
Siyaset ve ekonomi literatüründe "Kobra Etkisi" (Cobra Effect), iyi niyetli görünen ancak yanlış kurgulanmış teşviklerin işleri daha da kötüleştirmesi olarak tanımlanır. Kavram, sömürge Hindistanı’na dayanır: İngiliz yönetimi, Delhi’deki kobra popülasyonunu azaltmak için öldürülen her yılan başına ödül vaat eder. Ancak halk, ödül almak için kobra yetiştirmeye başlar. Durumu fark eden yönetim ödülü iptal edince, yetiştiriciler değersizleşen yılanları sokağa bırakır ve kobra sayısı başlangıçtakinden çok daha yüksek bir seviyeye ulaşır.1
"Kobra Etkisi", bir sorunu çözmek için uygulanan bir yöntemin, o sorunu daha da derinleştirmesi veya tamamen yeni ve daha büyük sorunlara yol açması durumunu ifade eder. Bu kavram, modern dünyada özellikle seküler/gayri İslami yönetimlerin toplumsal krizlere karşı geliştirdiği "pansuman" çözümlerin neden başarısız olduğunu anlamak için çarpıcı bir analojidir.
Günümüz gayri İslami rejimlerinin toplumsal ve ekonomik krizlere yaklaşımı, tam olarak bu hikâyeyi andırmaktadır. Bu sistemlerin temel sorunu, toplumda tatbik edilmek üzere Allahu Teâlâ tarafından gönderilen vahyi hayatın dışına iterek meselelere ruhi, fikrî ve ontolojik* bir temelden değil yalnızca teknik ve pragmatik bir pencereden bakmalarıdır. Daha anlaşılır kılmak için konuyu üç ana başlık üzerinden somut verilerle inceleyelim.
1. Ekonomik Krizler ve Faiz Sarmalı
Modern rejimlerin kobra etkisine en açık olduğu alan ekonomidir. Kapitalist sistemde enflasyon veya durgunluk baş gösterdiğinde, çözüm genellikle piyasaya daha fazla para sürmek ya da faiz enstrümanlarını "ince ayarlarla" kullanmaktır. Oysa bu yöntemler, sorunun kökeni olan "haksız kazanç ve sömürü" sistemini değiştirmez; aksine borcu borçla kapatan bir sarmal oluşturur. Bir krizi önlemek için alınan borçlar, yarın daha büyük bir borç krizine (kobra artışına) neden olur.
İnsan havsalasını zorlayacak rakamlar birçok ülkede faiz gideri olarak kayıtlara geçmektedir. Örneğin, Türkiye’de son 20 yılda faize 563 milyar dolar ödendi.2 2025 yılında faiz gideri 2 trilyon 53 milyar lira olarak gerçekleşmiş, 2026 bütçesinde bu rakam, 2 trilyon 742 milyar liraya yükselmiştir. 100 liralık verginin 20 lirası maalesef faize gitmektedir.3
Kobra etkisinin ekonomik alanda Türkiye'deki en tipik örneklerinden biri de yakın zamanda kaldırılan “Kur Korumalı Mevduat” uygulamasıydı. 2021 sonunda döviz kurlarındaki aşırı yükselişi ve enflasyonu durdurmak amacıyla "geçici bir pansuman" olarak devreye alındı. Hedef, dolarizasyonu (insanların dövize kaçışını) engellemekti fakat bu uygulama ile başlangıçta kur dizginlemiş gibi görünse de, sistem, kamu maliyesi üzerinde devasa bir yük oluşturdu. Merkez Bankası aradaki farkı ödeyebilmek için para basmak zorunda kaldı. Basılan bu para, likiditeyi artırarak enflasyonu daha da körükledi. Yani dövizi durdurmak için icat edilen sistem, dövizin artmasına neden olan enflasyonun temel yakıtı haline geldi.
Kobra etkisine ekonomik alanda son bir örnek vererek bu başlığı kapatmak istiyorum. Çalışanların alım gücünü korumak için yapılan yüksek oranlı asgari ücret artışları, kapitalist rejimlerin en sık düştüğü kobra etkisidir. Hedef her ne kadar, “enflasyon karşısında ezilen işçinin refahını artırmak” diye lanse edilse de piyasada yapısal bir denetim ve ahlaki bir zemin olmayınca, asgari ücret artışı henüz işçinin cebine girmeden etiketlere "maliyet artışı" olarak yansıtılmaktadır. Bu durum, "ücret-fiyat spirali" denilen kısır döngüyü oluşturuyor. Sonuçta işçinin alım gücü artmadığı gibi, küçük esnafın maliyeti arttığı için işsizlik riski de kobra gibi başını kaldırmaktadır.
