Yıkılışından Bugüne Türkiye’de Hilafet / 6. Bölüm: Türkiye’de Hilafet Düşüncesi Yargılanıyor
01 Nisan 2021

Yıkılışından Bugüne Türkiye’de Hilafet / 6. Bölüm: Türkiye’de Hilafet Düşüncesi Yargılanıyor

Köklü Değişim Medya
  • 1981

Köklü Değişim Medya tarafından hazırlanan "Yıkılışından Bugüne Türkiye’de Hilafet" başlıklı Dosya-Haber serisinin beşinci bölümünde “Refah ve Ak Parti İle Müslümanların Sisteme Entegrasyonu” konusunu yayınlamıştık. Bu altıncı bölümde ise “Türkiye’de Hilafet Düşüncesi Yargılanıyor” başlığı altında Hizb-ut Tahrir’in yargılanma süreçlerini ve yapılan hukuksuzlukları anlattık. Yılmaz Çelik tarafından kaleme alınan Dosya-Haber'imizi istifadenize sunuyoruz.


Yılmaz Çelik / Köklü Değişim Medya

Türkiye'de Hilafet Düşüncesi Yargılanıyor

Türkiye'de dünden bugüne bağımsızlığı hep sorgulanan yargı sistemi dün olduğu gibi bugün de artık güvenilirliğini ve herkes için adilliğini kaybetmiş durumda. Çok eskilere gitmeye gerek yok, zira 2000’li yılların öncesinde Türkiye’ye laik Kemalist bir yargı ve askeri vesayet hakimdi. Laik Kemalist iktidarların olduğu dönemlerde Müslümanlar ve İslami değerlerine karşı başlatılan hukuk dışı ve düşmanca mücadelede adalet aramak abesle iştigal sayılır. Ancak daha “özgür” daha adil bir Türkiye tasavvuru ile iktidara gelen Ak Parti iktidarı döneminde de hukuk ve adalet yerlerde sürünür oldu bugün. Özellikle 2000’li yılların başından itibaren 2013’de gelişen 17 – 25 Aralık sürecine kadar tüm önemli mahkeme dosyalarının üzerinde “paralel devlet” denilen yapının keyfi, usulsüz ve hukuk dışı uygulamalarının olduğu çok açık biliniyor. Bu hukuk dışı yargılamalara maruz kalanlardan biri de 1953'te Filistin'de Takıyyuddin en-Nebhani tarafından İslami bir Parti olarak kurulan, 1960’lı yıllarda Türkiye'de faaliyet göstermeye başlayan ve İslam ülkelerinde Raşid-i Hilafet'i kurmayı amaçlayan Hizb-ut Tahrir’dir.

İslami devlet yönetimi olan Raşid-i Hilafet talebini dile getirdiği için Türkiye Cumhuriyeti Devleti 1960’lı yıllardan günümüze kadar Hizb-ut Tahrir üyeleri hakkında düşman ceza hukukunu yürürlüğe koydu. Cebir ve şiddet yöntemini asla kabul etmemesine, bu yöntem ile bugüne kadar hiçbir faaliyeti olmamasına ve aksine fikri ve siyasi bir çalışmadan hiç ödün vermemesine rağmen Hilafet düşüncesini savunduğu için Hizb-ut Tahrir ile çalışan Müslümanlar ağır hukuksuzluklar ile karşı karşıya kalıyor.

1960’lı yıllarda Türkiye'de faaliyetlerine başlayan Hizb-ut Tahrir hakkında ilk tutuklamalar ve yargılamalar 1967 yılında gerçekleşiyor. O günden sonra Türkiye'de faaliyetlerine devam eden Hizb-ut Tahrir mensupları hakkında özellikle 2001/2021 yılları arasında 200'ün üzerinde soruşturma dosyası açılmış. Bu yıllar arasında başlatılan soruşturmalar çerçevesinde yürütülen mahkemelerde 500’den fazla kişi yargılanmış ve 2 bin yılı aşkın hapis ile cezalandırma yapılmış.

Hizb-ut Tahrir kendi neşriyatlarında, davet faaliyetlerinde cebir ve şiddet yöntemini bugüne kadar kullanmadığını ve bundan sonrada kullanmayacağını söylüyor. Çalışmasının fikri ve siyasi bir çalışma ile sınırlı olduğu 68 yıllık seyrinde de görülebilir. Buna rağmen Hizb-ut Tahrir mensupları Terörle Mücadele Kanunu kapsamında terör örgütüne üyelik suçundan 7,5 ile 15 yıl arasında ağır cezalara çarptırılmaktadır. Hem de Hizb-ut Tahrir hakkında Anayasa Mahkemesi tarafından verilen 8 ayrı hak ihlali kararına rağmen bu hukuksuzluk devam ediyor, devam ettiriliyor.

