Yıkılışından Bugüne Türkiye’de Hilâfet / 5. Bölüm: Refah ve Ak Parti ile Müslümanların Sisteme Entegrasyonu
25 Mart 2021

Yıkılışından Bugüne Türkiye’de Hilâfet / 5. Bölüm: Refah ve Ak Parti ile Müslümanların Sisteme Entegrasyonu

Köklü Değişim Medya
  • 2280

Köklü Değişim Medya tarafından hazırlanan "Yıkılışından Bugüne Türkiye’de Hilâfet" başlıklı dosya haber serisinin dördüncü bölümünde "1924’ten Sonra Hilâfet’in Türkiye’de Duyulması ve Tepkiler" konusunu yayınlamıştık. Bu beşinci bölümde ise Refah ve Ak Parti üzerinden Müslümanların demokratik sisteme entegre edilmesini ele aldık. Yılmaz Çelik tarafından kaleme alınan Dosya-Haber'imizi istifadenize sunuyoruz.


Yılmaz Çelik / Köklü Değişim Medya

Refah ve Ak Parti ile Müslümanların Sisteme Entegrasyonu

Türkiye’de İslamcı kesimin ve samimi Müslümanların sisteme entegre edilmesi sürecinde en etkin rolü kişi olarak Necmettin Erbakan, parti olarak ta Refah Partisi üstlenmiştir. Her ne kadar Milli Nizam ve Milli Selamet Partileri de aynı rolü üstlenmiş olsalar da işlev olarak Refah Partisi’nin entegrasyonu çok daha etkili oldu. Zira Refah Partisi’ne kadar Müslümanların sistem içi temsiliyetleri yoktu ve Müslümanlar ya sistem karşıtı yerde duruyorlar ya da diğer sağ kulvar partilere yöneliyorlardı.

Refah Partisi Milli Selamet’in kapatılması ve 12 Eylül askeri darbesinden sonra kuruldu. 1987'de Genel başkanlığa Necmettin Erbakan getirildi. MNP ve MSP kapatıldıktan sonra yeni bir partiyle yoluna devam eden Refah Partisi, önceki söylemlerine nazaran sisteme karşı daha yumuşak bir dil kullanmayı tercih etti. Her ne kadar muhafazakâr milliyetçi söylemi İslami kavramlarla kurgulamış olsa da sistemi rahatsız etmeme adına daha önceki İslami söylemlerinden vazgeçti. Daha önce serbest pazara karşı çıktıklarını, özelleştirmeye karşı olduklarını, İMF ile yapılan anlaşmaları kabul etmediklerini söylerken, Refah Partisi’nin sistem dışı bir parti olduğunu söyleyen çevrelerden kendilerine bir eleştiri geldiğinde "En iyi serbest pazar ekonomicisi biziz, özelleştirmeye karşı değiliz, IMF Stand-By'ı bizimle imzalayacak, enflasyon oranında bir faiz elbette haram değildir" dediler.

Yine aynı şekilde “Atatürk sağ olsaydı o da Refah Partili olurdu. Asıl demokrasi, asıl laiklik Refahla gelecek” gibi açıklamalarla aslında Refah Partisinin düzen içi, Kemalizm karşıtı olmayan laik-demokrat bir parti olduğunu ispatlamaya çalıştılar.

Nitekim parti programında; “Fikir, vicdan ve düşünce hürriyetine duyulan inanç ve bu hürriyetlere yönelik her türlü baskının iptidai ve laikliğe aykırı kabul edildiği; laikliğin din düşmanlığı olmayıp aksine söz konusu hürriyetleri her türlü ihlalden koruyacak bir prensip olarak geliştirildiği ve uygulamaya konulduğu” şeklinde ifade edilmiştir. [1]

