HİZB-UT TAHRİR TÜRKİYE HAFTALIK DEĞERLENDİRME TOPLANTISI - [23 TEMMUZ 2019]
24 Temmuz 2019

HİZB-UT TAHRİR TÜRKİYE HAFTALIK DEĞERLENDİRME TOPLANTISI - [23 TEMMUZ 2019]

Hizb-ut Tahrir Türkiye Medya Bürosu

Köklü Değişim Medya

Hizb-ut Tahrir Türkiye Medya Bürosu Başkanı Mahmut Kar, gündem değerlendirme toplantısında önemli tespitlerde bulundu.

Hizb-ut Tahrir Türkiye Medya Bürosu Başkanı Mahmut Kar; Anayasa Mahkemesi kararlarına rağmen bir türlü bitmek bilmeyen Hizb-ut Tahrir’e yönelik yargı zulmüne değinerek toplantıya başladı. Trabzon’un Çaykara ilçesine bağlı Uzungöl’de yaşanan elim hadiseye de temas eden Kar, daha sonra Suriyelilerin sınır dışı edilmeleri kararını eleştirdi. KADEM’in İslâm’ın çağın sorunlarını çözemeyeceği iddiaları hakkında da görüşlerini ifade eden Mahmut Kar, hükümetin açıkladığı 11. Kalkınma Planı’nın tutarsızlığına dair açıklamalarıyla haftalık basın toplantısını sonlandırdı.

Mahmut Kar tarafından gerçekleştirilen basın açıklamasının tam metni:

Haftalık Gündem Değerlendirmesi

HİZB-UT TAHRİR’E YÖNELİK BU YARGI ZULMÜNE SON VERİLMELİDİR!

Bu hafta Hizb-ut Tahrir’e yönelik yargı zulmünün son mağduru Sena Arat kardeşimiz ile toplantımızı açmak istiyorum. Geçtiğimiz hafta cumartesi günü Bursa yeni bir yargı zulmüne daha şahitlik etti. Köklü Değişim Dergisi’nin Bursa Yunuseli Temsilciliğinde haftalık Cumartesi Sohbeti çıkışında Sena Arat kardeşimiz tutuklandı.

Köklü Değişim Dergisi tarafından 2009 yılında Hakkı Başer Spor Salonu’nda düzenlenmesi planlanan konferansı hatırlarsınız. O konferans valilik tarafından hiçbir gerekçe gösterilmeden engellenmişti. Ve adeta Müslüman avına çıkılırcasına Türkiye genelinde 200’den fazla Hizb-ut Tahrir üyesi gözaltına alınmıştı. Yürütülen yargılamalarda onlarca kişiye ağır cezalar verildi. İşte Sena Arat kardeşimiz de bu zulüm mahkemelerinin mağdurlarından biri… Dönemin “FETÖ” yargıçlarının düşman ceza hukukuna göre verdiği 7,5 yıllık haksız ceza kararı, 2017 yılında Yargıtay 16. Ceza Dairesi tarafından onanmıştı. Yargıtay 16. Ceza Dairesi, selefi olan 9. Ceza Dairesi’nin hukuk dışı içtihat kararını esas alarak şiddeti tamamen reddeden Hizb-ut Tahrir üyelerinin ceza kararlarını onadı. Ama aynı Yargıtay, Altan Kardeşler ve Nazlı Ilıcak davasında “cebir ve şiddete başvurmamalarını” gerekçe kabul ederek müebbet hapis kararını bozdu. Emniyet bilgi notlarına, Anayasa Mahkemesi kararlarına rağmen Yargıtay’ın Hizb-ut Tahrir’e yönelik bu tutumu düşman ceza hukukundan başka bir şey ile izah edilemez. Artık Yargıtay 20 yıla yakındır devam eden Hizb-ut Tahrir’e yönelik bu yargı zulmüne son vermelidir. Hizb-ut Tahrir terör örgütü değildir, üyeleri de terörist değildir. Bunu kolluk kuvvetleri bilmektedir, Anayasa Mahkemesi bunu teyit etmektedir, kamuoyu da buna şahitlik etmektedir. O halde Yargıtay 16. Ceza Dairesi Anaya Mahkemesinin kararlarını esas alarak, kendi yasa ve kanunlarına uyarak Hizb-ut Tahrir ile ilgili yeni bir içtihat ortaya koymalıdır.

