
“FETÖ”den Kalma Yöntemler ile Müslümanlar Tehdit Ediliyor!
Köklü Değişim Medya
Samimi bir şekilde İslâmi davet çalışmaları yapan Müslümanlara ve kurumlara yönelik daha önce başvurulan, çirkin ve kirli yöntemler bugün de kullanılmaya devam ediyor. Hizb-ut Tahrir üyelerine yönelik son zamanlarda yapılan bu tür çirkin teklif ve tehditler 28 Şubat ve öncesi dönemi, yine FETÖ döneminin üslup ve yöntemlerini hatırlatıyor.
En son, Köklü Değişim Dergisi Yazarı Haluk Özdoğan başından geçen bir durumu sosyal medya hesabında gündeme getirdi. Anayasa Mahkemesi’nin hakkında hak ihlali ve yeniden yargılama kararı verdiği Haluk Özdoğan, kendini “devletin (MİT-EMNİYET) adamları” olarak tanıtan kişiler tarafından rahatsız edildiğini, çirkin teklif ve tehditlerle karşılaştığını dile getirdi. Özdoğan, bundan yaklaşık 1 sene önce yurt dışından Türkiye’ye geldiğinde havalimanında, bugün ise daha yeni dün Yurt Dışı yasağını kaldırılmasına yönelik resmi bir işlem için bulunduğu İstanbul Fatih’teki Şehit Tevfik Fikret Erciyes Polis Merkezi’nde bu aynı şahısların yanına gelerek kendilerini devlet için çalışan kişiler olarak tanıtıp muhbirlik teklifi yaptıklarını, bunu yapmazsa istemeyeceği şeylerin olabileceğini söyleyip tehdit ettiklerini dile getirdi. Anlaşılan muhafazakâr elitler için biten 28 Şubat temiz, muhlis ve samimi Müslümanlar için devam ediyor. İslâm düşmanı laiklerden ve FETÖ’den kalma bu üslup ve yöntemlerle Müslüman halkı sindirme ve korkutma çalışmaları devam ediyor.
Haluk Özdoğan’ın sosyal medya hesabından paylaştığı başından geçen hadiseyi kamuoyunun bilgisine sunuyoruz:
Ne Tehditleriniz Ne de Şahsi Teşvikleriniz Bizi Yolumuzdan Döndüremez!
18.12.2020 tarihinde Ankara 6. Ağır Ceza Mahkemesi’nin hakkımdaki yurtdışı yasağımı kaldırmasına rağmen Nüfus Müdürlüğü’nün sisteminde “pasaport engeli” görünmesi nedeniyle İstanbul Emniyet Müdürlüğü Hudut Büro Amirliği’ne söz konusu tahdidin kaldırılması için başvuruda bulunmuştum. 04.01.2021 tarihinde ise işlemin sonucunu öğrenmek için yine başvuru yaptığım Hudut Büro Amirliği’ne gittim. Yurt dışı yasağım olmamasına rağmen “İnterpol” arama kaydın var denilerek bir polis ekibine teslim edildim ve Haseki Devlet Hastanesi’nde darp muayene kontrolünden sonra İstanbul Fatih’teki Şehit Tevfik Fikret Erciyes Polis Merkezi’ne götürüldüm.
Burada bir süre bekletildikten sonra, geçtiğimiz yıl Şubat ayı başında yurtdışından İstanbul Havalimanı’na iniş yaptığımda havalimanı içindeki karakola gelen ve kendilerini istihbarat görevlisi olarak tanıtan iki şahıs ne alaka ise yine yanıma geldiler. Kendisini emniyet ya da mit görevlisi gösteren bu kişiler Müslümanlara musallat olup aşağılık teklifler yapıyorlar. O gün yani Yurt dışından Türkiye’ye geldiğimde havalimanında bu kişiler ile yaşadığın diyalogdan kısaca bahsetmek istiyorum.