İslam beldelerindeki ekonomi yönetimi, yangını söndürmek için üzerine benzin dökülen bir tabloya dönüşmüştür. Sorun; teknik bir hata değil, metodolojik bir sapmadır. İlahi adaleti ve fıtratı merkeze almayan her "mühendislik" çözümü, bir süre sonra, çözmeye çalıştığı sorunun kendisi haline gelmektedir.
Bu " etkilerin" bu kadar sert yaşanmasının temel sebebi, çözümün "İslami İktisat" prensiplerinden (kamu malı, dağıtımda adalet, karz-ı hasen, reel üretim, israfın önlenmesi, sanal ekonomik aygıtların, kenzin ve faizin reddi) uzak, tamamen rakamsal, kapitalist ve materyalist bir düzlemde aranmasıdır. Bir diğer önemli husus ise bağımsız ve güçlü bir siyasi-ekonomik güç olma yerine küresel sömürgeci sisteme bağlı kalınmasıdır; koltukları koruma karşılığında halklarını kölelik seviyesinde (açlık sınırı) bir yaşama mahkûm eden yöneticiler ve yeraltı-yerüstü zenginlikleri bu sömürgeci güçlere peşkeş çeken yönetimlerdir.
2. Sosyal Politikalar, Ailenin Çöküşü ve “Yalnızlık” Endüstrisi
Seküler toplumlarda aile yapısının çökmesi ve bireyselleşmenin artması, ciddi bir sosyal krizdir. Devletler bu sorunu çözmek için yaşlı bakım evleri, sosyal yardım fonları veya psikolojik destek hatları kurar. Ancak bu çözümler, sorunu doğuran "modern yaşam biçimini" sorgulamak yerine, o biçimin yan etkilerini yönetmeye çalışır. Sonuçta, aile bağları daha da zayıflar çünkü devlet, aile bireylerinin birbirine olan ahlaki sorumluluğunu maddi bir hizmete indirger. "Çözüm" olarak sunulan kurumsallaşma, toplumsal çözülmeyi hızlandıran bir kobra etkisine dönüşür.
Bu profan rejimler, bir yandan anayasal bir ilke olarak aileyi korumayı iddia etse de öte yandan meclislerde demokratik süreçler, feminist ataklar ve seküler zihniyetle aileyi yıkan, nesli bozan ve toplumu ifsat eden sözleşme, yasa ve kanunları oy birliğiyle kabul etmektedir. Sorunu çözmek için, vahiyden soyutlanmış, çürümüş Batı dünyasını rol model alan her türlü çözüm arayışı, beraberinde daha büyük sorunları ve çözümsüzlüğü doğurmaktadır. Örneğin, her konuda kavga eden partiler, her ne hikmetse 81 maddeden oluşan Batı’nın hayat tarzı ve toplum yapısının dayatıldığı bir fesat ve yıkım sözleşmesi olan İstanbul Sözleşmesi’nde ve 6284 sayılı kanunda ittifak ettiler. Sözleşmenin kabulünden sonraki ilk 4 yılda kadın cinayetlerinde yaklaşık üç kat artış meydana geldi. Milyonlarca erkek evden uzaklaştırıldı, evlenme oranları azaldı, boşanma oranı rekor üstüne rekor kırdı. Sözde, aileyi koruma adına çıkarılan bu sözleşme ve kanun, aile yapısına büyük bir darbe vurdu.4
Kötülüklerin kaynağı olan içki, kumar, şans oyunları ve bilumum şeytan işi pislikler, toplumu derinden sarsıp ailelerin köküne kibrit suyu döktüğü halde mevcut devletler bir yandan bunlarla mücadele ettiklerini iddia ederken öte yandan yasal statü getirerek bunları serbest ve kolay ulaşılabilir kılmaktadır. Şeriattan soyutlanmış devletin sosyal olarak "mücadele ettiğini" belirttiği bu alanı, finansal olarak "vazgeçilmez bir gelir kaynağı" görmesi, çürümüşlüğün ve çözümsüzlüğün ulaştığı boyutu göstermektedir.
