loader

Korku Duvarları!

Duvarlar neden inşa edilir!

Denilebilir ki içerdekileri dış etkenlerden korumak için ya da başka bir bakış açısı ile içeridekilerin dışarıya çıkmasını engellemek için…

Peki ya korku duvarları!

Çocukluğumuzdan beri “cesaret” sadece kahramanlık hikâyelerinde ulaşılamaz bir yerde konumlandırılırken, “korku” derinlemesine işlenen bir his olarak yerleştirildi hayatlarımıza…

Neden mi?

Çünkü insanın yaratılışı ile uyumsuz egemen sistemler sürdürülebilirliğini “korku” üzerine kurguladı. Öyle ki zorbalıkla inşa ettiği rejimin habisliğini, meydanlara kurduğu darağaçlarının gölgesine sakladı. “Devrim” adı altında gerçekleştirilen ölümcül kanunlar ile distopik bir devrin zemini hazırlanarak nice nesiller bu korku ikliminde kayboldu, gitti.

Modern zaman rejimlerinin insanları sindirmek için ustalıkla yaptıkları korku yayma, toplumları yönlendirmede elverişli bir aparat hâline geldi. Coğrafyamızın doğusundan batısına İstiklal mahkemeleri ile başlayan bu süreçte rejim kendine itaati dipçiğin sayesinde sağlarken, demir soğukluğunda kavramları da hayatımıza sokuyordu. Mesela “Dipçik”, “beyaz toros”, “silivri soğuğu” gibi kelimeler, toplumun bilinçaltına ekilen tehditlerin yansımasıdır. Buna her 10-15 yılda bir tankların namlusunu sivil halkın üzerine doğrultulduğunu da eklemek lazım.

Kasıtlı olarak iklimi sertleştirip şartları zorlaştırma sadece dipçikle yapılmıyor; kimi zaman ekonomik buhranlarla, ekmek karneleriyle, yağ ve tüp kuyruklarıyla kimi zaman taşeron örgütler vasıtasıyla yapılan terör olaylarıyla hizaya çekiliyoruz adeta. Korktukça emredileni yapıyor, değerlerimizden, malımızdan hatta canımızdan bile vazgeçebiliyoruz… Örülen duvarların dibinde toplum olarak can çekişiyoruz…

Zaman değişiyor, şartlar değişiyor, iktidarlar değişiyor ama güvensizliğin oluşturduğu korku iklimi hep aynı kalıyor. Şimdi de bu korku duvarlarını “Corona” tuğlaları ile örüyorlar.

Tüm dünyada nasıl ortaya çıktığı, sağlığımıza etkileri, hakkında ortaya atılan teorileri ile zihinlerde netliği hâlâ sağlanamasa da, Corona pandemisi hayatımıza öyle hızlı ve sert bir giriş yaptı ki her yer toz duman oldu. Bu toz duman içerisinde en net görülen şey ise her geçen gün baskının ve yasakların artmasıydı. Önce Müslümanların camilerinden başladı yasaklar, sonra sokaklarda maskesiz insan avına çıkıldı; sadece bir kısmı sosyal medyaya yansıyan trajikomik görüntülerde acınacak hâlimize güldük.

Bilhassa çocuklar evlere hapsedilerek internetin, televizyonun bağımlısı hâline getirildi. Sokaklar boşaldı, demokratikleştikçe bireyselleşen/yalnızlaşan insanların ilişkilerine ve habitatına büyük bir darbe daha vuruldu. Toplum, ekonomik sıkıntıların, ahlaki yozlaşmanın, hukuksuzluğun içinde nefes almaya bile fırsat bulamazken kendini bir de Corona kâbusunun içinde buldu…

İlginç bir şekilde sokakta düşen bayılan/ölen insan görüntüleri ile medya çoktan başlamıştı adrenalini yükseltmeye. Neredeyse 2 yıldır her gün, amacı korku ve endişe yaymak olduğu aşikâr olan kara (turkuaz) veri tablolarını sosyal ve ana akım medyada hem de aynı anda gözümüzün içine sokarcasına yayınlamalarının başka ne amacı olabilir. Televizyonlar, aynı nakaratları terennüm eden, çelişkili ifadeler ile sarmalanmış, profesör ünvanlı felaket tellalları ile stüdyolarını doldururken, inşa ettikleri korku duvarında gedik açılması endişesiyle aksisedaya hiç yer vermiyorlar.