Benim İslâm Davası için bedeller ödediğimi, bu nedenle bana saygı duyduklarını söylene bu kişiler, bir müddet sonra benimle tekrar temasa geçeceklerini, siyasi bir parti olan Hizb-ut Tahrir’i benden tanımak istediklerini belirttiler. Hizb-ut Tahrir’in nasıl bir parti olduğunu çok iyi bilen bu adamlar devlet için muhbirlik yapmam konusunda epey bir uğraş verdiler. Bunu teklif ederken zaman zaman “istersek sana başka da davranabiliriz” şeklindeki yumuşak tehditler de savurdular. Esasen bu şahıslar önemli değil, zira bu şahıslar gayri resmi de olsa kendi adlarına hareket etmiyorlar, devlet adına hareket ediyorlar. Aslında kendileri de devletin imkanları bir ay kısıtlansa ya da bir ay maaş alamasalar, isyan bayrağını ilk önce kendileri çekerler ama görevleri gereği, devletlerine inanmış gibi yapıyorlar. Neticede gayri resmi de olsa, devletin emriyle bu gayri resmi görüşmeyi şahsımla gerçekleştirdiler. Allah beni ve samimi tüm Müslümanları bunların şerrinden muhafaza eylesin…
Bende istediklerini alamamış olmalılar ki; yine “interpol arama kaydı” bahanesiyle getirildiğim polis merkezine bu iki şahıs tekrar geldiler. Kendilerinin devletin iyi yüzü olarak geldiklerini, eğer istersem yurtdışına çıkış yasağı meselemi de çözebileceklerini belirttiler. Ben de kendilerine “karşılıksız bu yardımı neden yapacaklarını, mutlaka bu yardımın bir karşılığının olacağını” belirttim. Sık sık “ailen de bu işin cefasını çekiyor” diyerek ailemi de kafalarında olan plan ne ise ona dahil etmeyi ve “tatlı tatlı” tehditlerini yapmayı sürdürdüler. Banka hesabım üzerinden ki; yaptığım her para transferim açıklama yapılarak gerçekleştiği halde; bir şekilde operasyon çekebileceklerini, hatta arkama siyah bir kelime-i tevhid bayrağı koyup önüme de bir takım silahlar dizerek birkaç gün yayın yapabileceklerini, böylece kimseye kendimi anlatamayacağımı, devletin güçlü olduğunu, tıpkı bir baba gibi bünyesinde bulunan kitleleşmeleri takip edip gözet(le)mekle yükümlü olduklarını, kendilerinin de Hilafet arzusunda olduklarını ama yavaş yavaş bu süreci yürüttüklerini, bu açıdan da aynı hedefe ilerlediğimizi, kendilerinin Hizbe katılan yeni gençlerle bu işi yapmak istemediklerini, “benim gibi?” “işi bilen?” kişilerle çalışmak istediklerini belirttiler.
Anlaşılan daha önce başka gençlere de bu tür teklifler ile gidilmiş, gitmişler… Gitmişler gitmesine de bir yol alınamamış ve istediklerini başaramamış olacaklar ki; aynı iğrençliği üzerimde denemek istediler. Bunun devlete askerlik görevi gibi bir görev olduğunu söylediler. Eğer süreci bu şekilde yürütebilirlerse, Hizb-ut Tahrir’i siyasi partiler kanununda değişiklik yaparak legalleştirebileceklerini, Hizb-ut Tahrir ismiyle bu işin olmayacağını toplumun bunu reddedeceğini söylediler. Artık cevaplarıma geçeyim.