3. Suç ve Ceza Sistemindeki Paradoks
İslami hükümlerin devre dışı bırakıldığı hukuk sistemlerinde, suç oranlarını azaltmak için hapis cezalarının arttırılması veya daha sıkı güvenlik önlemlerinin alınması, sık başvurulan bir yoldur. Ancak suçun kökenindeki ahlaki erozyon, laik müfredat ve adaletsiz bölüşüm düzeltilmemektedir. Eğitim yoluyla esaslı ve kapsamlı bir şekilde İslami şahsiyete sahip bireyler yetiştirilmediği ve toplumda emanı ve huzuru var edecek olan şer’i ahkâmın bir cüzü olan ukubat nizamı uygulanmadığı sürece, cezaevleri birer "suç akademisine" dönüşmektedir. Kişi, ıslah olmak yerine sistemden daha fazla nefret ederek ve daha profesyonel bir suçlu olarak dışarı çıkmaktadır.
Daha fazla hapishane yapmayı vaat eden demokratik-seküler rejimler, periyodik olarak çıkardıkları “Af Yasaları”nı bir çözüm olarak sunsa da bu çözüm önerilerinin devasa problemler doğurarak daha büyük bir kobra etkisine sebebiyet verdiği yadsınamaz bir gerçek olarak karşımızda durmaktadır.
Modern Rejimlerin Çözümsüzlük Nedeni: "Vahiyden Kopuş"
İslami bir perspektiften bakıldığında bu rejimlerin başarısızlığının temelinde vahiyden kopuş vardır. İslam’ı siyasi uygulama sahasından diskalifiye ettikten sonra, insanları birbirine bağlayan bağ olarak milliyetçiliği köpürtmeleri; devleti güçlü ve ayakta tutan bir ruh ve çimento gibi milliyetçiliği ve “yerli ve milli olma” söylemini çözüm olarak dayatmaları ayrı bir kobra etkisi üretmiştir ve bunun acı sonuçları ortadadır.
Tüm ırkları aynı potada buluşturan, kardeş kılan ümmet olmayı kerih görüp Batı’yı kıble edinerek ulus-devlet hedeflerine yönelen bu rejimlerin siyasi çözümleri, İslam coğrafyalarında kan, gözyaşı ve feryatlara kapı aralamıştır. Toplumsal huzuru sağlaması gereken bu siyasi çözümler, halkları çözümsüzlük girdabına, kaosa ve çıkmaza sürüklemiştir.
Bu rejimlerin "marufu emretmek ve münkerden sakındırmak" ilkesinin yerini "çıkarı maksimize etmek"** anlayışına bırakması da çözümsüzlüğü besleyen önemli bir unsurdur.
• Seküler Çözüm: Semptomu yok etmeye çalışır (kobra ölüsü toplar).
• İslami Çözüm: İslam fıkhında meşhur bir kaide vardır: Sebep ile tezahür çakıştığında tezahür terk edilir, sebebe yönelinir. İslam, sebebi ortadan kaldırmayı hedefler (kobra yetiştirmeyi anlamsız kılacak bir nizam, ahlak ve adalet zemini kurar).
Gayri İslami rejimler, insan doğasını (fıtratı) ve ilahi yasaları (sünnetullah) reddeden bir çözüm modeli kurguladıkları için attıkları her adımda kendi krizlerini besleyen birer "kobra yetiştiricisi" konumuna düşmektedirler.
Kobra etkisi, sadece ekonomik bir anekdot değil; aynı zamanda maneviyatı ve adaleti dışlayan sistemlerin içine düştüğü ontolojik bir kapandır. Günümüz dünyasındaki küresel krizlerin büyüklüğü, modern "çözümlerin" yetersizliğini değil, bizzat bu çözümlerin sorunun bir parçası olduğunu göstermektedir. Gerçek kurtuluş, sadece sonucu cezalandıran veya ödüllendiren sistemlerde değil; ruhi esasa dayalı, fikri yükselişi esas alan İslam ideolojisinin kâmil manada tatbik edilmesindedir.
Asya halkını 'ödül sistemiyle' kandırmak isteyen İngiliz ve Fransız sömürgecilerin yol açtığı felaket: Kobra ve sıçan dehşeti ↩
Faiz gideri: Türkiye son 20 yılda faize 563 milyar dolar ödedi. ↩
Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz'ın 2026 Yılı Bütçe Sunuş Konuşması ↩
Musa Bayoğlu; Aile, Nesil ve Toplum İslâm ile Korunur; Köklü Değişim Dergisi ↩





