loader

Bize Kahveyi Kim Koklattı?

Yıllardır Türkiye’yi devletlerarası arenada sıkıştırmak isteyen Batı dünyası, Türkiye’nin yumuşak karnı olarak gördüğü PKK, Azınlıklar, Ermeni Soykırımı vb. gibi konuları gündeme taşımış ve bunları argüman olarak kullanmıştır. Bu durumdan yararlanmak ve devletlerarası siyasette Türkiye aleyhine lobi faaliyetinde bulunmak isteyen her ülke, önce belli diaspora iddiası olan taraflarla görüşmeler yaparak Türkiye’ye gözdağı vermek istemiştir. Hatta son dönemde bu durum öyle bir hal almıştır ki, artık Batılı devletler kendi iç siyasetlerinde dahi seçim kampanyaları yaparken bunları kullanmaya başlamıştır. ABD’nin yeni Başkanı John Biden’ın 24 Nisan 2021 tarihinde yaptığı açıklama gibi… Biden 1915 olayları ile ilgili “soykırım” ifadesini kullanarak Amerika’daki Ermeni lobisine mesaj verip Türkiye’yi adeta bir hiç yerine koyarak gözdağı vermiştir.

“Peki, bu yumuşak karın nasıl oluştu? Neden Batılı Devletler hep bu kartı oynamayı tercih etti?” diye soracak olursak, geçmişinden nefret eden ve şanlı ecdadını sırf İslamî kimliğinden ötürü yok sayan Cumhuriyet tarihinin yakın geçmişine bakmamız yeterli olacaktır! Ancak bu soruların cevabını vermeden önce kahvenin bir özelliğinden bahsetmek istiyorum ki, yazımızın başlığında yaptığımız kurgu daha net anlaşılabilsin.

Her şeyi yoktan var eden ve yarattıklarına hayran bırakarak varlığını bizlere daima hatırlatan Rabbimiz, insanın ondan faydalanması için eşyaya ilişkin çok güzel özellikler ihsan etmiştir. İşte kahve de bunlardan biridir. Kahvenin insanı daha dinç tuttuğu ve uykuyu geciktirdiği herkesçe malum olmasına karşın bir diğer ilginç özelliği ise insanın koku hafızasını silmesidir. İşte kahvenin bu özelliğinden ötürü parfüm ve deodorant satan firmalarda, yapılan koklamaların arasında müşterilere kahve koklatılarak yeni ürünlerin kokularını diğerlerinden ayırt etmelerine olanak sağlanmış olur. En fazla 5-6 kokuyu hafızasında tutabilen insan, daha sonra koklayacaklarını, daha önce kokladıklarından ayırabilmek için beynindeki koku hafızasını silmelidir. Bunu da kısa sürede yapabilen tek şey kahve kokusudur.

Bu kısa bilgilendirmeden sonra esas konumuza dönecek olursak, tarihi,  meydana gelen olaylardan değil, sonuçları ortaya çıkan gerçeklerden okumalı ve belli bir esasa oturtmalıyız. Yoksa birileri bizlere kendi yazdıklarını tarih diye okutur da farkında olamayız. İşte bu bağlamda tarihi belli bir bakış açısıyla okuyan ve okutan bir profesörün ortaya koymuş olduğu doğru bir tespiti sizlerle paylaşmak istiyorum.

“Birinci Dünya Savaşı’na katılmamızı sağlayan olay, iki Alman gemisinin boğazlardan geçerek Rusya’ya saldırması olarak gösterildi ki, bu tamamen yalandır. Bu savaştan önce Viyana Konferansı yapıldı. İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya, Avusturya ve Rusya bu konferansa katıldı. Sanayi devrimini geçekleştiren ve enerji ihtiyacı olan bu devletlere enerji lazımdı. Bunu da en kolay şekilde Osmanlı hâkimiyetinde olan Arap bölgelerindeki petrolden elde edeceklerini biliyorlar ve bunun için strateji geliştiriyorlardı. Hasta adam için toplandıklarını açıkça zikrederek, onun mirasının paylaşılması gerektiğini belirttiler. Peki, bunu nasıl yapacaklardı. İşte birinci dünya savaşı bunun için çıkartıldı. Ancak paylaşımda anlaşamadıkları için kendi aralarında da bir çatışma meydana geldi. Bu paylaşımı yapabilmek için ilk önce Hilafetin ilga edilmesi gerekiyordu.”(Prof. Dr. Mehmet Çelik)