Bu görüşmenin de gayri resmi “off the record” bir görüşme olduğunu, eğer bir görüşme olacaksa, kapalı kapılar ardında değil, toplum önünde olması gerektiğini, toplumdan ya da devletten gizli bir yönümüzün ya da gizli bir ajandamızın olmadığını, o küçümseyerek “yeni genç” dediklerinin de parti ile nasıl çalıştıklarının bilincinde olduğunu, partinin fikri liderlik üzerine kurulu tek bir bütün olduğunu, ülkeden ülkeye birbirinden bağımsız hareket etmediğini, fertlere dayalı bir liderlik olmadığını yüzlerine söyledim. Türkiye Cumhuriyeti gibi laik bir devletin, Allah’ın hükümlerini tedavülden kaldırmış bir devletin Hilafeti kurmak gibi bir hedefinin olmayacağını, ancak Hilafeti kurmak için çalışan kitleleri yok etmek için çalıştığını hatta “FETÖ” gitmiş olsa bile onun sinsi ve kirli üsluplarının, kumpas kurma ve delil uydurma gibi üsluplarının devam ettiğini, partiyi karalamak için yapacakları, daha önce denenmiş çirkin karalamaların, operasyonların, artık tutmayacağını söyledim. Yine Hizb-ut Tahrir’in bu toplumun gözünde zaten legal ve kabul görmüş olduğunu bu sebeple legalleşmek için siyasi partiler kanununda bir değişikliğe ihtiyaç duymadığını ve güneşi balçıkla sıvama çabalarının faydasız olduğunu anlattım. Devlet, kendilerinin belirttiği gibi, baba şefkati ile halkına bakıyorsa, kendimin de bir baba olduğunu ancak evlatlarıma kumpaslar kurmadığımı, bir devlet olarak da halkından fikir sahibi kimselere kumpas kurmasının babalıkla bağdaşmadığını bunun ayıp olduğunu açıkça belirttim. Konuşmamın ana hatları bu şekildeydi. Daha sonra saatlerce sebepsiz yere tutulduğum karakoldan yine bir “iyilik” gösterisinde bulunularak, tutanak tutularak, polis Merkezi’nden salıverildim.
Bugünkü yaşadıklarım, devletin fiili maddi gücüne rağmen, gerçek devlet adamlarını yetiştiremediğini, güçlü olduğu halde, sıradan bir vatandaşı karşısında fikren ne kadar aciz olduğunu bir kez daha görmüş oldum. Devleti yönetenler Hizb-ut Tahrir kadar şeffaf olabilselerdi, gayri resmi faaliyetler içinde olmayıp, toplum önünde ideologlarıyla, en güçlü adamlarıyla fikri ve siyasi olarak tartışmaya açık olurlardı. Bilhassa toplum nezdinde Hizb-ut Tahrir’i karalamaya yönelik hamlelerinin toplumda oluşan teveccühü yok etmeye yönelik olduğunu bir kez daha gösterdi. Mevcut yapının tek amacı var o da Hizb-ut Tahrir’i toplum nezdinde gayri meşru göstermektir. Gayri resmi, hukuksuz yollarla devlet adına bu tür iğrenç tekliflerle ayartma operasyonu çekenler bilsinler ki; Ne tehditleriniz ne de şahsi teşvikleriniz bizi yolumuzdan döndüremez! Bu yüzden bu zavallı, aciz yöntemleriniz asla işe yaramaz. Çünkü en büyük mükâfat, Allah Subhanehu ve Teâlâ’nın katındadır. Korkulmaya layık olan da âlemlerin Rabbi olan Allah Subhanehu ve Teâlâ’dır.
[اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا يُنْفِقُونَ اَمْوَالَهُمْ لِيَصُدُّوا عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِۜ فَسَيُنْفِقُونَهَا ثُمَّ تَكُونُ عَلَيْهِمْ حَسْرَةً ثُمَّ يُغْلَبُونَۜ وَالَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اِلٰى جَهَنَّمَ يُحْشَرُونَۙ] “Gerçek şu ki, inkâr edenler, (insanları) Allah'ın yolundan engellemek için mallarını harcarlar; bundan böyle de harcayacaklar. Sonra bu, onlara yürek acısı olacaktır, sonra bozguna uğratılacaklardır. İnkâr edenler sonunda cehenneme sürülüp toplanacaklardır.” [Enfal 36]
Haluk Özdoğan
___
#YargıZulmüneDurDe

Hicri 1447 Ramazan Hilalini Gözetliyoruz

Ramazan Hilali Görüldü: Çarşamba Ramazan’ın İlk Günü

Cübbeli Ahmed, Selefi Provokasyonu İle Ekranlarda

Ankara’da 4 İslami Dernek Mühürlendi








