Sorun Kürtlerin ya da Türklerin Devleti Değil, Müslümanların Devletsizliğidir
23 Ocak 2026

Sorun Kürtlerin ya da Türklerin Devleti Değil, Müslümanların Devletsizliğidir

Suriye Arap Ordusu, hızlı bir şekilde SDG’nin kontrol ettiği toprakları ele geçirince önce derinden sonra yüzeyden bir milliyetçilik tartışması alevlendi. İthamlar, hakaretler, sataşmalar X platformunun sayfalarını doldurdu.

Böylece "Müslümanlar olarak neden kalkınamadık?", "Neden âlemin gerisinde kaldık?", "Neden birleşemiyoruz?", "Neden bu haldeyiz?" sorularının cevapları bir kez daha gözümüzün önüne canlı bir şekilde gelmiş oldu.

Kalkınamadık, çünkü her şeyi yüzeysel değerlendirme hastalığına kapılmışız. Kalkınamadık çünkü asıllara odaklanmaktan ziyade sonuçlara odaklanıyoruz. Sorunun kaynağını göremiyor, göremediğimiz için de doğru çözümler üretemiyoruz.

Bu arada sık sık kullandığımız “kalkınma” kelimesinden kastettiğimiz, ekonomik açıdan refah seviyesine ulaşmak değildir. Zira ekonomik yükseliş sebep değil sonuçtur. Bizim “kalkınma” derken kastettiğimiz şey, ruhi bir temel üzerine fikrî yükseliştir.

Bu ne demek? Bu şu demek: İslam akidesi ile inanç sistemini şekillendirmekle birlikte hayatın her alanındaki meselelere bu akideden çıkan ya da bu akideye dayalı hüküm, fikir ve görüşlerle çözümler üretmektir.

Bunu başardığımızda, tutarlı bir davranış kalıbı geliştirmekle birlikte, sistematik bir düşünce yapısına da kavuşmuş olacağız. Böylece karşılaştığımız vakıyı doğru bir şekilde analiz edecek, akideden doğan fikirlerle, almamız gereken tavırları belirlemiş olacağız. Yani istikrarlı bir şahsiyete sahip olmuş olacağız.

İstikrarlı bir şahsiyete sahip olmak çağımızın en büyük nimetidir. Zira inancıyla davranışları çelişen bir kişi, inancıyla davranışları arasında bağ kuramayan bir kişi, harici unsurlar tarafından güdülmeye, manipüle edilmeye, yaşanan atmosfere ayak uydurmaya, duygularının esiri olmaya açık hale gelecektir. Yine bu kişiler dost-düşman, hain-kahraman ayrımını yapmakta zorlanacak, halkına ihanet içinde olanları kahraman gibi görme gafletine düşecektir. ABD'den nefret eden ama ABD çıkarlarını gözetenlere derin bir sevgi besleyenlerin durumu, istikrarsız şahsiyetler için ibretlik bir örnektir.

Böyle bir kişi kendi farkında olmaksızın farklı çıkar gruplarının kullandığı bir aparata dönüşmüş olmasına rağmen o, ne hikmetse kendisini kimsenin daha önce düşünmediği şeyleri düşünen, üstün bir fikir adamı gibi görür.

Gelelim konumuzun özüne...

Öncelikle görmemiz gereken bir tablo var. Bu tabloyu görmeden yapacağımız her yorum, öne süreceğimiz her fikir, havada asılı kalacaktır.

Batı dünyası, dini hayattan ayırdığında, papaz ve rahipleri kiliseye hapsettiğinde, onların dünya hayatına, devlet yönetimine müdahale etmesinin önüne geçtiğinde toplumsal bir boşluk oluştu.

Aydınlanma düşünürlerinin en önemlilerinden olan Voltaire, “Tanrı’nın yokluğundan ortaya çıkacak boşluğun toplumunun bekası ve sosyal düzen için sorun yaratacağını” iddia eder. İşte bu boşluğu doldurması, toplumsal bir tutkal vazifesi görmesi için "milliyetçilik" fikri icat edilmiş, "ulus devlet" anlayışı pekiştirilmiştir.

Batı dünyasında tutkal vazifesi gören milliyetçilik, İslam ümmetine karşı ölümcül bir silah olarak kullanılmıştır. Türk ve Arap milliyetçiliğini körükleyen Batı, Osmanlı Hilâfet Devleti'ni bu fikir ile daha kolay bir şekilde yıkmayı başarmıştır.