UZUNGÖL’DEKİ SALDIRI

Geçtiğimiz günlerde Trabzon’un Çaykara ilçesine bağlı Uzungöl’de tatsız bir hadise yaşandı malum. Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nden Trabzon’a gelen turist kafileden bazı kişilerin Kürdistan bayraklı atkıyla resim çektirdikleri iddiası ortalığı karıştırdı. Ve bazı kişiler bu gruba saldırıda bulundular. Mayası İslam olan topraklarımızda soy sop ve asabiyetin, ırkçılığın varlığını devam ettiriyor olması elbette üzücüdür ve utanç vericidir.

Müslümanlar İslam’ın gelmesiyle milliyetçilik ve asabiyet düşüncelerini ayaklarının altına almışlar ve İslam kardeşliğini baş tacı yapmışlardı. Onların aralarındaki hukuk İslam akidesine dayalı İslam kardeşliği üzerine kuruluydu. Bu hukuku, İslam’a göre şekillendirdikleri için davalarını kıtalara, milyonlara, bizlere kadar ulaştırabildiler. Fakat ne yazık ki asırlar önce ayaklar altına aldığımız bu faşist, bu bağnaz fikirler, 200 yıldır aramızda dolaşıyor. Amerikalı Amerikan bayrağı ile İngiliz, İngiltere bayrağı ile Fransız Fransa bayrağı ile topraklarımızda hür ve özgürce dolaşıyor. Ama biz Müslümanlar olarak sömürgeci kâfirler tarafından bize tahsis edilen bayraklar ve sınırlar üzerinden birbirimiz ile kavga ediyoruz. Kâfirler aynı dine iman eden, aynı kıbleye yönelen Müslümanları bu milliyetçi ve vatancı semboller ile birbirine kırdırıyorlar.

Son günlerde Türkiye’de Suriyeli muhacirlere yönelik düşmanlık da bunun tezahürüdür. Tarihi yerleri ahlaksızlıklarıyla kirleten Alman, Rus, Amerikan, Fransız vatandaşlara sessiz kalıp din kardeşine saldırma kültürü bize zerk edilen ırkçılığın sonucudur. Bu milliyetçilik ve ırkçılık belasının ümmeti bölüp parçaladığı yetmedi mi? Bizi Irak, Suriye, Sudan, Türkiye diye elli parçaya bölmeleri, sonra da bir daha Kuzey Irak, Güney Sudan diye parçalara ayırmaları yetmedi mi? Yetmedi mi bu fitnenin kardeşi kardeşe kırdırdığı? Bu fitne değil de nedir? Koskoca Osmanlı Devlet bakiyesi üzerine kurulan onlarca kifayetsiz devlet var. Bu zillet değil de nedir? Ders almadık mı, almıyor muyuz?

Mehmet Akif ırkçılık ve vatancılık belasının tehlikesini ne kadar doğru ifade etmiş?

Arnavutluk ne demek, var mı şeriatte yeri?

Küfür olur, başka değil, kavmini sürmek ileri!

Arabın Türke; Lazın Çerkese, yahut Kürde;

Acemin Çinliye rüçhanı mı varmış? Nerde!

Müslümanlıkta anasır mı olurmuş? Ne gezer!

Fikr-i kavmiyeti telin ediyor Peygamber.

En büyük düşmanıdır, ruh-i Nebi tefrikanın;

Adı batsın onu İslam'a sokan kaltabanın…

SURİYELİLERİ ŞİMDİ ZALİMLERİN ELİNE TESLİM Mİ EDECEKSİNİZ?

İstanbul Valiliği dün “Düzensiz Göçle Mücadele” başlıklı bir basın açıklamasını medya ve kamuoyu ile paylaştı. Bu açıklama 400 Suriyeli muhacirin sınır dışı edildiğine dair haberlerden sonra kamuoyundan gelen tepki üzerine yapıldı. Valilik, Türkiye’ye yasadışı yollardan giren düzensiz göçmenlerin yakalanarak sınır dışı edilmelerine devam edildiğini bildirdi. İstanbul’da kaydı olmayan Suriyelilerin, kayıtlı oldukları illere geri dönmeleri için 20 Ağustos 2019 tarihine kadar süre verildi.

