loader

Kapitalizmin Bu Krizden Sonra Balans Ayarı Tutar mı?

İnsan aklı bilim adamı, dünya laboratuvar, toplum kobay ve kapitalizm deneylerini sürdürüyor. Adam Smtih’ten Ricardo’ya, Malthus’tan Keynes’e, farklı teoriler, farklı fikirler bir bir deneniyor. Batı’dan Doğu’ya, Kuzey’den Güney’e kapitalizm dayatılıyor. Beş duyu organıyla algılananlar dışında her şeye savaş açan kibirli akıl, peynir kokusu sürülmüş labirentte kobay fareleri gibi gördüğü insanların açlığa ve sefalete karşı sabrını ölçüyor. “Yeni partiler, yeni liderler peynire ulaşmak için bize yol gösterir mi?”, “Yoksa eskiler onlardan daha mı iyi yol gösterir?” Oysa demokrasinin kurduğu labirentte peynir yok! Peyniri bulsan oturup huzurla yiyeceğin emniyetli bir hayat yok.

Ticaretinden, hukukuna, yönetiminden, sosyal yaşamına her şeyin kurulduğu temel kaide çürük. Çürük olduğu da 21. asrın dünyasına ön yargıdan uzak şöyle bir bakınca sağlam akıl sahiplerinin görebileceği netlikte…

Tarih boyunca aciz ve eksik insan aklından çıktığı için kapitalist laik nizam yalpalayarak yol alan hurda bir otomobil gibi sürekli bir o yana bir bu yana gidiyor; yolunda dümdüz ilerlemesi imkânsız. Belli aralıklarla ön düzen açılarını düzenlemek için rot ayarı, tekerleklerinin dikey veya yatay eksene göre dengesiz yük dağılımını engellemek için balans ayarı çekiliyor. Jantlara o kadar çok kurşun plaka çakılmış ki artık balans ayarı da tutmuyor. Biraz hızlanınca direksiyonun titreşimi tüm yolcular tarafından hissediliyor. Virajlarda savruluyor, frenlerde sapmalar oluşuyor. Otomobili yolda tutmak gün geçtikçe zorlaşıyor.

Kapitalizmin mevcut durumunu üstte betimlerken bahsettiğimiz otomobilin bu kadar kilometreyi nasıl yaptığına ve hangi ustalara gittiğine de şöyle arşivi karıştırarak bir bakalım…

Klasik Ekonomi

Öne çıkan en önemli isim 1776 yılındaUlusların Zenginliği” kitabını yazan Adam Smith’tir. Bu isim, klasik ekonomi geleneğinin tarihsel çözümlemeye dayalı en tanınmışıdır. Yazdığı kitap, ekonomi yönetiminin kurucu metinlerinden biri olarak literatüre geçmiştir. Kitap, kısaca kapitalist toplumun ortaya çıkışını ifade eder; insanlığın gelişim sürecinin barbarlıktan uygarlığa ilerleyen evrimsel bir yol izlediği iddiasındadır. Adam Smith, insanlığın sırasıyla avcılık, çobanlık, tarımcılık ve ticari toplum şeklinde dört aşamalı bir gelişme modeli izlediğini savunmuş, son aşama olan ticari toplumda görülen sorunlara ise serbest rekabet reçetesini çözüm olarak sunmuştur.

Klasik ekonomi modeline göre; ekonomiye müdahale edilmediğinde kendiliğinden işleyen fiyat mekanizması piyasaların düzgün bir şekil almasını ve istihdamı sağlayacaktır. Adam Smith’in bu modeline göre; devlet müdahalesinin gereksiz olduğu, rekabetçi modelin bir “görünmez el” olarak dengeleri sağlayacağı savunulmuştur.

Daha sonra Jean Baptiste Say, David Ricardo, Thomas Robert Malthus ve John Stuart Mill gibi iktisatçılar, Smith’in öncüsü olduğu klasik ekolden hareketle geliştirdikleri teorilerle liberalizmin önde gelen savunucuları olmuşlardır.

Neo-Klasik Ekonomi

Kapitalistler bu düzenden memnun olmayınca yeni bir gidişat için kolları sıvıyor. 1800’lü yılların ortalarına doğru ekonomi, icat edilen ekonomi yasalarına teslim olmuş ve bu durum ekonomi ile siyasetin ayrışarak ekonominin özerk bir alan olarak tanımlanmasına yol açmıştır. Sanayii devriminden sonra üretimin sanayileşmesi piyasanın özerk bir alan olarak politikadan ayrılmasına neden oluyor. Kapital sahipleri yeni bir balans ayarı yapıyor. Deyim yerindeyse; üretim ve para akışını kontrol etmek için sadece güçlülerin hayatta kalmaya ve kazanmaya hakkı olduğu düşüncesi hâkim oluyor. Bu dönemde Alfred ve Mary Marshall gibi isimler siyaseti dışlayıp bir avuç azınlığın çoğunluğu özgürce sömürmesini sağlayan neo-klasik ekonomi anlayışını savunmuşlardır. Adam Smith’in ileri sürdüğü düzende de sömürenler daha çok isteyeme başlamıştır. Sözde bilim adamları da yalpalayan nizamı doğrultmak adına ahlakı olmayan bir çözüm için kolları sıvamıştır.

