loader

Şer’î Hükümlere “Ama”sız Bir Teslimiyet!

Bugün gündelik hayatta, mesleki, akademik, ticari ve başka birçok alanda, insanlar kendilerinin bağlı kaldığı ve başkalarına da tavsiye ettikleri çeşitli altın kurallar oluşturmuşlar. Bir pazarlamacıya “pazarlamanın altın kuralları nelerdir?” diye sorduğunuzda, müşteri ile doğrudan görüşmek, ona güven vermek vs. gibi birçok şey sayıyor. Yine bir tüccara “ticaretin altın kuralları nelerdir?” diye sorduğunuzda, aynı şekilde bir eğitimciye, bir sporcuya ya da bir siyasetçiye “yaptığınız işin ya da mesleğinizin altın kuralları nelerdir?” diye sorduğunuzda, size onlarca madde sıralıyorlar. Öyle ki evliliğin, anneliğin ve hatta kısa yoldan zengin olmanın bile altın kuralları ile karşılaşabiliyorsunuz.

Dünyayı ilgilendiren işler hakkında insanoğlunun bu kadar çok altın kuralı var ama hem dünya hem de sonraki hayatı yani ahireti ilgilendiren mesele hakkında altın kural yok mu? Var! Kulluğun da altın kuralı var elbet. Kulluğun altın kuralı; “İman, imanın gerektirdiği amel ve gayelerin gayesi olan Allah’ın rızasının kazanılması”

Ne yazık ki bugün Müslümanlar kulluğun bu altın kuralını unutmuş, kulluk bilincini yitirmiş durumdalar. İman ettiklerini söylüyorlar ancak imanlarının gereğini yerine getirmiyorlar. “Varlığına, birliğine, ilahlığına iman ettim” dedikleri Rablerinin emirlerini dinlemiyorlar, gönderdiği dinin kanun ve nizamlarına uymuyorlar. Hızla tükenen bir ömürde para, kariyer, makam, şan ve şöhret için zorluklara, sıkıntılara katlanıyorlar, başarıya ulaşmak için şart koştukları ve uymak zorunda oldukları altın kurallara bağlı kalıyorlar ancak hem bu dünyada hem de ahirette kendilerini başarıya ulaştıracak altın kuralı yok sayıyorlar, görmüyorlar, görmezden geliyorlar. Hemen mazeretler, bahaneler oluşturuyorlar, gayelerin gayesi olan Allah’ın rızasını istemiyorlar. Kısaca Allah’ın rızasına ulaşmak, cenneti kazanmak için imanlarının gereği olarak şer’î hükümlere “ama”sız ve “fakat”sız bir teslimiyet göstermiyorlar.

Allah Subhanehu ve Teâlâ ise kullarından “ama”sız ve “fakat”sız bir teslimiyet istiyor. Rabbimiz, kulluğun altın kuralında imanın gereği olarak yapılacak ameli yani şer’î hükümlere uymayı, imanın olmazsa olmaz bir şartı olarak gösteriyor ve aynen şöyle buyuruyor:

  • تَسْلِيمًا وَيُسَلِّمُواْ قَضَيْتَ مِّمَّا حَرَجًا أَنفُسِهِمْ فِي يَجِدُواْ لاَ ثُمَّ بَيْنَهُمْ شَجَرَ فِيمَا يُحَكِّمُوكَ حَتَّىَ يُؤْمِنُونَ لاَ وَرَبِّكَ فَلاَ] “Hayır, hayır! Rabbine ant olsun ki, onlar aralarında çıkan anlaşmazlıklarda senin hakemliğine başvurmadıkça sonra da vereceğin hükme, kalplerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın, kesin bir teslimiyetle teslim olmadıkça iman etmiş olamazlar.”[1]

Rabbimiz bu ayet-i kerimede iman ve teslimiyetin şartını açık ve net bir şekilde sınırlandırıyor. Buradaki şart, şeriatın herhangi bir konuda vermiş olduğu hükme yani şer’î hükme uymaktır. Dikkat edin; Allah Subhanehu ve Teâlâ müminlerden aralarındaki anlaşmazlıkların/meselelerin çözümünde Rasulullah’ın hakemliğine başvurmalarını ve O’nun vereceği karara uymalarını basit bir şekilde istemiyor; aksine, bu uymanın teslimiyet şeklinde olmasını şart koşuyor. Yani “zorlama ile olmayacak, ‘ama’, ‘fakat’ ile olmayacak” diyor Rabbimiz. Kalplerde hiçbir sıkıntı olmaksızın tam bir teslimiyetle rızalık istiyor ve böyle olmazsa “iman etmiş olamazlar” diyerek yemin ediyor.