Adil Düzen, İttihad-ı İslam ve D8 Retoriği

Milli Nizam ve Milli Selamet Partilerinin devamı olan Refah Partisi, Adil Düzen retoriğini ön plana çıkarmış ve parti programında sıklıkla kullanılan antiemperyalist bir söylem üzerinden siyasetini yürütmüştü. RP'nin siyaset yapıcıları, ısrarla Batıcı, faizci sistemi savunmadıklarını, yerine "adil düzen" adını verdikleri bir ekonomik- toplumsal sistemi getirmek istediklerini iddia ediyorlar ve bunu her platformda dile getirmeye özen gösteriyorlardı. Her ne kadar “adil düzen” modeli antiemperyalist bir söylem üzerine kurgulanmış olsa da hakikatte ise Batının serbest piyasa ekonomisiyle Doğu Bloğu ülkelerin devlet kontrollü sosyalizmi arasında karma bir ekonomik yapıya sahipti.

Refah Partisinin diğer siyasi argümanlarından biride İttihad-ı İslam (İslam Birliği) idi. İlk etapta kulağa hoş gelen İttihad-ı İslam fikri aslında son derece tehlikeli bir mefhumdur. Birliği değil ayrılığı ön plana çıkaran bu fikrin mucidi ise İngilizlerdir. İngilizler, Hindistan’ı tam anlamıyla kontrolleri altına almak, Hilafete darbe vurmak, Müslümanları parçalamak ve Hint Yarımadasında tam bir kontrol ve hakimiyet sağlamak için adamları olan Cemalettin Afgani eliyle bu fikri pazarladılar.

RP’nin önemle üzerinde durduğu bir diğer siyasi argümanı ise D-8 projesiydi. D8 projesi RP’nin dış siyasetinin temelini oluşturan bir karaktere sahipti. D-8 (gelişmekte olan 8 ülke) Türkiye, Bangladeş, Pakistan, Malezya, Endonezya, İran, Mısır ve Nijerya olarak belirlendi. Ortadoğu ülkeleri, Sovyetler Birliği sonrasında kurulan Asya ülkeleri ve nüfusu ağırlıklı olarak Müslüman olan Malezya ve Endonezya gibi ülkelerle iş birliğini savunan RP’nin dış politikası, milliyetçilik ve İslamcı bir karışımını yansıtıyordu.

1989’da yapılan II. Parti Kongresi’nde genel başkanlığa seçilen Erbakan, dış politikada “Müslüman Ülkeler Birleşmiş Milletler Teşkilatı” kurulması gerektiğini, 80’e yakın ülke ve topluluğun kendi Birleşmiş Milletler teşkilatını kurdukları zaman Müslüman ülkelerin Batı’ya karşı güçlü olacaklarını ifade etmişti. Erbakan her ne kadar kulağa hoş gelen bu ifadeleri kullansa da görüşleri İslam şeriatını yasıtmıyordu. Zira İslam ayrılığı değil tevhidi-birliği-esas alır. Erbakan’ın bu düşüncesine göre İngiltere ve Fransa tarafından çizilen sınırlar ve İslam dünyasında ulusal-milliyetçi bir karaktere sahip olan devletler meşru görülüyordu. Halbuki 13 asırlık İslam tarihinde Hilafet Müslümanları tek bir devlet, tek bir ümmet, tek bir bayrak etrafında toplamasına rağmen Erbakan, siyasi hayatı boyunca Hilafet kavramını bir kez dahi kullanmadı. Bu yönde bir çağrısı olmadı. Dış ve iç siyasetinde kullandığı siyasi argümanlar İslami olmaktan daha ziyade muhafazakâr milliyetçi bir tona sahipti.

28 Şubat Süreci ve Refah Partisi’nin Kapatılması

Refah Partisi 1991 seçimlerinde meclise girdi. Aralık 1995 seçimlerinden birinci parti olarak çıktı. Haziran 1996'de Doğruyol Partisi ile yaptığı koalisyon hükumeti meclisten güvenoyu aldı ve Refahyol Hükümeti işbaşı yaptı ve Necmettin Erbakan da başbakan oldu. Daha sonra Erbakan'ın istifa etmesi üzerine Refahyol hükûmeti dağıldı (Haziran 1997)

RP-DYP Koalisyonu kurulmasının ardından bu dönemde yaşanan bazı olayların, 28 Şubat sürecini tetiklediği ve hızlandırdığı düşünülmüştür.