Bu hakikatin ışığından yola çıkarsak, Osmanlı Hilafet Devleti gibi cihanşümul bir devletin ardından; dar bir bölgeye hapsedilmeyi kabullenmiş, geçmişini silmek için saçma sapan yollara başvurmuş, geleceğini kurtarmak yerine elleriyle mahvetmiş, İslam Dini’ni öcü kabul ederek Laiklik bataklığında aydınlanmaya çalışmış, halkını ve Hakk’ı razı etmek yerine, Batılı Efendilerinin memnuniyetini gözetmiş olan bir Cumhuriyet kurulmuştur. Bu Cumhuriyet’in sağlam temellere oturması ve bekasının tek yolu olarak öncelikle geçmiş ile olan bağının koparılması tasarlanmış ve yapılan bütün devrimler de bunun için yapılmıştır. Bunun neticesinde de, geçmişinden bihaber olarak yaşayan ve şanlı tarihi ile bağları kopmuş bir nesil yetiştirilmiştir. Yapılan inkılaplar yeterli görülmemiş olacak ki, özelikle tarih ve dil konusunda trajikomik birçok hamle yapılmıştır.

Bense bu yazımda, tarih konusunda yapılanlar ile Ermeni meselesini bağdaştırmaya çalışacak, dil konusunu ise başka bir makalede kaleme almak için sonraya bırakacağım.

“…Mayısın on ikinci Salı günü, Sultanahmet’teki Maliye Evrak Hazinesi’nin önünde (20–30) kadar araba sıralanmış, kapının önüne büyük bir baskül konmuş, bir takım çemberlenmiş kâğıtlar tartılıyor ve hamallarla bu arabalara konuluyor ve Sirkeci istasyonuna taşınıyordu… Bu sırada bir ses yükseldi. Bu Hazine Bekçisi Bekir Ağanın sesi idi. Yoldan arabalar ile geçen çöpçülere çıkışıyor, vazifelerini yapamadıklarını söylüyor, yol üzerindeki kâğıtları süpürmelerini ihtar ediyordu. Çöpçüler de cevap veriyor, kâğıtların çokluğundan şikâyet ediyor, akşama kadar çalışsalar dahi bitiremeyeceklerini anlatıyorlardı…” (Son Posta Gazetesi, 4 Haziran 1931) İşte dönemin gazetelerinin de yazdığı bu olay, dünya tarihinde eşine benzerine rastlanmayacak bir şekilde gerçekleştirilen ihanet dolu bir satıştır. Osmanlı Devletinin neredeyse 600 yıllık tarihi birikimi, bir ümmetin hafızası, Maliye Bakanlığı tarafından gelir getirsin diyerek, “bunlar artık eski yazı kimse anlamaz”bahanesiyle Bulgaristan’da bir kâğıt fabrikasına satılarak imha edilmek istenmiştir. Yaklaşık 500 sandık civarında olan bu belgelerin içerisinde; 1 milyondan fazla vesika, 700 adet maliye defteri, 405 adet icmal ve mufassal tahrir defteri ve birçok tapu kayıt defterinin yanı sıra 200 adet şeriye sicili kayıt defteri bulunmaktadır. Ayrıca Maliye Bakanlığı tarafından yapılan bu satış “Lüzumsuz evrakın gazeteye ilan verilerek satılması, satılan evrakın bakkal vesaire gibi yerlerde kalıp dikkat çekmemesi için alıcıların evrakı yurtdışına çıkarması" şartı getirilerek gerçekleştirilmiştir. Bazı tarihçilere göre bir o kadarı da, dönemin İstanbul hamamlarında su ısıtılmasında kullanılmış ve yakılarak imha edilmiştir. (Prof. Dr. Mehmet Çelik)

Ancak Bulgarlar, “kullanılmış kâğıt” olarak görülen bu tarihî belgeleri yok etmemiş, 400 sene himayesi altında kaldıkları Osmanlı’ya karşı onun kendi öz torunlarından daha da vefalı çıkmış ve gerekli tasnifleri yaptıktan sonra Cyril ve Methodius adlı kütüphanelerde muhafaza etmişlerdir. Bugün dahi Osmanlı Devleti ile alakalı araştırma yapmak isteyen bazı tarihçiler bu arşivi görmek için Bulgaristan’a gitmektedirler. Düşünebiliyor musunuz, kendi tarihinize, kendilerini düşman olarak lanse ettiğiniz bir milletin arşivlerinden ulaşabiliyorsunuz! O zaman insan sormadan geçemiyor, asıl düşman kim?