Sürekli bir panik hâli oluşturarak kapitalizme hizmet eden örgütlenmelerinin dayattığı protokolleri bizlere uygulamaya çalışıyorlar. Bu dayatma maske ve mesafe ile başladı ama aşı meselesinde daha da belirginleşti. Öyle bir atmosfer oluşturuldu ki korkular paniğe, panik durumu öfkeye, öfke de şiddete evrildi. Zaten politik hezeyanlarla kasıtlı olarak kutuplaştırılan insanlar, maske ve aşı konusunda da ikiye bölündü. Maske takmadığı için otobüsten atılanlar hatta bıçaklananlar oldu. Artık yeni konseptte “aşı olmamak” vatan hainliğine eşdeğerdi.

Aşılanma oranlarının düşük olması yetkilileri endişelendirmiş olmalı ki turkuaz tabloların yetersizliği anlaşıldı ve bunun yanına oksijen maskeleri ile yoğun bakımda yatan “aşı olmadım bu hâle geldim” diyen hastalar devreye sokuldu. Bu da yetmedi sendikalar, meslek odaları ve İçişleri Bakanlığının hukuksuz genelgeleriyle toplum üzerinde baskı oluşturuldu, sağlık endişesinin yanına rızık ve daha nice endişeler eklendi.

Güvenliğin, huzurun olmadığı yerde toplum sağlığından bahsedebilir miyiz? Alkolün serbest olup hatta teşvik edildiği, uyuşturucunun her sokak başında bulunabildiği, içinde yüzlerce çeşit kanserojen maddeler barındıran gıdaların(!) market raflarını doldurduğu, küresel gıda ve ilaç şirketlerinin bizi, çocuklarımızı kobay olarak kullandığı bir zamanda, bağışıklık sistemimize yapılan bunca saldırılar varken bu toplum nasıl sağlıklı olsun!

Madem yetkililer bizim sağlığımızı bu kadar çok düşünüyorlar, istatistikler yayınlıyorlar, acaba alkolden uyuşturucudan ölenlerin, buna bağlı olarak trafik kazalarının sayılarını neden her gün yayınlamıyorlar?

Ya da çağın hastalığı kansere sebep olan gıdalar başta olmak üzere içtiğimiz suyun, soluduğumuz havanın bizi nasıl gün gün öldürdüğünün istatistiklerini neden tablolaştırmıyorlar?

Mali kaygılardan dolayı gerekli önlemleri almayan fabrikaların, zehirli atıklarıyla içtiğimiz suyun kaynağı akarsularımızı ve faydalandığımız denizlerimizi hunharca kirlettikleri videoları neden seyrettirmiyorlar?

Meselenin toplumun sağlığı olmadığı bu bir iki örnekten bile anlaşılıyor. Peki, verilen bunca korku neden?

İnsanlar ne siyasilerinize ne medyanıza ne hukuk sisteminize ne de prof.larınıza güveniyor. Çünkü ördüğünüz bu duvarlar aynı zamanda sisteminizin, ideolojinizin de çirkin yüzünü resmediyor.

İnsanlık İslâm’ın kendisine sunduğu güvenli hayatı istiyor!

Hiç tereddüt etmeden güvenebileceği, sözünü dinleyebileceği, bir avuç azınlığı değil tebaasını düşünen halifeler, yöneticiler istiyor!

İçinde Allah’ın rızasına ulaşamama korkusundan başka korku bilmediğimiz bir hayatı istiyor!

Biz bunun için çalışıyor ve korkmuyoruz!

Korku duvarlarının yıkıldığı, “Allahu ekber” nidalarının gökyüzünü kapladığı aydınlık zamanların heyecanıyla güzel günlere hazırlanıyoruz…

“Size yemin ederek söylüyorum ki, Allah bu işi (İslâm dinini), mutlaka tamamlayacaktır. Öyle ki, bir süvari San’â’dan Hadramevt’e kadar (tek başına) yolculuk edecek de Allah’tan ve bir de (yolcu koyun sahibi ise) koyunlarına kurdun saldırmasından başka hiçbir şeyden korkmayacaktır…” [Ahmed b. Hanbel, 5/109; Buharî, Menakıbu’l-Ensar, 29]

Yazarın Tüm Makaleleri İçin Tıklayınız