Onlardan bazıları şunlardır:

2 -7 Ekim 1996 tarihleri arasında Başbakan Necmettin Erbakan sırasıyla Mısır, Libya, Nijerya'yı ziyaret etmesi ve Libya'da, Kaddafi'nin bir çadırda Erbakan ile yaptığı görüşmede sarf ettiği sözler,

6 Ekim 1996'da Ankara Kocatepe Camii'nde "şeriat isteriz" diye bağıran sakallı, cübbeli ve asalı Aczimendiler grubunun gösteri yapması,

3 Kasım 1996'da Susurluk'ta meydana gelen trafik kazasında mafya-siyasetçi-polis ilişkileri açığa çıkması ve Başbakan Erbakan’ın bu kazayla ilgili 'fasa fiso' demesi.

Başbakan Necmettin Erbakan, 11 Ocak 1997 günü, Başbakanlık Konutunda tarikat liderleri ve şeyhlere iftar yemeği vermesi ve bu yemeğin Türk Silahlı Kuvvetleri'nde (TSK) tepkiye neden olması

30 Ocak 1997’de Sincan Belediyesi’nin “Kudüs Gecesi” düzenlemesi vb. olaylar…

Bunun üzerine komuta kademesi 22 Ocak 1997 tarihinde Gölcük'te toplanarak irticanın iktidarda olduğunu tartışması ile 28 Şubat süreci başlatıldı. Aslında 28 Şubat süreci iktidar yani hükumet ile asker arasındaki kavga ile başlamış bir şey değildir aksine laik Kemalist cuntanın İslam ve Müslümanlara karşı başlattığı ve bin yıl sürecek dediği bir kavgadır. Çünkü Erbakan ve hükumeti ile Asker hiçbir zaman sorun yaşamamıştı. Bunu daha sonra deklare eden askerler şunu söylemişlerdir: “Bizim Erbakan ile bir sorunumuz yoktu, Erbakan’ın devletçi ve milli bir siyasetçiydi.”


Necmettin Erbakan Libya Ziyaretinde Muammer Kaddafi ile

28 Şubat Kararları

28 Şubat'ta yapılan MGK toplantısı 9 saat sürdü. MGK laikliğin Türkiye'de demokrasi ve hukukun teminatı olduğunu vurguladı. 28 Şubat 1997'deki MGK'nın tavsiye kararları hükümete bildirildi. Kararda, laiklik için yasaların uygulanması istendi, tarikatlara bağlı okullar denetlenmeli ve MEB'e devredilmeli, 8 yıllık kesintisiz eğitime geçilmeli, Kuran kursları denetlenmeli, Tevhid-i Tedrisat uygulanmalı, tarikatlar kapatılmalı, irtica nedeniyle ordudan atılanları savunan ve orduyu din düşmanıymış gibi gösteren medya kontrol altına alınmalı, kıyafet kanununa riayet edilmeli, kurban derileri derneklere verilmemeli, Atatürk aleyhindeki eylemler cezalandırılmalı, deniyordu. Bütün bu kararlar aslında Refahyol hükümetinin devrilmesi, Refah Partisi’nin kapatılması, siyasetçilere yasak getirilmesi ile ilgili değil İslam ve şeriat isteyen Müslümanlar ile ilgiliydi. Yani 28 Şubat aslında İslam ve Müslümanlara karşı yapılmış bir post modern darbedir. Zaten 28 Şubat’ın bedelini de Erbakan ya da Refah Partisi değil samimi Müslümanlar ödemiştir.