Sonrası malum; Türkiye’nin elinden her şeyi alınıp kendisine benzetilmiş, devlet kültürü bulunmayan aşiret yapıları “devlet” olarak ilan edilmiş, Müslümanların arasına sınırlar çekilmiş ve bir daha birleşmemeleri için tüm önlemler alınmıştır.

Artık herkesin sınırlandırılmış bir toprak parçası ve sınırlandırılmış sorumlulukları vardı. 1.300 yıl boyunca birlikte yaşayan halklar bir anda ayrışmış, aynı çatı altında yaşayan kardeşler “komşu” olmuştu. Herkes kendi çıkarlarını düşünmeliydi. “Kardeş ülke” siyaseten söylenmiş safsatadan başka bir şey değildi. Mesela, Türkiye ile Azerbaycan’ın "kardeş ülke" olduğu yalanı gibi.

İki milyar Müslümanın yaşadığı şu dünyada iki yıl boyunca Gazze’de katliamlara seyirci kalınmasının tek sebebi, ulus devlet anlayışıdır. Bu anlayış, Müslümanları parça parça etmiş, zayıflatmış, zenginliklerini sömürgeci devletlere peşkeş çekmiştir. Bu ulus devletler, güç karşısında ezilmiş, zelil bir siyaset güderek sömürgeci devletlere boyun eğmişlerdir. Sözde halkının iyiliği için halkını zelil bir hayata ve sefalete mahkûm etmişlerdir.

Dolayısıyla, ulus devlet anlayışını reddetmeden “Müslüman Kürtler benim kardeşimdir.” “Müslüman Araplar benim kardeşimdir.” demek istikrarlı bir şahsiyet ürünü cümleler değildir. Üstelik bu ulus devlet, laikliği tatbik ediyorsa bu cümleler aynı zamanda samimiyetten ve basiretten yoksun cümlelerdir.

Aynı şekilde; bir yandan “Müslüman Türkler benim kardeşimdir.” deyip diğer yandan da “Herkesin devleti var Kürtlerin de bir devleti olması gerekir, Kürtlerin de ana dilde eğitim alması, kendi kültürünü koruması gerekir.” demek de istikrarlı bir şahsiyetten çıkmaz.

Kuşkusuz, Müslümanlar tek bir imam etrafında toplanmış tek bir cemaattir. Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

“İşte sizin bu ümmetiniz bir tek ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim. Öyleyse Bana ibadet edin.”

Şayet Müslümanların tek bir ümmet olduğuna iman ediyorsak o zaman bu ümmetin birden fazla değil tek bir devleti olması kaçınılmazdır. Bu konu hakkında İslam fıkhında birçok hüküm ve görüş bulabilirsiniz. Nitekim; "Dört Mezhebe Göre İslâm Fıkhı" kitabının müellifi Abdurrahman el Cezeri şöyle demiştir:

“Alimler Hilâfet'in farziyeti ve Müslümanlar açısından dinin hükümlerini uygulayacak bir halifenin gerekliliği konusunda ittifak etmişlerdir. Dolayısıyla Müslümanların, dinin şiarlarını ikame edecek ve mazlumları zalimlerden kurtaracak bir İmamlarının olması kaçınılmazdır. Ayrıca ister ittifak etsin ister ihtilaf etsin tüm dünya üzerindeki Müslümanların aynı anda iki imamlarının olması caiz değildir.”

Dolayısıyla mesele; Türklerin, Arapların devletleri olup Kürtlerin olmaması meselesi değil Müslümanların devletsizliği meselesidir.

İslam ümmeti için tek kurtuluş yolu, yeniden Râşidî Hilâfet çatısı altında birleşmekten geçmektedir. Aksi halde ABD, bizim topraklarımızda istediğini yapmaya, istediğini öne çıkartıp istediğini saf dışı etmeye, küstah küstah tavırlarıyla Müslümanları aşağılamaya, servetlerini sömürmeye, kardeş halkları birbiriyle savaştırmaya, kendi ulusal çıkarlarının bekçisi yapmaya devam edecektir.

Öyleyse yapılması gereken yüzeysel tartışmaları sonlandırıp sorunun asıl kaynağına odaklanmak ve bu sorunu çözmek için güç birliği yapmaktır.

Rabbim Müslümanların kalplerini doğru bir fikir ve doğru bir hedef doğrultusunda birleştirsin. (Allahumme âmin.)