Öte yandan bu ihanetlerin sadece Cumhuriyet’in ilk yıllarında yapıldığını zannetmeyin. Zira 2000’li yıllarda SEKA kâğıt fabrikası çöplüğünden çıkarılan Osmanlı arşivi unutulmuş değildir. Aralarında Sultan II. Beyazıt tarafından kurulan Harameyn Vakfı da olmak üzere çeşitli vakıflara ait Osmanlı evrakı İzmit'teki SEKA çöplüğünde vatandaşlar tarafından bulunmuştur. (www.yenisafak.com.tr/arsiv)

Yine Birinci Dünya Savaşı yıllarında Rus işgali sırasında el konulmasın diye Samsun'a gönderilen 500 yıllık Trabzon vilayet arşivi, işgalden sonra Trabzon'a iade edilmiş, fakat bu arşivler bir “cehalet” sonucunda 1982 yılında denize dökülmüştür.

Bahsi geçen ve kimisi ihanetten, kimisi de “cehalet”ten dolayı yok edilen bu arşivler, dünyanın en büyük ve düzenli arşivleridir. Osmanlı arşivleri dönemine göre çok özel ve titizlikle hazırlanmıştır. Mesela bu arşivlerde bir köy hakkında, o köyün arazisinin sınırlarının neresi olduğu, köyde kaç hane bulunduğu, her bir hanede kaç erkek, kaç kadın, kaç çocuk yaşadığı, bu hanenin sahip olduğu arazilerin neresi olduğu, bu hanenin ne kadar büyükbaş ve küçükbaş hayvanının olduğu gibi kayıtlar tutulmakta ve o dönemde fotoğraf olmadığı için hane reisinin tipoloji (boyu, kilosu, ten rengi, bıyıklı veya sakallı olup olmadığı, vb.) vasıflarının yazıldığı kayıtlar da bulunmaktadır. Anadolu’da yaşayanlar bilir ki, taşra da görülen davaların en fazla olanı tapu davalarıdır. Sırf Arapça diyerek bu kayıtları yok eden zihniyet, daha sonra meydana gelecek olan ihtilafların çözümünü sağlayacak olan kayıtları da yok ettiğinin bilicinde olmamıştır.

Velhasıl,  Osmanlı’nın İslamî kimliğiyle bizlere ulaştırdığı misk-i amber kokuları hafızamızda yer bulurken, birilerinin kahve koklatması neticesinde bu koku hafızamız silinmiştir. Bir ümmetin hafızası, o ümmetin tarihi ve tarih arşivleridir. İşte bu gerçeği bilenler, tarihi belgeleri yok ederek ümmetin hafızasını silmiş ve böylelikle bizlere kahveyi koklatmışlardır. Hafızası silinen bu ümmet, daha sonra kokuşmuş olan nizamların ve necis fikirlerin kokusunu alsa da, önceki güzel kokuları unuttuğu için aradaki farkı maalesef anlayamamıştır.

Fakat tarihi yok sayarak silemez ve tarihi arşivlerinizi yok ederek geçmiş ile olan bağlarınızı koparamazsınız. İşte 1973 yılında vuku bulan bir olay, bu gerçeği Cumhuriyetçilere acı bir şekilde hatırlatmış ve siz her ne kadar unutmak isteseniz de, bunun mümkün olmayacağını bir kez daha göstermiştir.