Hizb-ut Tahrir Yargılamalarının Tarihi Seyri

1960’lı yıllardan bugüne Türkiye'de faaliyet gösteren siyasi parti Hizb-ut Tahrir, çalışma metodu ve faaliyetleri bağlamında hiçbir değişiklik yapmadı. Fikri ve siyasi çalışma yapan Hizb-ut Tahrir hiçbir suretle cebir ve şiddeti tasvip etmedi. Hizb-ut Tahrir hakkındaki ilk yargılama dosyası 1967 yılında açıldı. O dönem 163. madde kapsamında yargılamalar yapıldı ve 6 aylık cezalar verildi. 163. madde yürürlükten kalkınca Terörle Mücadele Kanunu kapsamında yargılamalar yapıldı ve Hizb-ut Tahrir “silahsız terör örgütü kabul edilerek” cezalar 36 aya çıkarıldı. Ardından 2003 yılında TMK’ya cebir ve şiddet ön şart olarak konunca Hizb-ut Tahrir TMK kapsamı dışında kalınca açılan dosyalar düştü ve tüm hükümlüler cezaevlerinden tahliye edildi. Lakin çok geçmeden 2006 yılında 3713 sayılı “terörle mücadele” kanununda yeniden değişiklik yapılarak “silahsız terör örgütü” tanımlaması çıkarıldı. Esasen bu değişikliğin Hizb-ut Tahrir yargılamalarında lehe olması gerekirdi maalesef öyle olmadı. Zira bu değişikliğe göre bir örgütün terör örgütü olabilmesi için cebir ve şiddet yöntemini kullanması şart olarak kabul edildi. Fakat yasa ve kanun bu kadar açık olmasına, Hizb-ut Tahrir cebir ve şiddeti, silahlı mücadeleyi reddetmesine rağmen hukuk dışı bir şekilde aleyhinde ceza kararları verilmeye devam edildi.

Nasıl mı?

Yasa ve kanunlar Hizb-ut Tahrir lehine olunca devreye Yargıtay girdi ve hukuka aykırı şekilde içtihat kararları verdi. Yargıtay 9. Ceza Dairesi, ilki 19.04.2004 tarihinde, ikincisi 24.04.2008 tarihinde verdiği iki ayrı içtihat kararında açıkça niyet okuması yaparak şöyle dedi: “TMK’daki terör tanımı belli olmakla birlikte, Hizb-ut Tahrir bu tanıma uymasa da yani cebir ve şiddet yöntemini benimsemese de örgütün niteliği ileride şiddete başvuracağını göstermektedir.”

Yani Yargıtay açıkça niyet okuması yaparak 2001 ile 2017 yılları arasında 200'ün üzerinde soruşturma dosyasında yargılanan 400’den fazla kişinin 2000 yıla yakın ceza alması için yasa ve kanunlara göre hukuki olmayan bir zemin hazırladı. Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin aldığı bu içtihat kararlarını yerine geçen 16. Ceza Dairesi de devam ettirince, zulüm devam etti ve 13 ayrı dosyada yargılanan 105 kişi hakkında verilen 660 yıllık ceza onandı. Hem de Emniyet Genel Müdürlüğü ve MİT’ten gelen -bugüne kadar şiddet içeren hiçbir eylemine rastlanılmamıştır- bilgi notlarına rağmen bu hukuksuzluk devam etti. Ancak Yargıtay adeta niyet okuması yaparak Hizb-ut Tahrir hakkında açık bir önyargı ile hukuka aykırı şekilde içtihat oluşturdu. Hilafet Devleti kurulduğunda o devletin askeri gücü hükmünde olacak İslam ordusunu Hizb-ut Tahrir’e nisbet ederek silah kullanacağı öngörüsü ile cezalandırmalar yaptı. Yargıtay 9. Ceza Dairesi hukuksuzluk tarihine geçecek o ifadeleri aynen şu şekilde kayda geçildi.

“Cumhuriyet savcısının, örgütün silahsız olup sanıkların eylemlerinin 5237 sayılı TCK’nın 220/2 maddesinde düzenlenen suçu oluşturduğuna ilişkin itirazında “Raşid-i Hilafet devletinin ihdasından sonra, Hıristiyan devletlere cihat yolu ile kurulan Hilafet devletine dâhil etmek amacıyla silahlı mücadelenin başlayacağı amaç edinildiği anlaşılmakla”, yerinde görülmeyen temyiz itirazlarının reddi ile usul ve yasaya uygun olan hükmün ONANMASI Talep ve dosya tebliğ olunur.” (24/04/2008)

Anaysa Mahkemesi Zulme Dur Dedi!