Refah Partisi’nin Kapatılması

Anayasa Mahkemesi, RP'yi 16 Ocak 1998'de "demokratik ve laik Cumhuriyet ilkelerine aykırı davranarak, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü ve millet egemenliği ilkelerini çiğnediği ve irticai faaliyetlerin odağı olduğu" gerekçesiyle kapattı. Genel Başkan Necmettin Erbakan ile Şevket Kazan, Ahmet Tekdal, Şevki Yılmaz, Hasan Hüseyin Ceylan, İbrahim Halil Çelik'in milletvekillikleri düşürüldü ve 5 yıl siyaset yasağı getirildi. Her ne kadar Anayasa Mahkemesi, RP’nin kapatılma gerekçeleri arasında “demokratik ve laik Cumhuriyet ilkelerine aykırı davrandığını” ifade etse de Erbakan’ın ifadeleri aksini söylüyordu:

"Refah Partimiz lâikliğin bekçisidir. Gerçek lâikliğin gerçek teminatıdır. Türkiye'de gerçek demokrasinin teminatı Refah Partisi'dir. Gerçek lâikliğin teminatı Refah Partisi'dir. Lâiklik adı altında lâikliğe aykırı davranışların yapılmamasının teminatı Refah Partisi'dir.” [2]

Milli Nizam ve Milli Selamet Partisinin devamı olan Refah Partisi ’de diğer kapatılan ilk iki partide olduğu gibi laiklik ve Cumhuriyetle bir sorun yaşamadı. Hem iktidarda kaldığı sürece hem de söylemlerinde sistemin bekasını rahatsız edecek bir söylem ve siyasetten kaçındı. İslami söylemlerden vazgeçip daha milliyetçi ve demokratik bir dil kullandı. Bu şekilde kendisine umut bağlayan Müslümanları sisteme entegre etmede kısmi bir başarı sağladı.


Ankara / Sincan [AA]

AK Parti’nin Kurulması

16 Ocak 1998'de Refah Partisi'nin Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılmasıyla Millî Görüş geleneğinden gelen siyasiler Fazilet Partisi altında tekrar birleşti. Abdullah Gül liderliğindeki Yenilikçiler, Gelenekçiler ile Fazilet Partisi kongresinde başkanlık yarışına girdi. 14 Mayıs 2000 tarihinde düzenlenen kongreyi küçük bir farkla kaybeden Yenilikçiler artık Fazilet Partisi’nde siyaset yapamayacaklarını anladılar. Hapisten çıkan Recep Tayyip Erdoğan'ın da aralarına katılması ile Yenilikçiler hemen yeni parti çalışmalarına başladılar. 14 Ağustos 2001 tarihinde ise Adalet ve Kalkınma Partisi kuruldu.

AK Parti kurulduktan yaklaşık 1 yıl sonra Recep Tayyip Erdoğan önderliğinde 2002 genel seçimlerinden 365 milletvekili çıkararak tek başına iktidara geldi.

AK Parti Eliyle Müslümanların Sistemle Barıştırma Operasyonu

R. Tayyip Erdoğan Ak Parti ile iktidara geldiği andan itibaren daha önce kopuk olan toplum ile devlet ve toplum ile yöneticiler arasındaki bağları yeniden tesis etmeye koyuldu. Yani toplum ve devlet arasındaki köprüleri yeniden kurdu. Toplum içerisinde pozitif bir görünüm ortaya koydu. Müslümanların bir zamanlar gayri İslami olarak baktığı bu küfür rejimi ile onları barıştırma çabası içerisine girdi. Bunda da kısmen bir başarı elde etti.

Ak Parti jakoben İngiliz anlayışını terk edip yerine daha yumuşak olan Amerikan demokrasisi ile halkı yönettiğinde toplumun kendisine olan teveccühünü gördü. Tabii ki bu anlayış tam bir Amerikan kurnazlığı idi. Erdoğan Amerika’nın kendisine vermiş olduğu siyasi destekle halkı memnun edici birtakım icraatlar ortaya koydu. Mesela; senelerdir kangren haline gelmiş eğitim ve kamudaki başörtüsü yasağını yasa ile değil toplumsal bir mutabakat ile çözüme kavuşturdu. Devlet daireleri, üniversiteler, ordu ve emniyet içerisinde bayanların başörtüsü takma yasağını kaldırdı. İmam Hatip okullarına getirilen kısıtlamaları kaldırdı. Erdoğan tarafından atılan bu adımlar Müslümanlar içerisinde İslami bir icraat olarak algılandı. Halbuki Erdoğan bunları demokratik özgürlükler çerçevesinde yapıyordu. Bir taraftan halkı memnun edici sözde adımlar atarken, diğer yandan sömürgeci kafirleri razı eden kapitalist demokratik küfür nizamını tatbik ediyordu. Öyle ki içeride laik, Kemalist, demokrat bir zümreyi razı etmek ve dışarıda ise Batı’yı memnun etmek adına Allah’ın haram kıldığı zinayı serbest bıraktı. Yine faiz, bankacılık, parasal sistem ve buna benzer münkerleri yaygınlaştırıcı bir siyaset takip etti.