Devletin ekonomiye müdahale etmesine gerek yoktur. Ekonomi içindeki payının çok küçük olması gereken devlet için “sadece iç ve dış güvenlik, adalet, eğitim, sağlık gibi konularda politika üretmelidir” fikri artık konuşulur olmuştur. “Rekabet” kelimesinin, çağdaş sanayi yaşamının özelliklerini açıklamaya uygun olmadığını düşünen Marshall, bunun yerine “Ekonomik Özgürlükler” terimini ileri sürmüştür. Dini devletten ayıran akıl şimdi de ekonomiyi devletten ayırma fikrini ortaya atmıştır. Kilisenin zulmü gitmiş yeni bir zulüm ortaya çıkmıştır. Adı; laik demokratik kapitalist nizam!

Neo-klasik ekonomi savunucuları, ekonomide kendi kendini düzenleyen bir mekanizmanın olduğuna ve denge politikası gereği ekonominin hiçbir müdahale olmaksızın, herhangi bir durgunluk dönemi olsa bile, yeniden tam istihdam dengesine döneceğini iddia etmişlerdir. Bu özgürlük fikrinin sloganı da “Laissez faire!/Let it be!/Bırakınız yapsınlar!” olmuştur.

Keynesyen Ekonomi

20. yüzyılda yaşanan iki dünya savaşı ve “Büyük Buhran” olarak adlandırılan dönem, topyekûn Batı (Avrupa ve ABD) için sıkıntılı bir süreç olarak zihinlere kazınmıştır. İngiltere’de 1921’de başlayan ve 1930’dan sonra tüm dünyayı etkisi altına alan ekonomik kriz, işsizlik ve durgunluk gibi “kapitalizm” denen hastalığın semptomları görülmeye başlamıştır. Koronavirüs salgınında duvara yazılan “Korona bir virüstür, kapitalizm ise salgın” sözü şimdi ne kadar da anlamlı…

Onca ideolog, bilim ve fikir adamının tüm düşünceleri çöpe atılmış ve ekonominin kendi kendine düzeleceğini öne süren “Neo-klasik” teoriye olan güven zayıflatmıştır. İşte insan aklının ne kadar aciz ve sınırlı olduğunu, insan aklını ilah edinen kapitalist laik demokrasinin temelinin ne kadar zayıf olduğunu ispatlayan bir delil daha! Yalpalayan otomobil yeni bir servise, yeni bir ustaya götürülmüştür.

Dünya, Keynesyen ekonomi ile İngiliz iktisatçı John Maynard Keynes’in 1936’da yayımladığı “İstihdam, Faiz ve Paranın Genel Teorisi” adlı çalışmasıyla tanıştı. Büyük buhrandan çıkmak isteyen Batı, Neo-klasik teoriyi yani devlet müdahalesini minimalize eden, hatta gereksiz gören anlayışı reddetmiştir. Aslında kapital sahipleri kendilerini kurtarmak için yönlendirdikleri siyaseti yani devletin gücünü yeniden kullanmaya başlamışlardır.

Keynesyen Makroekonomik teoriye göre ekonomik işleyişteki ahengi bozan dengesizliği ortadan kaldırmanın tek yolu devlet müdahalesidir. Janta yeni bir kurşun plaka daha çakmışlardır. “Fonksiyonel Devlet Teorisi” ile Keynesyen ekonomistler, istikrarın sağlanabilmesi için, devletin ekonomideki rolü ve fonksiyonlarının genişletilmesi ve ekonomiye aktif olarak müdahale etmesi gerektiği görüşünü savunmuşlardır.

Neo-Liberal Dönem

Bu görüşten de bir süre sonra vazgeçmişlerdir. Müdahaleci devlet anlayışından dönüş ise; 1973 yılında yaşanan petrol krizi ile başlayan ekonomik durgunlukla yaşanmış, bu sefer de Keynes’in teorisi çöpe atılmıştır. Bu dönemde neo-liberal politikalar baskın gelmeye başlamıştır. Neo-liberal sistemde ise Keynesyen teoride olduğu gibi piyasa başarısızlıklarını ve yetersizliklerini telafi etmek için devletin ekonomiye müdahale etmesini ve sorunları çözüme kavuşturması gerektiğini savunan “Müdahaleci Devlet” anlayışı yerine, sorunlara piyasa ekonomisi içerisinde, piyasanın istediği zaman ve koşullarda kurallar koyan “Garson Devlet” anlayışı yerleşmiştir. Yani kapitalistler ihtiyaç duyarsa devlet müdahale eder istemezse müdahale etmez. Bu fikir size bir şeyler çağrıştırdı mı?

