
Artık dünyada olup bitenleri anlamak için derin analizlere ya da karmaşık teorilere ihtiyaç yok. Gerçeklik, son derece açık bir şekilde ortada duruyor. Gücü olan yapıyor, yapabildiği kadarını yapıyor. Karşısında durabilecek bir irade yoksa durması için de hiçbir sebep kalmıyor.
Amerika bugün tam olarak bunu yapıyor. Bunun nedeni mutlak bir güce sahip olması değil; karşısında onu gerçekten durdurabilecek bir siyasal düzenin bulunmaması. Uluslararası hukuk kavramı hâlâ dolaşımda. Demokrasi, insan hakları ve özgürlük gibi kavramlar hâlâ kullanılıyor. Ancak sahada işleyen gerçeklikle bu kavramların bir ilgisi kalmamış durumda.
Bu bir düzen meselesidir. Ve bugün geçerli olan düzen, gücün meşrulaştırıldığı bir düzendir.
Bu gerçeğin en çıplak örneklerinden biri Venezuela’da yaşandı. Nicolás Maduro, Amerika tarafından gerçekleştirilen bir operasyonla kendi ülkesinde ve kendi evinden alındı. Bu bir imâ ya da söylenti değil, açık bir güç gösterisiydi. Bir devlet başkanının, egemen olduğunu iddia ettiği topraklarda, bir gece vakti silahlı bir operasyonla evinden çıkarılması, içinde yaşadığımız çağın fotoğrafıdır.
Bu olayın en trajik yönü ise şu ayrıntıda gizlidir: Maduro’yu koruyan askerlerin önemli bir kısmı, kendi ülkesinin askerleri değildi. Kendi toprağında, kendi evinde, başka güçlerin askerleri tarafından kuşatılan bir devlet başkanı görüntüsü yalnızca Venezuela’ya ait değildir. Bu sahne, bugünkü dünya düzeninin geldiği noktayı göstermektedir.
Egemenlik kavramının içinin ne kadar boşaltıldığını, devlet denilen yapının ne kadar inceldiğini anlatan bir tablodur.
Daha trajik olan ise bu sahnenin kimseyi gerçekten şaşırtmamış olmasıdır. Çünkü dünya uzun süredir bu noktaya hazırlanmaktadır.
Bugün bir ülkeye operasyon yapılabilmekte, devlet başkanları doğrudan hedef alınabilmekte, ekonomiler kilitlenebilmekte, toplumlar açlığa, kaosa ve belirsizliğe sürüklenebilmektedir. Ardından demokrasi, insan hakları ve özgürlük söylemleri devreye sokulmaktadır. Ancak bu kavramlar, adaleti tesis eden ilkeler olarak değil, yapılan zorbalığı meşrulaştıran araçlar olarak işlev görmektedir.
Bu kavramlar baştan itibaren güçlü olanın dünyayı yönetmesini doğal ve kaçınılmaz göstermek üzere üretilmiştir. Güçlüye dokunmayan, zayıfa sabır telkin eden bir dilin parçası hâline gelmişlerdir. Bu nedenle bu kavramların arkasına sığınılarak işlenen zulüm, bir sapma değil, sistemin kendisidir.
Bu dilin sahiciliğine kimse gerçekten inanmıyor. Ancak neredeyse herkes bu dili konuşmak zorunda bırakılıyor.
Ulus devletler bu noktada tarihsel sınırlarına dayanmış durumdadır. Bayrakları vardır ama iradeleri parçalıdır. Orduları vardır ama kararları başka başkentlerde alınmaktadır. Meclisleri vardır ama kırmızı çizgileri, kendi halklarının ihtiyaçlarına göre değil, küresel güç dengelerine göre belirlenmektedir.
Bu devletler içeride güçlü görünmek zorundadır; çünkü meşruiyetlerini büyük ölçüde buradan devşirmektedirler. Ancak küresel düzene karşı zayıf olmak zorundadırlar. Gerçek anlamda bağımsız davranıldığı anda ekonomik yaptırımlar, siyasi baskılar ve istikrarsızlık senaryoları devreye sokulmaktadır.
Bu nedenle sessizlik hâkimdir. Açıklamalar yapılır ama karşılık verilmez. Kınamalar duyulur ama bedel ödeyen olmaz.