Bununla birlikte İslami bir görüntüye sahip olması yani namaz kılması, Kur’an okuması, eşinin başörtülü olması, toplumda özellikle de Müslümanlar içerisinde büyük bir etki meydana getirdi. Ümmet Erdoğan’ı bu özelliklerinden dolayı sevmeye başladı, ona büyük bir teveccüh gösterdi. Bu sebeple ilk kez girdiği seçimlerden büyük bir galibiyetle çıktı. Dolayısıyla Amerika, o yıllardan itibaren ılımlı İslam politikası çerçevesinde Erdoğan’ın yıldızını parlatmak ve Erdoğan’ı sadece bu toplum için değil, aynı zamanda bölge için de bir model haline getirmek için adımlar attı ve bunda uzun vadeli olmasa da kısa vadeli bir başarı elde etti.

Erdoğan’ın ABD Tarafından Yıldızının Parlatılması

Bu bağlamda İsviçre'nin Davos kasabasında Dünya Ekonomik Forumu tarafından her yıl düzenlenen Davos Zirvesi, 29 Ocak 2009 tarihinde büyük bir olaya sahne oldu. O dönem Başbakan olan R. Tayyip Erdoğan’ın Yahudi varlığının Cumhurbaşkanı Şimon Peres’e yönelik sarf ettiği tüm İslam dünyasında ses getirdi. Bu olaydan hemen sonra ümmetin doğusundan batısına kadar neredeyse tüm İslam coğrafyasındaki Müslümanlar Erdoğan’ın bu çıkışını büyük bir teveccüh ile karşıladılar. Hatta İslam beldelerinin birçok yerinde “Halifemiz Erdoğan” sloganları atılmış ve Arap ülkelerinde yaşayanlar çocuklarına Erdoğan ismini vermeye başladılar. Ancak Davos’ta yaşanan bu olayın bir kurgu ve tiyatro olduğu ile ilgili söylemler ve yaklaşımlar hiç de yabana atılmayacak cinstendi. Nitekim Erdoğan'ın Milli Türk Talebe Birliği'nde hocalığını da yapan, AKP'nin kurucu kadrosundan ve eski milletvekili Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş gibi AK Parti’ye yakın bazı kimseler bu iddiayı dile getirmişlerdir.

AK Parti’nin Kendisini Muhafazakâr Demokrat Bir Parti Olarak Tanımlaması

Erdoğan 10 Şubat 2008 tarihinde, Newsweek dergisi ile yaptığı söyleşide şöyle demiştir: “Türkiye, ‘İslam, demokrasi, laiklik ve modernite’ arasında bir denge sağlayarak insanların, hiçbir zaman başarılamayacağını söyledikleri bir şeyi başardı. Hükümetimiz dindar bir insanın laiklik fikrini koruyabileceğini kanıtlıyor. Batı’da AKP, her zaman ‘kökleri İslam’da olan bir parti’ olarak gösteriliyor. Bu doğru değil. AKP, sadece dindar insanlar için bir parti değil, biz ortalama Türk’ün partisiyiz...” [3]

