loader

Kim Takar Diyanet’i?

Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB)’nın sorulan bir soru üzerine, kabuklu deniz ürünlerine ilişkin açıkladığı “fetva”, helal ve haram mefhumları ile işi olmayıp laisizme iman etmiş malum azınlık çevre marifetiyle gündem oldu. Burada DİB’nin verdiği fetvanın doğruluğu ya da yanlışlığını tartışmayacağız. DİB’nin kurum olarak Türkiye Cumhuriyeti Devleti içindeki asıl görevinin ne olduğundan, DİB’nin “fetva”sını dillerine dolayanların asıl maksatlarından söz etmek istiyorum.

Bilindiği üzere DİB 3 Mart 1924’te yani tam da Hilâfet’in ilga edildiği gün tesis edildi. Çünkü Cumhuriyet’in kurucu kadroları artık İslâm’ı, devlet ve toplumsal hayattan soyutlayıp laik esaslı bir devletin kurulmasına, dolayısıyla İslâm’ın sadece ibadetlerle sınırlı tutulmasına karar vermişti. DİB’nin kuruluşunu düzenleyen 429 sayılı kanunun ilk maddesinde günümüz Türkçesi’yle “Türkiye Cumhuriyetinde vatandaşların eylem ve işlemleri ile ilgili yasa koymak ve bu işlerle ilgili tasarruflarda bulunmak Türkiye Büyük Millet Meclisi ile onun kurduğu Hükümete ait” olduğu belirtilmişti. Yani artık Allah Subhanehu ve Teâlâ’nın tüm insanlık için göndermiş olduğu hayat nizamı yerine aciz insan aklından çıkan hükümler uygulanacaktı. Artık İslâm -bir hayat nizamı olmasına rağmen-, hayatla ilişkisi olmayan diğer dinlerle aynı seviyeye getiriliyordu. Yani “insanların, ne yiyeceğine, ne içeceğine, ne giyeceğine, alışveriş, borçlanma vb. her türlü ticari işlemler ile evlenme-boşanma gibi insanlar arası ilişkilerin nasıl yürüyeceğine, çalışma hayatından sosyal hayata, iç siyasetten dış siyasete, eğitim-öğretime, insanların hak ve görevlerinden, sahip olacağı kimliğe/kişiliğe, savunacağı ilke ve fikirlere kadar hayatın tüm yönlerine Allah yerine biz karar veririz” diyorlardı. Gülünç bir şekilde “devletin dini İslâm’dır” gibi bir ibareye de yer verilerek, toplumdan gelebilecek olası tepkilerin önünün alınması da gözetildi. DİB bu görevi öyle bir üstlendi ki, “laikliğin teminatı” oldu. 1982 Anayasası DİB’nin sınırlarını şöyle çiziyor: “Genel idare içinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı, laiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasi görüş ve düşünüşlerin dışında kalarak ve milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek, özel kanununda gösterilen görevleri yerine getirir.”[1]

Bu halk, Batılı kâfirler, iç işlerimize karışıp “azınlıklar” kavramını ortaya atana kadar, Hıristiyan’ı, Yahudi’si, Müslüman’ıyla asırlarca bir arada, Osmanlı Hilâfet Devleti çatısı altında dayanışma içinde ve beraberce yaşamışken; toplumu bütünleştiren, insana insan nazarıyla bakan İslâmi değerler bir anda ortadan kaldırılıp yerine insan aklının ürünü fasit/bozuk fikirlerin halkın arasına ekilmesi, bu “milletçe dayanışma ve bütünleşme” dedikleri şeyi gerçekleştirdi mi? Elbette hayır! Görevi sadece camiler ve bir takım fetvalarla sınırlı olan uyduruk bir kurum, nasıl olacak da toplumsal bütünleşmeyi sağlayacak?