Modern sömürgecilik artık yalnızca tanklarla yürütülmemektedir. Asıl işgal, sınırdan değil içeriden yapılmaktadır. Zihinden, menfaat ilişkilerinden, bağımlılıklardan ve korkudan.
Bir ülkeyi çökertmek için artık asker sokmaya bile gerek kalmamıştır. İçeride yeterli zemin oluşmuşsa süreç kendiliğinden ilerler. Aidiyeti zayıflatılmış, kimliği parçalanmış, ortak kader bilinci aşındırılmış toplumlarda içeriden kapı açacak insanlar bulmak zor değildir.
Bu noktada bir varsayım üzerinden düşünmek gerekir. Örneğin böyle bir operasyonun Türkiye’ye yapılmak istendiğini varsayalım. Asıl belirleyici olan, dışarıdan gelecek güç değil, içeride kapı açacak bir zemin bulunup bulunamayacağıdır. Bu bir suçlama değil, bir ihtimalin soğukkanlı biçimde değerlendirilmesidir. Tarih, dış müdahalelerin ancak içeride zemin bulduğunda başarılı olabildiğini defalarca göstermiştir.
Burada kritik ayrım şudur: Sorun Amerika değildir. Amerika bir sonuçtur. Asıl sorun, karşısında durabilecek bütüncül ve ilkesel bir düzenin bulunmamasıdır.
Amerika bu kadar rahat hareket edebiliyorsa, bu onun ahlaki yapısından ziyade karşısındaki dünyanın parçalanmışlığından kaynaklanmaktadır. Herkesin kendi sınırına kapanmasından, herkesin “önce ben” demesinden, küresel zulmü yerel çıkarlarla dengelemeye çalışmasından.
Özellikle İslam coğrafyası bu parçalanmışlığın en net örneğidir. Aynı inancı paylaşan toplumlar onlarca devlete bölünmüş, her biri tek başına zayıf ve dış desteğe muhtaç yapılar hâline getirilmiştir. Ortak bir siyaset yoktur. Ortak bir merkez yoktur. Ortak bir irade yoktur.
Ulus devlet modeli bu coğrafyada bir çıkış üretmemiştir. Çünkü bu model, baştan itibaren bu toplumu güçlü kılmak için değil, kontrol edilebilir kılmak için kurgulanmıştır.
Bu nedenle bu yapıdan sahici bir karşı duruş çıkmaz, çıkamaz.
Tam da bu noktada çözümün nerede olduğu berraklaşmaktadır. Parçalanmışlığı reddeden, gücünü sınırdan değil ilkeden alan, meşruiyetini Batı’dan alınan onaydan değil kendi inancından ve toplumsal rızadan çıkaran raşidî, dosdoğru bir devlet anlayışı.
Bu anlayış, Müslümanların Raşidî Hilafet Devleti altında birleşmesini esas alır. Bu birlik romantik bir ideal değil, bugün yaşanan acziyetin karşısına konulabilecek tek tutarlı alternatiftir.
Bu devlet fikri, meseleyi Amerika’yı durdurmak olarak değil, Amerika’yı bu kadar rahat ettiren dünya düzenini sona erdirmek olarak ele alır. Çünkü sorun bir aktör değil, bir sistemdir.
Bu yaklaşım yalnızca Müslümanların meselesi de değildir. Gücü ilkeyle sınırlayan, hukuku hakkın ölçüsüne bağlayan, siyaseti sorumluluk alanı olarak tanımlayan böyle bir düzen, bugün haydutlaşmış güçlerin baskısı altında ezilen bütün insanlık için bir sığınak anlamına gelir.
İslam’ın âlemlere rahmet oluşu tam olarak burada anlam kazanır. Bu, zulmün karşısında durabilecek tek küresel adalet tasavvurudur.
Bu nedenle “Amerika’yı kim durduracak?” sorusu eksik bir sorudur. Asıl soru şudur: İnsanlık, adaleti gücün değil hakkın belirlediği bir düzenle ne zaman yeniden buluşacaktır?
Çünkü mesele Amerika değildir. Mesele, adaletsizliği normalleştiren bu dünya düzenidir.