Müslüman, “teslim olan” demektir. Aynen İbrahim Aleyhi’s Selam ve sünnetullah üzere tevhit mücadelesini sürdüren diğer peygamberler gibi… Onlardan bazılarına bir elin parmakları kadar insan iman etmişti, bazılarının bir kaç kişiden oluşan ümmeti oldu, bazıları bu yolda yapayalnız kaldılar yine de bu yoldan vazgeçmediler. “Ama” demediler, şartsız ve hesapsız bir teslimiyet ile teslim oldular. Dolayısıyla mümin, iman etmekle birlikte zaten Peygamberi hakem kabul etmiş olur. Bu kabul, onu hayatta karşılaşacağı zorluk, sıkıntı, problem ve sorunlarda Peygamberin hakemliğine yöneltir. Eğer bu kabulünü bozar ve hakemlik için başka bir yere, tağuta başvurursa imanında zafiyet oluşur. Çünkü Peygamberin hakemliği, Allah’ın hakemliğidir; O’nun hakemliği kabul edilmezse, verdiği hükme teslimiyet olmazsa Allah’a teslimiyet olmamış olur.

Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

  • وَمَٓا اٰتٰيكُمُ الرَّسُولُ فَخُذُوهُ وَمَا نَهٰيكُمْ عَنْهُ فَانْتَهُواۚ] “… Rasul size ne verirse onu alın, sizden neyi yasakladıysa ondan da sakının...”[2]

Kur’an-ı Kerim, Rasul’ün getirdiklerinden başkasını hakem tayin etmek isteyenleri aynen şu ayetteki gibi teşhir ediyor:

  • يُرٖيدُونَ اَنْ يَتَحَاكَمُٓوا اِلَى الطَّاغُوتِ وَقَدْ اُمِرُٓوا اَنْ يَكْفُرُوا بِهٖؕ وَيُرٖيدُ الشَّيْطَانُ اَنْ يُضِلَّهُمْ ضَلَالاً بَعٖيداً]

“… onlar Tağut’u tanımamaları kendilerine emrolunduğu hâlde, onun önünde muhakeme olmak istiyorlar. Şeytan da onları derin bir sapıklığa düşürmek istiyor.”[3]

O hâlde bugün Müslümanlar, ihtilaflar ve karşılaştıkları problemlerin çözümü konusunda şer’î hükme “ama”sız, “fakat”sız neden teslim olmuyorlar da oportünist ve pragmatist bir yaklaşım ile “ama”lara ve “fakat”lara, şartlara ve hesaplara başvuruyorlar? Neden, gayelerin gayesi olan Allah’ı razı ve memnun etme yerine kendilerini veya başkalarını memnun etmenin peşine düşüyorlar?

Birincisi; cehalet: Müslümanların çoğu İslâm’ı tam olarak bilmiyorlar; İslâm’ın sadece bazı ibadetlerden ibaret olduğunu zannediyorlar. İnsanların kendileri ve diğer insanlarla olan ilişkilerine dair, yine insanların idareciler ve devletle olan ilişkisine dair İslâm’ın neler söylediği bilmiyorlar. Bunlar, bağlı oldukları tarikat, cemaat, şeyh veya hoca ne derse onu yapıyorlar; onların dediklerini İslâm’ın hükmü sayıyorlar. Bu sebeple de bu tür kişilerden hep şu mazeretleri duyuyoruz: “Ama bizim hocamız böyle dedi”, “ama bizim hocamız devletin verdiği düşük oranlı faize, kur modelli faize fetva verdi, sen ondan daha mı iyi bileceksin?” Ama… ama… ama…  

İkincisi ise; menfaat ve dünyaya meyil: Bu guruptaki kişiler ise İslâm’ın her meseleye ilişkin bir hükmünün olduğunu biliyorlar ama bu hükümlere uymak, bu hükümleri anlatmak, yaymak, bu hükümlere davet etmek onlara zor geliyor. Çünkü eğer İslâm’ın hükümlerine uyarlarsa menfaatleri zarar görüyor; hükümleri anlatıp yayarlarsa yerlerinden oluyorlar. Onlar çok iyi biliyorlar ki eğer bu hükümlere davet ederlerse İslâm’ın ahkamına, İslâm’ın hayata hakim olmasına davet etmiş olacaklar. Müslümanları İslâm’a kâmilen teslim olmaya davet etmiş olacaklar ve bu davet, İslâm dışı tağuti düzenlerin sahiplerini kızdıracak, öfkelendirecek ve azdıracak. İşte bu sebeple de bunlar cennete karşılık dünyaya meylediyorlar.