Hatırlarsınız kısa süre önce Hazine ve Maliye Bakanı Nurettin Nebati İstanbul Sanayi Odası toplantısındaki konuşmasında kapital sahiplerine verdiği müjde alkışlanmayınca şöyle demişti:

“Sayın Sanayi Odası üyelerimiz 150 milyar lira… 50 milyar lirası turizm, 100 milyar lirası imalat. Size verdiğimiz bir krediden bahsediyorum. Akşam uyuşukluğu… Yüzde 9’a kadar, daha ne istiyorsunuz. Siz istiyorsunuz, Sayın Cumhurbaşkanımızın önderliğinde sizlere arz ediyoruz” demişti. Zannederim “garson devlet” terimi zihinlerde somutlaşmış oldu.

1980’lerden itibaren kapitalist sistemin yeni bir aşaması olarak kabul edilen küreselleşme sürecinin yoğunlaşması, iletişim, eğitim, sağlık, ulaştırma, sosyal güvenlik gibi pek çok alanın özelleştirme politikaları ile sermayeye açılması ve hâliyle devletin bu alanlardan da elini çekmesi… Bunların, sermayenin emrine girmiş garson devletin talebe göre belirlediği politikaların sonuçları olduğu ayan beyan görülebiliyor. Hatta hâlihazırda satılmamış, özelleştirilmemiş hangi kamu malı varsa bunlar tek tek para sahiplerine satılıyor. Para yoksa uygun kredi sağlanıyor.

Peki, nerede kaldı kamunun hakkı, çiftçinin alın teri, işçinin emeği, çalışanın -düzmece enflasyon ile kuş kadar kalan- maaşı? Nereye gitti bu insanların hakkı? Ee, kapitalizmin ilahı, bilimin azizleri “Adam Smith, Keynes, Ricardo gibi koskoca bilim adamlarına mı inanacağız yoksa beş duyu organıyla algılanamayan Allah’a ve nizamına mı?” diyecektir Batı aşığı kör beyinler.

Düzen üretim, dağıtım, para akışının kontrolünün hâkimiyetini kapitalistlerin eline teslim ederken ordularıyla devlet arkasında duruyor. Bir avuç azınlığı, kendilerini ve nizamları olan kapitalizmi halktan koruyorlar. Sıkışınca, nizama karşı sesler yükselince hortumladıklarından küçük bir parçayı koparıp halka “sus payı” diye dağıtıyorlar. İşte bilim bu! İnsan aklı bu! Aslında kula kulluk bu!

Zaten bilimin üç seçeneği vardı: ya devlet müdahale edecek, ya etmeyecek ya da istenildiği zaman müdahale edecek. Bunların hepsi tek tek denendi.

Artık bu otomobil rot-balans tutmuyor. Menfaatleri için çıkardıkları savaşlar ve Bill’in deyimiyle “koronavirüs grip gibiymiş” diyerek oynadıkları “pandemi tiyatrosuyla” bozulan tedarik zinciri dünyayı büyük bir gıda ve ekonomik krize sürüklüyor. Üzerlerine “Yangında ilk kurtarılacak” yazan düzenin demirbaşları kapitalistler krizle daha da zenginleşmek için ellerini ovuşturuyor.

Ağızlarındaki “Yeni küresel düzen” söylemi artık balans tutmayan tekerleğin jantına bir kurşun plaka daha çakılması demek. Ama kurşun plaka çakılacak yer kalmamış. Hurda otomobilin yükü oldukça ağır ve önünde keskin virajlar var. Yavaşlarsa arkadan gelen tırın altında kalacak, hızlanırsa virajı alamayıp uçurumdan yuvarlanacak.

Artık faiz, borsa, kripto para ile halkın soyulmadığı, hayasızlığın “özgürlük” diye nesillere dayatılmadığı, kamu mülkiyetinin korunup yer altı ve üstü zenginliklerin kapitalistlere peşkeş çekilmediği, ticaretin özgürce yapıldığı, vergilerle halkın sömürülmediği, fakirin hakkı zekatın zenginlerden alındığı İslâm iktisat nizamını tatbik edecek Hilâfet’in pistlere dönme zamanı gelmiştir.

Hurdaların hakkı hurdalıklardır. Köhnemiş bozuk batıl ideolojilerin yeri de tarihin çöplüğü…

___

#KapitalizmÇöktüÇözümİslam

Yazarın Tüm Makaleleri İçin Tıklayınız