Aksa'da Üçüncü Yıl

Aksa'da Üçüncü Yıl

Kapitalist dünyanın "insan hakları", "düzen" ve "hukuk" adı altında sunduğu sömürgeci düzenek; insanlığa kan, gözyaşı ve yıkımdan başka bir şey getirmemektedir. Coğrafyamızı kuşatan ve Filistin'i nesillerdir devasa bir açık hava hapishanesine çeviren bu çürük mekanizma, mazlumların çığlıklarına sağır, zalimin zulmüne ise fazlasıyla pervasızdır. Gazze’de yaşanan soykırıma küresel güçlerin alenen ortak olması, Müslüman bölge rejimlerinin ise utanç verici bir acziyetle süreci seyretmesi tesadüfi bir siyaset başarısızlığı değildir. Bu durum, vahiyden koparılmış mevcut dünya sisteminin kaçınılmaz iflasıdır.

7 Ekim Aksa Tufanı, işte bu çürümüş düzenin zihinlere kazımaya çalıştığı en büyük sahte meşruiyet efsanesini yerle bir etmiştir. Tufan öncesinde, sömürgeci kâfirlerin startını verdiği "Abraham Anlaşmaları" gibi zihinsel ve siyasal teslimiyet projeleriyle işgalci varlığın cürümleri unutturulmak isteniyordu. Filistin meselesi takvimlerden ve vicdanlardan silinmeye çalışılıyordu.

Siyonist yapının yetkilileri İslam beldelerinde şaşaalı törenlerle karşılanıyor, "yenilmez ordu" ve "geçilmez istihbarat" efsaneleriyle Müslüman toplumlara öğretilmiş bir çaresizlik aşılanıyordu. Ancak sınırlı imkânlarla gerçekleştirilen bu tarihi hamle, devasa teknolojik imkânlara ve küresel koruma kalkanına rağmen gasıp yapının ne kadar aciz, kırılgan ve sarsılabilir olduğunu dünyaya ilan etmiştir.

Aradan geçen zaman zarfında ise Gazze’de yaşanan soykırım sıradanlaştırılmaya, toplumların dikkati yapay gündemlerle başka yönlere çekilmeye çalışılmaktadır. Bu süreçte elbette dualar edilmiş, boykotlar yapılmış, yürüyüşler ve basın açıklamaları düzenlenmiştir. Toplumsal hassasiyetin diri tutulması açısından kıymetli olan bu adımlar, ne yazık ki sahadaki askeri gerçekliği değiştirmekten ve soykırımı bitirmekten uzaktır. Zira sorun, tek tek bireysel tepkilerle veya geçici tedbirlerle çözülebilecek basit bir kriz değildir.

Meseleyi Birleşmiş Milletler koridorlarına, ABD’nin dayattığı zehirli "67 sınırları" söylemine ya da yetkisiz ve silahsız "iki devletli çözüm" vaatlerine indirgemek zihinsel işgalin bir başka boyutudur. Filistin, liderlerin masada pazarlık konusu yapabileceği bir toprak parçası değil; Mescid-i Aksa’yı ve İsra-Miraç mucizesini bünyesinde barındıran, yalnızca Müslümanlara ait kutsal bir beldedir.

Aksa Tufanı’nın üzerinden üç yıl geçmesine rağmen gasıp Yahudi varlığının işgal ve soykırımı sürdürebilmesi; direnişin yetersizliğinden değil, İslam beldelerindeki yöneticilerin sergilediği somut ihanet ve pasiflikten kaynaklanmaktadır. Mücahitlerin imani bir şevkle yürüttüğü bu mücadele, Müslüman devletler tarafından askeri ve siyasi bir destekle arkalanmadığı için Kudüs’ün ve Gazze’nin tam anlamıyla özgürleşmesi gecikmektedir.

Daha da vahimi, Gazze halkı bombalar altında yok edilirken bölge rejimlerinin halkın gözünü boyamak amacıyla kınama yapıp eylemde işgalci varlıkla ticari ilişkilerini sürdürmeleridir. Çelik, çimento ve lojistik ticaretinin direnişçiler yerine işgalci "İsrail" rejimiyle kesintisiz sürdürülmesi Siyonist varlığı doğrudan beslemiştir. Bu durum, Gazze’deki harekâtın üç yılı aşan kanlı bir soykırıma dönüşmesine zemin hazırlamıştır. Bugün yaşanan krizlerin ve acziyetin temel sebebi, vahyin ölçülerinden bağımsızlaştırılmış bu ulusal yönetim anlayışlarıdır.

Rabbimiz, Müslümanların başındaki yöneticilere ve ordulara sorumluluklarını şu ilahî hitapla açıkça haber vermektedir:

“Size ne oldu da Allah yolunda ve ‘Rabbimiz, bizi halkı zalim olan bu şehirden çıkar, bize tarafından bir sahip gönder, bize katından bir yardımcı yolla!’ diyen çaresiz erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz?” (Nisâ Suresi, 75)

Bu ilahî uyarı, sahadaki gerçeklikle birleştiğinde sorumluluk makamındakilerin ihanetlerini gözler önüne sermektedir. Nitekim Şehit Ebû Ubeyde’nin şu haykırışı, tarihe geçecek bir hakikatin ifadesidir:

“Ey bu İslam ve Arap milletinin liderleri! Ey seçkinleri, büyük partileri ve âlimleri! Sizler Allah Teâlâ huzurunda bizim hasımlarımızsınız...”

Ebû Ubeyde’nin bu sözü sadece sitem dolu bir haykırış olarak görülmemelidir. Söz konusu ifade; İslami sorumluluklarını unutan, ellerindeki imkânları çarçur eden ve boş kınamalarla cihadı terk eden tüm Müslüman yöneticilere açıkça yöneltilmiş, hakikati haykıran bir ithamdır. Halkı mazlum olan bir beldede zulüm tüm şiddetiyle sürerken; elinde güç, ordu ve yetki bulunduranların sessiz kalması ya da diplomatik tiyatrolara sığınması bir ihmal değildir. Bu tutum, doğrudan zalimin elini güçlendiren, Müslüman halklara karşı işlenmiş bir cürümdür. Fiili bir işgal, ancak onu caydıracak fiili bir güç ve askeri müdahaleyle durdurulabilir. Kınama mesajları ve diplomatik söylemler katliamı bitirmeye yetmemektedir. Müslüman toplumların yeniden onurlu, güvenli ve adil bir hayata kavuşması parçalı reformlarla veya Batılı kurumların vicdanına sığınarak gerçekleşmez. Hakiki kurtuluş, ilahî ölçülere dayalı sistemsel bir dönüşümle mümkündür. Bu dönüşümün siyasi ve kurumsal karşılığı ise Raşidî Hilafet’tir.

Hilafet; gücü sınırsızlaştırmak değil, ilahî ölçüyle sınırlandırmaktır. Ümmetin ordularını mazlumların imdadına koşturmak ve adaleti yeryüzünde yeniden egemen kılmaktır. Adaletin egemen olduğu, zalimden hesabın sorulduğu bir dünya hayal değildir; ilahî bir sorumluluktur. Bu sorumluluk; zihni işgallere son verip hakikati haykırmakla, İslami nizamın fikrî ve siyasi mücadelesini kararlılıkla sürdürmekle başlar. "Çalışanlar işte böyle bir kurtuluş için çalışsınlar." (Sâffât Suresi, 61)