Yine 7 Nisan 2010 yılında Fransa’da yayımlanan Le Figaro gazetesine konuşan Erdoğan, Paris’e yapacağı ziyarete büyük önem verdiğini ifade ediyordu: “Bazı Fransızlar, bizim üye olmamıza ön yargıyla bakıyor. Bu görüşün değişmesi için çalışmamız gerekir.” Erdoğan, “Kendinizi ılımlı İslamcı bir parti olarak görüyor musunuz?” şeklindeki soru üzerine “Biz kendimizi böyle tanımlamıyoruz. Avrupa’da Hıristiyan Demokrat Partiler var. Ben siyasal İslam’ı kabul etmiyorum. AK Parti İslamcı bir parti değildir. Biz kendimizi muhafazakâr demokrat olarak görüyoruz. Avrupalı dostlarımız da bizi böyle görürlerse hakkımızdaki önyargılarından kurtulabilirler.” [4]

Erdoğan böylece İslamcı bir parti olmadıklarının altını çiziyordu.

AK Parti Nezdinde Hilafet ve Demokrasi

Suudi Arabistan’ın El-Arabiya kanalına konuşan Cumhurbaşkanı Erdoğan’a “Hilafetin geri getirilmesi gibi bir hayaliniz ya da isteğiniz var mı?” şeklinde yöneltilen soruya şöyle cevap verdi: “Artık dünya bir değişim ve dönüşümün içerisinde. Bu değişim ve dönüşüm içerisinde bizler zaten hangi sistemi getirmek istediğimizi, şu anda nasıl bir dönüşümün olması gerektiğini bugüne kadar anlattık. Şu anda mesela Türkiye bir referanduma gidiyor. Bu, cumhurbaşkanlığı sistemi referandumu. Bu cumhurbaşkanlığı sistemi seçiminde, sorduğunuz sorudaki türden bir şey kesinlikle yer almıyor. Yani şu anda Türkiye’nin öyle bir hilafet derdi, bir hilafet meselesi ya da benzeri bir şey söz konusu değil.” [5]

Bugün hala Erdoğan’ın ajandasında İslam olduğunu zanneden ve bu konuda AK Parti ve Erdoğan’ı destekleyen Müslümanlar büyük bir yanılgı içerisindedirler. Aksine Erdoğan’ın ajandası laiklik, demokrasi, özgürlükler, milliyetçilik ve vatancılık gibi gayri İslami fikir ve hükümlerle doludur. Ancak Erdoğan tüm icraatlarını İslami bir kisveyle sunmakta son derece maharetli ve profesyonel bir siyasetçidir. Olabildiğince makyavelist ve pragmatist bir bakış açısına sahip olması, çıkarları doğrultusunda kıvrak dönüşler yapabilmesi de en bariz özelliklerindendir. Mesela; Erdoğan’ın İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olduğu dönemde söylemiş olduğu şu sözler onun makyavelist ve pragmatist bir kişiliğe sahip olduğunu gösteriyor: “Demokrasi bizim için bir amaç değil, araçtır. Amacımıza ulaşana kadar demokrasiye bağlıyız…” “Demokrasi bizim için bir tramvaydır. İstediğimiz durağa gelince ineriz.” Fakat bugün Erdoğan açısından demokrasi bir araç olmaktan çıkıp amaç haline gelmiştir. Her defasında demokrasiye vurgu yapması, onu övmesi bunun en bariz göstergesidir.

Ak Parti’nin Başkanlık sistemi dahil politikalarının nihayetinin Hilafet’i getirmek olduğu düşüncesi hem Müslümanlarda var hem de laik Kemalistlerde var. Aslında bu ikisi de birbirini destekleyen ama doğru olmayan yanlış kanaatlere dayanıyor. Zira laik Kemalistler bu argüman ile AKP’ye muhalefet yapıyorlar ve rejim elden gidecek yaygarası koparıyorlar. Ak Parti tabanını oluşturan Müslümanlarda AKP’nin Hilafet getireceğini bekleyerek bir bakıma kendilerini domine ediyorlar. Ak Parti’nin Hilafet meselesine yaklaşımı Ayasofya’nın açılması sonrası başlayan Hilafet tartışmalarında çok net görüldü. Gerçek Hayat Dergisi’nin Hilafet kapağına Ak Parti’nin verdiği tepki bunun açık göstergesidir.