Şimdi gelelim, “helal” ve “haram”la hiç işi olmadığı hâlde DİB’nin fetvalarına kafayı takmış olan güruha; “hutbede 30 Ağustos Zaferi ve Mustafa Kemal anılmadı” eleştirisinde bulunup camide okunacak hutbeye karışan bu güruhun, kabuklu deniz canlıları “fetva”sına da sanki yeni ortaya çıkmış İslâmi bir görüşmüş gibi saldırmalarının tek bir amacı var; o da devletin laik yapısının korunması. Onlar nazarında İslâm, hayata dair hiçbir şeye karışmamalıdır. Hiçbir şekilde men etme ve emretme yetkisi yani hiçbir otoritesi olmadığı hâlde DİB’nin yiyecek-içecek “fetva”sı vermesi bile, bu çevreleri histeri krizine sokuyor. Tıpkı meftun oldukları Batılılar gibi bu tür “fetva”ları özgürlüklerine aykırı görüyorlar.

Hâlbuki insan, yaratılış itibariyle aciz, eksik ve muhtaç olduğu sürece ya istek ve arzularının kölesidir, ya yücelttiği herhangi bir liderin -yani Allah dışındaki herhangi bir şeyin- kölesidir ya da akli olarak her şeyin yaratıcısı ve sahibi olan Allah Subhanehu ve Teâlâ ile (yaratıcı-yaratık) ilişkisini layık olduğu şekilde kavrayarak Allah Subhanehu ve Teâlâ’nın kölesi/kulu[2]dur. Allah Subhanehu ve Teâlâ’ya isyan da, O’nun hükümlerine muhalif yaşamak istese de, fıtratı yani köle oluşu değişmez yani özgür olamaz. İnsana akıl nimeti verilmesiyle, kime kölelik yapacağı konusunda yine sınırlı bir tercih hakkı tanınmıştır sadece; köleliği kalıcıdır. Öyleyse insan yapısı itibariyle köle olmasına rağmen, özgür olduğunu söyleyerek ancak kendisini ve özgürlük kelimesinin cazibesine kapılanları aldatabilir. İnsana yakışan ise, yaratılışındaki doğal acziyeti kabul ederek, kendisinde bu acziyeti var eden, her şeyin sahibi olan Allah Subhanehu ve Teâlâ’ya kulluk etmek ve hayatını Allah’ın emir ve nehiyleri doğrultusunda düzenlemektir. Çünkü İslâm nizamı hayatın her alanı ile ilgili en doğru çözümleri insana sunmuştur. Bu nedenle de İslâm fert, devlet ve toplum hayatında uygulanmadığı sürece insanlar, kula kulluk düzeninin birer kölesi olurlar.

O hâlde Hilâfet’in ilgasının alternatifi gibi ortaya atılan, ucube bir yapı olan DİB kapatılmalı, sadece “Müslümanım” diyenlere hayatta uygulaması bulunmayan yani men etme ve yasaklama yetkisini beraberinde getirmeyen “fetvalar”a razı olmak yerine, insanlar arasında ayrım gözetmeden kesintisiz mutluluk ve huzur kaynağı olan İslâm nizamının yeniden uygulanması için topyekûn harekete geçilmelidir.

[اَفَحُكْمَ الْجَاهِلِيَّةِ يَبْغُونَۜ وَمَنْ اَحْسَنُ مِنَ اللّٰهِ حُكْمًا لِقَوْمٍ يُوقِنُونَ۟] “Yoksa onlar cahiliye dönemi hükmünü mü istiyorlar! İyi bilen bir topluluk için Allah'tan daha güzel hüküm veren kim olabilir!” [Maide Suresi 50]

[اَلَا يَعْلَمُ مَنْ خَلَقَؕ وَهُوَ اللَّطٖيفُ الْخَبٖيرُ] “O, yarattığını bilmez mi? O, Latif'tir; Habir'dir.” [Mülk Suresi 14]

 


[2] İkisi de Arapça’da aynı kökten ( عبد abd) aynı anlama gelen iki kelimedir.

Yazarın Tüm Makaleleri İçin Tıklayınız