacaklar. Dolayısıyla o zaman silaha başvuracaklar.” iddiasıdır.

Bu iddiayı okuyanlar açısından komik gelse de bu iddia, resmî olarak yargılama ve ceza gerekçelerinde açıkça ifade edilen bir iddiadır. Yani Hilâfet kurulunca "devlet, Hıristiyan bir devlet ile savaşa girecekmiş. O savaşta Hıristiyanlar ölecekmiş. Bundan dolayı şimdiden bunun cezasını keselim" diyorlar.

İşte Hizb-ut Tahrir hakkında bu trajikomik iddia da gerçek dışı bir iddiadır. Hizb-ut tahrir, siyasi bir parti olarak devlet kurulduktan sonra da silah kullanmayacaktır. Zira İslâm akidesine dayalı siyasi bir parti olarak onun ameli ve hedefi; devlet yokken bu devleti kurmaya çalışmak, devlet kurulduktan sonra da yöneticileri muhasebe etme işini, emr-i bil maruf, nehy-i anil münker işini, hayra davet işini devam ettirmesidir.

Çünkü bir siyasi partinin kurulmasının şer'î delili, Al-i İmran Suresi'nin 104.ayetidir. Bu ayet ise Medeni (Medine'de inen) bir ayettir. Yani İslâm Devleti varken, Müslümanlar tek bir ümmet iken Medine’de inmiş bir ayettir. Rabbimizin bu ayet ile talebi, İslâm Devleti içinde kurumsal olarak ayette bahsedilen amelleri yapacak en az bir topluluğun olmasıdır.  

Dolayısıyla devlet kurulduktan sonra, bu devletin bir halifesi ve emiri olacaktır. Ordusu, yargısı vb. kurumları olacaktır. Hizb-ut Tahrir ise İslâm Devleti içinde de faaliyet gösteren siyasi bir parti olmaya devam edecektir. Yönetim, ekonomi, iç ve dış siyaset, cihat, yargı gibi işlerin tümü Müslümanların seçtiği ve biat ettiği yöneticiler tarafından yerine getirilecektir, Hizb-ut Tahrir tarafından değil. Hizb-ut Tahrir ise kurumsal yapısı olarak siyasi parti faaliyetlerini sürdürmeye devam edecektir.

Yani devlet kurulduktan sonra da Hizb'in işi silahla değil, fikirledir. Yöneticileri İslâm ile hükmedip etmedikleri noktasında muhasebe edecektir. Toplumun İslâm üzere olmasını ve İslâm üzere kalmasını sağlamak için davet, tebliğ, emr-i bil maruf ve nehy-i anil münker çalışmalarına devam edecektir.  

İşte Hizb-ut Tahrir budur ve onun amelleri sadece İslâmi ve şer'î amellerdir. Metodu, Allah Rasulü'nün metodudur. İslâmi siyasi parti olarak şiddet ve silah ile hiçbir zaman ilişkisi olmamıştır ve olmayacaktır. O’nu terör ile ilişkilendirmeye çalışmak batıl bir iddia ve zulüm dolu bir iftiradır. Bu iftira, Hizb-ut Tahrir’e yapışmaz ve onu lekelemez. Sadece bu iftirayı atanların fesat dolu niyetlerini ve şerli amaçlarını ortaya döküp ifşa eder. 

___

#GerekçeNe

Yazarın Tüm Makaleleri İçin Tıklayınız