Bu açıklama ve geri gönderme uygulamaları Suriyeli muhacirlere yönelik yürütülen linç kampanyasının muhacir düşmanları lehine sonuç verdiğini göstermiştir. Milliyetçi ve laik zihniyetli politikacıların istedikleri olmuştur. İstanbul’un kadim ilçesi için “Fatih’i Suriyelilerden temizleyeceğim” diyerek seçim çalışması yürütenlerin dediği olmuştur. Türkiye’de yaşanan ekonomik krizin faturasını Suriyeli muhacirlere kesen ırkçı ve bir o kadar çıkarcı partilerin hedefledikleri şey gerçekleşmiştir. Ensar-Muhacir kardeşliğinden nasiplenmemiş bu zihniyet ve temsilcileri nihayet muradına ermiştir.

Kıymetli Müslümanlar, biz Hizb-ut Tahrir Türkiye Medya Bürosu olarak 2 Temmuz’da yayımladığımız yazılı basın açıklamamızda Ak Parti iktidarına şunu sormuştuk: Dedik ki, İktidarın Suriyelileri kovma imasında bulunmasının, bu linç kampanyalarında bir rolü var mı? İstanbul seçimlerinde yaşanan hezimetin ve psikolojik ezikliğinin, linç kampanyasına karşı tepkisizlikte bir etkisi var mı? Suriyeli muhacirleri geri gönderme uygulamaları ve İstanbul Valiliği’nin açıklamaları göstermiştir ki iktidar bu konuda laik milliyetçi zihniyetten farklı düşünmüyor. İktidar Suriyeli muhacirlere yönelik düşmanca yürütülen linç kampanyasının altında ezilmiştir. Eğer bunun aksini iddia ediyorsa linç kampanyasına maruz kalan Suriyeli muhacirleri göndermemelidir, aksine onlara sahip çıkmalıdır. Eğer gerçekten Ensar olduğunu iddia ediyorsa 2014’te Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Gaziantep’te Suriyelilere yönelik yaptığı konuşmadaki sözleri hatırlanmalıdır. Ben hatırlatayım; Cumhurbaşkanı Erdoğan o gün Suriyelilere hitaben, CHP zihniyetini karşısına alarak, Kılıçdaroğlu’nu karşısına alarak aynen şöyle demişti: “Kim ne derse desin siz bize yük değilsiniz. Bizim medeniyetimizde, bizim kültürümüzde, bizim geleneklerimizde misafir berekettir, şereftir.”

Peki, o günden bugüne değişen ne oldu? Suriye rejimi katliamlarını mı bitirdi, yoksa Türkiye’nin “desteği” ile devrimciler Suriye’de zafere mi ulaştı? Türkiye’nin Astana ve Soçi ortağı Rusya bir taraftan İdlib’de pazarları ve sivil yerleşimleri bombalıyor. Diğer taraftan Türkiye devleti muhacirlerin ellerini bağlayarak İdlib’e gönderiyor. Yoksa Suriyelilere bugüne kadar muhacir kardeş gözüyle bakmadınız mı? Onların Türkiye’ye girişine, misafir oluşuna sadece siyasi bir araç olarak mı baktınız? Şimdi o siyasetiniz değişince Suriyeli muhacirler sırtınıza yük mü oldu? Şimdi onları zalimlerin eline teslim mi edeceksiniz? Siz Ensar olmanın ve muhacir olmanın ne demek olduğunu bilmiyor musunuz? Allah Subhanehu ve Teala onları şöyle tarif ediyor:

“İslâm’ı ilk önce kabul eden muhâcirler ve ensar ile iyilikle onlara uyanlar var ya, Allah onlardan razı olmuş; onlar da O’ndan razı olmuşlardır. Allah, onlara içinden ırmaklar akan, içinde ebedî kalacakları cennetler hazırlamıştır. İşte bu büyük başarıdır.” [Tevbe 100]

Müslümanın Müslümana kardeşliği nasıl olmalı? Yoksa siz bunu unuttunuz mu? Rasulullah SallAallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

“Müslüman Müslüman’ın kardeşidir, ona zulmetmez, onu mahzun bırakmaz ve onu düşmana da teslim etmez.” [Buhari]

KADEM’İN BEKASI AİLENİN BEKASINDAN DAHA MI ÖNEMLİ?