Rabbimiz şöyle buyuruyor:

  • اَمْ حَسِبَ الَّذٖينَ يَعْمَلُونَ السَّيِّـَٔاتِ اَنْ يَسْبِقُونَاؕ سَٓاءَ مَا يَحْكُمُونَ] “Yoksa kötülük yapanlar, Bizden kurtulacaklarını mı sanıyorlar? Ne kötü bir yargıda bulunuyorlar!”[4]

Her ne pahasına olursa olsun, her neye mal olursa olsun, asıl kârlı olan Allah’ın rızasını kazanmaktır, asıl menfaat Allah’ın rızasına nail olmaktır. Aynen Musab b. Umeyr’in yaptığı gibi… O, Mekke’nin en soylu ve en zengin ailelerinden birinin bir tanecik oğluydu. Annesi Hunnas bint Malik adeta Musab’ın üzerine titriyordu. Musab iman ettikten sonra Mekke’de ne Kureyş’in ileri gelen müşriklerinden ne de başkalarından değil, büyük bir güç ve asalete sahip olan annesinden korkuyordu. Erkam b. Ebil Erkam’ın evine gizli gizli gidip gelen, namaz kılan ve Kur’an okuyan Musab, Mekke’deki İslâm düşmanlarının muhbirliğinden nasibini aldı. Annesine haber ulaştığında Musab, annesine Kur’an okumak ve onu İslâm’a davet etmekten başka bir şey yapmadı. Gün oldu, annesi onu evde direklere bağladı ve kilitledi. Gün oldu, Musab bir şekilde yolunu bulup evden kaçtı Habeşistan’a gitti. Böylece annesi, Musab’ın Allah’a ve Rasulullah’a karşı teslimiyeti karşısında çaresiz kaldı ve onu evden kovdu, bütün zenginlik, mal, mülk şan ve şöhretten onu mahrum etti. Bir gün sahabeler, bir giydiğini bir daha giyinmeyen Musab’ı eski döküntü bir elbise ile gördüklerinde hüzünlendiler ve bazılarının gözlerinden yaşlar döküldü. Rasulullah Musab’a döndü baktı ve şunları söyledi: “Musab kadar ailesinin bolluk içinde yaşadığı kimse yoktu Mekke’de ama o bütün bu bolluğu ve varlığı Allah ve Rasulü’nün sevgisi uğruna terk etti.”

İşte Musab bu tavrıyla geriye dönüp hiç bakmadan Allah’a ve Rasulullah’a teslim oldu. Mal, mülk, şan ve şöhrete sahip olan Musab’ın teslimiyet örnekliği böyle… Peki, ya bütün bunlara sahip olmayan, Mekke’de Kureyşlilerin kılıçlarını yaparak, bileyerek hayatını sürdüren Ümmü Enmar’ın kölesi Habbab b. Eret’in örnekliği nasıl? O Rasulullah’ın yanına iman etmeye gittiğinde Mekke’nin ileri gelenleri onu dükkanda bulamadılar ve beklemeye koyuldular. Habbab, dükkâna geldiğinde yüzündeki sevinç ve dilindeki sözlerle kendini ele verdi. Birinden bahsediyordu ama kimden bahsettiğini Kureyşli kâfirler önce anlamadılar. Sonra Habbab’ı biraz zorladıklarında onlara şöyle dedi: “Evet... O bizi karanlıklaradan kurtarıp nura çıkaracak olan Allah’ın Rasulü’dür.”

Peki ya sonrası… Habbab saatler sonra dükkânından ayıldı; elbiseleri kan revan içindeydi ama o bütün bu işkencelere aldırmıyordu artık, çünkü teslimiyetin tadını yaşıyordu. Kızgın demirlerle derisi ve kafası dağlandı; ağır işkencelerle bayıltıldı ama o ayıldığında yine müşriklere Kur’an ayetlerini okumaya devam etti. Hem de sonrasını hiç düşünmeden, hiç hesap yapmadan, “ne olur, başıma ne gelir” demeden.

Şimdi bugün biz Müslümanlar da aynen Musab ve Habbab gibi “ama”sız, “fakat”sız, hesapsız bir şekilde İslâm’a ve hükümlerine teslim olmalıyız. Olmalıyız ki gayelerin gayesi ve hayatın yegâne anlamı olan Allah’ın rızasını kazanalım. Şer’î hükümlere “ama”sız ve “fakat”sız teslim olmalıyız ki sahabelerin ulaştığı başarıya biz de ulaşalım; onların müjdelendiği cennete bizde kavuşalım.

 

 

 


[1] Nisa Suresi 65

[2] Haşr Suresi 7

[3] Nisa Suresi 60

[4] Ankebut Suresi 4

___

#RamazanTeslimiyettir

#RamazanTeslimiyetZamanı 

Yazarın Tüm Makaleleri İçin Tıklayınız