1973 yılında Amerika’nın Los Angelas eyaletinde iki diplomatımız vurularak katledilmiş ve olayın faili olarak Mıgirdiç Yanikyan adlı bir Ermeni yakalanmıştır. Daha sonra ASALA’nın efsane lideri olarak tanınan Yanikyan, cinayeti neden işlediği kendisine sorulduğunda, “1914 ve 1915 yıllarında Türkler tarafından katledilen 1,5 milyon Ermeni’nin intikam ateşini yakmak” olarak cevap vermiştir. Bu ithamın üzerine tüm dünya gözünü Türkiye’ye dikmiş ve Ankara’nın bu konuya ilişkin cevabını beklemeye başlamıştır. Zira ilk defa böylesi bir itham dünya basınında geniş bir yankı bulmuş ve herkes böyle bir olayın olup olmadığı konusunda tartışmaya girmiştir. Yanikyan’ın cevabından sonra Türkiye’de askerler, meclis, hükümet ve akademisyenler toplantılar yapmış ve ne cevap verileceği konusunda görüş alışverişinde bulunmuşlardır. Tam bir gün sonra dönemin Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil tarafından yapılan açıklama ise en az bu saldırı kadar can yakıcı ve vahamet dolu olmuştur. Bu açıklamada Çağlayangil, “Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Los Angelas da meydana gelen bu saldırıyı kınıyor ve lanetliyor. Mıgirdiç Yanikyan’ın da ifade ettiği gibi (Bin yıllık devlet geleneği olan bir devletin izahı, katile atfediliyor) şayet bu bahsedilen katliam yapıldıysa, bu katliamlar 1914 ve 1915 yıllarında yapılmıştır. Yani Osmanlı Devleti zamanında vuku bulmuştur. Ancak biz Türkiye Cumhuriyeti olarak 1923 yılında kurulan bir devletiz. Yani bu bizim sorumluluğumuzda olamaz” demiştir. Bu resmi açıklamanın ardından ASALA sözcüsünün yaptığı yazılı açıklama ise devlet erkânının aklını başına getirecek kadar sert olmuştur. ASALA Sözcüsü, “Bu Türkler p…ç midirler?” diye sormuş ve bu açıklama dönemin gazetelerinde manşetlere taşınmıştır. (Hürriyet/arşiv)

Ecdadını yok sayan ve tarihini inkâr eden bu açıklamaya karşı Ermenilerin verdiği bu cevap, o tarihten sonra bu iftiralara cevap vermek adına rutubetli odalarda çürümeye terk edilmiş olan Osmanlı arşivlerine tekrar yönelmeyi sağlamıştır. Bu olayların ardından akademisyenler ve bürokratlar görevlendirilerek böyle bir olayın olmadığını kanıtlamak için tarihi belgeler incelenmeye alınmıştır. Ancak her ne olursa olsun bütün bu arşivler, 1985 yılına kadar kapalı tutulmuştur.

Görüldüğü üzere Türkiye Cumhuriyeti’nin, aslında mirasçısı olduğu ve bugün dahi gördüğü saygının yegâne sebebi olan Osmanlı Hilafet Devleti ile olan kavgasının sebebi, sadece İslam’dır. Birisi İslam için mücadele ederken, diğeri İslam ile mücadeleyi vazife edinmiştir. Bu nedenle Cumhuriyetin bekasını sağlamak için yeni bir tarih tezinin ortaya konması gerekmiş ve bu tez iki esasa indirgenmiştir. Bu tarih tezindeki ilk esas sömürgeci Batıyı memnun etmek, ikinci esas ise Osmanlıyı unutturmaktır. Bu minvalde birçok görüş ortaya atılmıştır. Bunlardan bir tanesi de, Türklerin Anadolu’da beş bin yıllık bir tarihlerinin olduğu ve tarihinin Etiler ile Sümerlere dayandığıdır. Yani esasen tarihle bir sorun yoktur, asıl sorun İslam tarihi iledir. Bu nedenle Alparslan ve Malazgirt yok sayılarak Cumhuriyet tarihi, eski çağlar ile bağlantı kurmayı seçmiş ve İslam tarihini atlayarak Etilere kadar inmiştir. Bundan dolayı olsa gerek ki, Cumhuriyet tarihinde kurulan ilk bankalara Eti Bank ve Sümer Bank isimleri verilerek, insanlarda çağrışım yapması umulmuştur.

Hulasa bugün Ümmetin yaklaşık 1400 yıllık İslam geleneğini yeniden hatırlaması tanıması ve onunla olan ilişkisini kurabilmesi için yeni bir kahveyi tatması ve kokusunu koklaması gerekmektedir. Geçmişte kahve kokusuyla hafızası silinmiş ümmet, bu yeni kahveyi içmeli ve bürünmüş olduğu uyuşukluk ve miskinlikten sıyrılıp ecdadının sahip olduğu misk kokuları ile yeniden tanışmalıdır.

___

(Not: Bu yazı Köklü Değişim Dergisi’nin 2011 yılı 86. Sayısında yayınlanmış makalenin güncellenmiş hâlidir.)

Yazarın Tüm Makaleleri İçin Tıklayınız