Kamuoyunda tartışılan önemli gündem konularından birisi de Toplumsal Cinsiyet Eşitliğini, Feminizmi ve 6284 Sayılı Kanunu da içine alan “İstanbul Sözleşmesi.” Bu konuda STK’lar ve duyarlı Müslümanların medyadan yoksun, iletişim imkânlarından mahrum, kıt kanaat oluşturdukları kamuoyu az da olsa işe yaradı. Cumhurbaşkanı Erdoğan “İstanbul Sözleşmesi nas değildir, feshedilebilir” deme lütfunda bulundu. Sadece o kadar. Söz, söylendi geçti.

Eğer ki mesele duyarlı Müslüman kadınların, 6284 mağduru ailelerin meselesi değil de sözüm ona modern laik Kemalist kadının meselesi olsaydı; şimdiye kadar medya meseleyi gündemin ana konusu haline getirmişti bile, televizyonlarda peş peşe programlar yapılmıştı. İslam’ın Müslüman kadın için ortaya koyduğu değerleri ama ile başlayan cümlelerle tevil eden âlimler çoktan programlarda boy göstermişlerdi. Gazete köşeleri, Müslüman ama aynı zamanda demokrat kadının haklarını anlatan yazılar ile dolup taşmıştı. Ama mesele onların meselesi değil ki, mesele Müslüman kadınların meselesi… Mesele Müslüman ailenin meselesi… Mesele genç yaşta evlenmiş çoluk çocuğa karışmış aile reisi kocanın ve çocuklarını babasız büyütmek zorunda kalan annenin meselesi…

Başka bir şey daha var; İstanbul sözleşmesi kapsamında ailenin temeli dinamitlenmiş, genç kızlarımız feminizmin kurbanı olmuş, 6284 sayılı kanun ile binlerce aile darmadağın edilmiş, ama medya ve kamuoyu bu mağduriyetleri değil KADEM’in yaşadığı sözde mağduriyeti konuşuyor. Siyasetçiler mesele KADEM olunca konuşmaya başlıyorlar, yani KADEM’in bekası ailenin bekasından daha önemli. KADEM’in AB fonları ile uygulamaya koyduğu projeleri gençliğimiz ve geleceğimizden daha önemli. Neymiş efendim, KADEM haksız eleştirilere maruz kalmış ve mağduriyet oluşmuş, neymiş efendim, “bugün yaşadığımız sorunlar küreselleşen modern dünyanın sorunları” imiş. Dolayısıyla İslam’ın çözemeyeceği bu sorunları ancak modern hukuk çözebilirmiş.

Bu kompleksli zihniyet sadece KADEM’de yok, benzer açıklamaları Cumhurbaşkanı Erdoğan, 2018 yılında Beştepe'de 8 Mart Dünya Kadınlar Günü programında yapmıştı. "İslam'ı 14-15 asır öncesi hükümleriyle bugün uygulayamazsınız.” demişti. Sonra da laik Kemalistler tarafından linçe uğrayan âlimler için, “Bunlar bu asırda yaşamıyorlar, çok farklı bir dünyada yaşıyorlar. Çünkü İslam'ın güncellenmesinin gerektiğini bilmeyecek kadar da aciz bunlar” demişti. Öncelikle şunun altını çizmek istiyorum; sistematik olarak yapılan bu ve benzeri açıklamalar oryantalist Batılıların projelerine hizmet etmektedir. İslam’ın, bugünün sorunlarına çözüm bulamadığını, bulamayacağını ifade eden bu oryantalist düşünce yüzyıllardır Müslümanlara pazarlanıyor. Ama nafile, çabalarınız boşa gidecek, Müslümanların hayatından İslam’ın temel kaynakları olan Kur’an ve Sünnetin pratikliğini silemeyeceksiniz. İslam kıyamete kadar her çağın sorunlarını çözecek hükümler ile gönderilmiştir. İslam çağın sorunlarına çare üretmiyor iddiasında bulunuyorsanız ya bilmiyorsunuz, İslam’ın cahilisiniz, ya da biliyorsunuz, İslam’ın düşmanısınız. Rabbimiz ayeti kerimede şöyle buyuruyor:

“Yoksa onlar cahiliye dönemi hükmünü mü istiyorlar! İyi bilen bir topluluk için Allah'tan daha güzel hüküm veren kim olabilir!” [Maide 50]

Gelgelelim İstanbul Sözleşmesine ve hükümlerine; eğer gerçekten sizin için İstanbul Sözleşmesi nas değilse haydi o zaman harekete geçin ve bu sözleşmeden tek taraflı geri çekilin. Eğer sözünüzün bir karşılığı varsa, sözleşmenin maddeleri gereği kurulan feminist kadın derneklerini ve sapkın eşcinsel toplulukları kapatın. Eğer bu sözleşmenin sizin nazarınızda bir hükmü yoksa haydi o zaman aileyi parçalayan 6284 sayılı kanunu yürürlükten kaldırın. Ama sözleşmenin iptal edilmesi beklenirken devletin kurumları sözleşmenin maddelerini hayata geçirmeye devam ediyorlar. “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Komisyonu” oluşturulma çalışmaları Gaziantep Büyükşehir Belediye Başkanı ve eski Aile Bakanı Fatma Şahin tarafından başlatılıyor. Bu gösteriyor ki Cumhurbaşkanı Erdoğan İstanbul Sözleşmesi ile ilgili Müslümanları oyalayan konjonktürel bir açıklama yapmıştır. Öyle olmasaydı sözün bir değeri olurdu, değil mi? Cumhurbaşkanı’nın tabiri ile “nas olmayan” bu sözleşmeden vazgeçilir ve aile için İslâm’ın nasları esas alınırdı değil mi?

11. KALKINMA PLANI

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi'nin ilk kalkınma planı olan 2019-2023 dönemini kapsayan “11. Kalkınma Planı” Meclis Genel Kurulu'nda kabul edildi. Plan 3 ana sütundan oluşuyor. Hukukun üstünlüğü, güçlü demokrasi, sürekli geliştirilen temel hak ve hürriyetler… Ekonomiden eğitime, sağlıktan şehirciliğe, tarım politikasından kişi başına düşen milli gelire kadar birçok detay bu plan kapsamında gündeme alındı. Elbette ki hükümetlerin, çalışmalarına yol haritası olacak bir planlarının olması doğaldır ve gerekli de bir şeydir. Ancak, gerek planın dayandığı ana sütunlara, gerekse detaylarına baktığımızda daha önce açıklananlardan farklı bir şeyin olmadığını görüyoruz.

Birkaç maddeye kısaca bakalım; ana esas olarak hukukun üstünlüğü diyorsunuz; herkese göre farklı işleyen, suçu önlemekten çok suçluya zemin hazırlayan, adalet kavramını göreceli hale getiren yargı ile mi hukukta kalkınma sağlayacaksınız? Eğitim diyorsunuz; yapboz tahtası gibi, 20 yılda 16 kez değişen model ve müfredat ile mi kalkınma sağlayacağız? Topluma hiçbir faydası olmayan farazi bilgileri ezberleten öğretmenler ile mi, yoksa o sınavdan bu sınava enerjilerini tükettiğiniz öğrenciler ile mi kalkınma sağlayacaksınız? Temel hak ve hürriyetler diyorsunuz; bunu söylerken her türlü rezilliği, fuhşu, eşcinselliği meşrulaştıran ve sapkınlıkları kanunlar ile korumaya alan hürriyetlerden bahsediyorsunuz. Aile kavramını yok eden bu hürriyetler ile mi kalkınma sağlayacaksınız? Güçlü demokrasi diyorsunuz; seçilenlerin zengin ve lüks bir yaşam sürdüğü, seçenlerin ise açlık sınırında hayat mücadelesi verdiği bir yönetim sistem ile mi kalkınma sağlayacağız? Tarım politikası diyorsunuz; yerli tohumu yasaklayan, İsrail tohumunu çiftçiye zorunlu kılan politika ile mi kalkınma sağlayacaksınız? Yoksa yerli üretime kota getirip ithalatı teşvik eden bir tarım politikası ile mi kalkınma sağlayacaksınız? İstikrarlı bir ekonomi diyorsunuz; bankaların sürekli kâr ettiği, esnafın ve vatandaşın banka kredileri ile boğuştuğu bu piyasada halkın % 60’ının yoksulluk sınırının altında hayat mücadelesi verdiği bir ekonomik sistem ile mi kalkınma sağlayacağız? Daha önce 2013 yılında açıklanan 10. Kalkınma Planı’nın ekonomi bölümüne bir bakalım.