Bu süreçte önce AK Parti Sözcüsü Mahir Ünal, "hilafet" kapağıyla çıkan Gerçek Hayat dergisine tepki gösterdi. TRT’de konuşan Ünal, Ayasofya’nın cami olarak açılmasının ardından "Hilafet için toplanın" çağrısı yapan Gerçek Hayat ve tartışmalarla ilgili şunları söyledi: “Ayasofya sadece bizim için değil tüm İslam dünyası için önemlidir. Buradan Cumhuriyet'in kazanımlarına dönük tartışmalar yanlıştır. Türkiye demokratik, laik ve hukuk devletidir. Tartışma gereksizdir. Türkiye'nin gündeminde şu anda bunlar yok. Türkiye egemenlik hakkının bir gereği olarak büyük bir simgesel değeri olan Ayasofya Camii'ni ibadete açmıştır.”

Yine bir başka sözcü Ömer Çelik 'Hilafet' tartışmaları ile ilgili şunları söyledi: "Türkiye Cumhuriyeti, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir. Bu nitelikleriyle Cumhuriyetimiz hepimizin ortak çatısıdır. Türkiye’nin siyasal rejimiyle ilgili siyasal kamplaşma üretmek yanlıştır. Cumhuriyetimiz tüm nitelikleriyle gözbebeğimizdir. Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır. Kurtuluş Savaşı’mızın başkomutanı, devletimizin kurucusu ve ilk Cumhurbaşkanımız Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve İstiklal Savaşı kahramanlarını rahmetle ve saygıyla yad ediyoruz. Tarihten bugüne kesintisiz bir halka olarak devam eden mücadele azmimizi daha da kuvvetli kılıyoruz. Cumhuriyetimiz, milletimizin asırlara dayanan büyük devlet geleneğinin birikimi ve billurlaşmış halidir.”

Bu açıklamaların hepsi şunu gösteriyor; Ak Parti ve Erdoğan Hilafet’i siyasete istismar ediyor ama ciddiyetle konuşma ve tartışma zemini olunca katı Cumhuriyetçi laik demokrat bir parti olduğunu deklare ediyor.

Sonuç olarak;

Erdoğan’ın tüm politika ve icraatlarında görülen tek yön ne yazık ki İslam değil, sömürgeci Batılı devletlerin maslahatlarıdır. Oysa gerçek bir lidere hasret kalan İslam Ümmeti, ne kadar da heveslenmiş, nasıl da ümitlenmişti. Eski izzetli günlerine dönecekleri ümidiyle Erdoğan’a, kalplerinin kapılarını açmışlardı. Ama o bu fırsatı kaçırdı ve bu şerefi elinin tersiyle itti. Allah’ın indirdiği en üstün din olan İslam’ı hayata hâkim kılmaktansa, Batılıların projelerine meyletti. Belki Batılıların nezdinde bir itibar kazandı ama İslam Ümmeti nezdinde itibarını kaybetti.

Müslümanların demokratik laik sisteme entegre edilmesini Erbakan ve Millî Görüş üzerinden başaramayan Batılılar ve laik Kemalist çevreler, seneler sonra bu entegrasyonu AK Parti eliyle gerçekleştirdiler. Yarım yüzyıldan fazla, laik sistemle ve onun değerlerine mesafeli duran Müslüman Türkiye halkı, AK Parti’nin uygulamada görünmeyen İslami söylemleri üzerinden rejimle barıştırıldı. Bu süreçte sapmalar yaşayan bazı İslami kesimler, menfaat gereği de olsa demokrasiye ve Cumhuriyete eklemlendi.

-----------------------------------

[1] Refah Partisi Programı, 1986, s. 42.

[2] Millî Görüş Hareketinin Laiklik Anlayışı, Hüseyin Arslan s. 99

[3] https://www.milligazete.com.tr/…/bizi-islami-parti-zannediy…

[4] https://www.ilkehaber.com/haber/erdogan-biz-islamci-parti-degiliz-7929.htm

[5] https://www.youtube.com/watch?v=5arGh4ZhHso

#YenidenHilafet