Tabloda Görüldüğü gibi,

 **10. KALKINMA PLANI 2023 HEDEFLERİ**

11. KALKINMA PLANI 2023 HEDEFLERİ

AÇIKLANMA TARİHİ

2013

2019

MİLLİ GELİR

2 TRİLYON DOLAR

1 TRİLYON DOLAR

KİŞİ BAŞI MİLLİ GELİR

25.000 DOLAR

12.494 DOLAR

İHRACAT

500 MİLYAR DOLAR

226 MİLYAR DOLAR

2013’te Milli gelir; 2 trilyon dolar hedeflenmiş, bugün 2019’da 1 trilyon dolar hedefleniyor. Kişi başına düşen milli gelir; 2013’te 10. Kalkınma Planı’nda 25.000 dolar hedeflenmiş, 2019 11. Kalkınma Planı’nda 12.484 dolar hedefleniyor. 2019’da İhracat; 226 milyar dolar olarak hedeflendi, hâlbuki 6 yıl önce 2013’te 500 milyar dolar hedeflenmiş. Geçen altı yılda belirlenen hedefler yarı yarıya düşmüş. Şimdi bunu kalkınma planı olarak sunmak kandırmak değil midir? Bu bir aldatma değil midir? Bunlar boş vaatler değil midir?

Yıllarca bu halkı demokrasi ile kandırdınız, planlar ile projeler ile aldatınız. Boş vaatler ile hayatlarını heba ettiniz, Şu anda yaptığınız da bundan başka bir şey değil. Oysaki gerçek kalkınma, esaslı, kapsamlı ve ideolojik bir kalkınma olmalıdır. Bunun için Batı’ya ait ne varsa; hukukta, eğitimde, siyasette, ziraatta, ekonomide, toplumsal hayatta ne varsa, hepsini terk edip, İslam nizamına dönmeniz gerekir. Çünkü İslam nizamı kalkınmayı fikrî bir temel üzerine bina eder ve İslam nizamı hayatın tüm alanlarını kapsar. İşte o fikrî temel “La ilahe illallah Muhammedun Rasulullah”tır. İslam’da her şey bu fikrî temel üzerine bina edilir. Böylelikle hukukta adalet sağlanır. Böylelikle eğitimde ve bilimde gelişme olur, böylelikle tarımda verimli zengin topraklarımız yeniden yeşerir. Böylelikle yeraltı ve yerüstü kaynaklar batıya peşkeş çekilmez ve halkın menfaatine sunulur. Böylelikle İslam iktisat nizamı tümüyle uygulanır, faiz baronlarının ümüğü sıkılır ve adil dağıtım gerçekleşir. Böylelikle yıllardır kendisiyle Müslüman halkı kandırdığınız demokrasinin tarihi bir yalan olduğu gün yüzüne çıkmış olur. O halde yapılması gereken en öncelikli şey, kapitalist ideolojinin terk edilmesi ve İslam nizamına dönülmesidir. İşte esas kalkınma ancak bu şekilde olur.

Kıymetli Müslümanlar, Sayın Basın Mensupları!

Geçen yıl Kasım ayında başladığımız haftalık değerlendirme toplantılarımıza kısa bir süre ara vereceğiz. Diğer siyasi partiler grup toplantılarını sonlandırdılar, Hizb-ut Tahrir Türkiye olarak biz de İnşaAllah yeni dönemde Eylül ayında sizlerle beraber olacağız. Müslümanların siyasi maslahatlarını gütme konusunda, hiçbir kınayıcının kınamasından korkmadan hakkı söylemeye devam edeceğiz. Yöneticilerin halktan ve tüm ümmetten gizledikleri siyasetlerini deşifre etmeye devam edeceğiz. İslam’ı hayata hâkim kılma ve Hilafeti ikame etme mücadelesinde Müslümanlara umut olmaya devam edeceğiz inşaAllah…

Hizb-ut Tahrir Türkiye Medya Bürosu