Hizb-ut Tahrir ile ilgili yargılamalarda en somut gelişme Anayasa Mahkemesi’nin 2018 yılında verdiği hak ihlali kararı oldu. Anayasa Mahkemesi Genel Kurulu’nun resmi gazetede yayınlanan 19.07.2018 tarihli Yılmaz ÇELİK kararı yargılamalarda hak ihlali yapıldığını gösterdi. AYM bu genel kurul kararından sonra sonuca bağladığı tüm Hizb-ut Tahrir başvurularında da aynı şekilde daha hak ihlali olduğuna hükmetti.

Anayasa Mahkemesi ihlal kararlarının gerekçesinde şöyle geçmektedir:

“Terör örgütlerinin ideolojilerinin, ulaşmayı hedefledikleri nihai amaçlarının, toplum ve devlet hayatına yönelik eleştirilerinin başta ifade özgürlüğü olmak üzere temel hak ve özgürlüklerle ilişkili yönlerinin bulunması mümkündür. Ancak terör örgütlerinin söz konusu olduğu durumlarda ilk olarak değerlendirilmesi gereken, örgütün temel haklar kapsamında kaldığı iddia edilen fikirleri değil amaçlarına ulaşmak için anayasal bakımdan korunması mümkün olmayan şiddet yöntemlerine başvurup başvurmadığıdır. Dolayısıyla Anayasa Mahkemesi, derece mahkemelerinden terör örgütünün varlığını veya sanıkların örgütle olan ilişkilerini ikna edici biçimde değerlendirmelerini beklemektedir. Bu değerlendirmelerin ise öncelikle adil yargılanma hakkı kapsamında kaldığı açıktır.”

“Bu bağlamda ilk derece mahkemelerinin ve Yargıtay’ın Hizb-ut Tahrir örgütünün bir terör örgütü olup olmadığına yönelik hiç değilse bir kere değerlendirmede bulunması, gerekçelerini başvurucunun temel iddiaları ile mahkemelerin resen tespit edecekleri ve yargılamanın doğasının gerektirdiği sorulara cevap verebilecek nitelikte hazırlaması gerekirken bunu yapmadıkları anlaşılmıştır.”

“Sonuç olarak somut olayda başvurucu tarafından ileri sürülen ve yargılamanın sonucunu değiştirme ihtimali bulunan iddiaların dikkate alınmaması ve gereği gibi değerlendirilmemesi nedeniyle Anayasa'nın 36. maddesinde güvence altına alınan adil yargılanma hakkı kapsamında gerekçeli karar hakkının ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir.”

Sonuç olarak Anayasa Mahkemesi ihlal kararında başvurucuların “Anayasa’nın 36. Maddesinde düzenlenen adil yargılanma hakkı kapsamında gerekçeli karar hakkının ihlal edildiği sonucuna varılmıştır.“ şeklinde bir karar verilmiştir.

Ancak bazı yerel mahkemeler verilen bu 7 ayrı hak ihlali kararına rağmen AYM kararına direnip Yargıtay’ın hukuk dışı içtihat kararını gerekçe göstererek yeniden yargılama taleplerini reddetmişlerdir.

Dolayısı ile bütün bu hukuki süreç Hizb-ut Tahrir ile ilgili yargılamalardaki çelişkileri açık şekilde ortaya koymaktadır. Yasa ve kanunlara aykırı ve Anayasa Mahkemesi kararlarına rağmen Hizb-ut Tahrir üyeleri hakkında bazı mahkemeler berat kararı verirken bazı mahkemeler daha hala ceza kararları vermeye devam ediyorlar. Hâlbuki Anayasa Mahkemesi ihlal kararları Hizb-ut Tahrir üyesi olmaktan dolayı ceza alan tüm kişiler için esas alınmalı ve tüm dosyalarda emsal kabul edilmeliydi.

“Kendi Dilinden Hizb-ut Tahrir ve Hilafet” isimli kitabın yazarı Mahmut Kar Hizb-ut Tahrir’in Türkiye’deki hukuki süreci hakkında şunları söylüyor:

“Hizb-ut Tahrir çalışma merhalelerinde metot olarak cebir, şiddet, silahlı mücadele yöntemini benimsememiştir. Çalışmasını fikrî ve siyasi yöntem ile sınırlandırmıştır. Kurulduğu günden bugüne hiçbir maddi eylemi olmamıştır. Bununla birlikte Hilâfet düşüncesini topluma davet olarak taşıdığı için Hizb-ut Tahrir ile çalışan Müslümanlar Türkiye’de hukuksuzluklar ile karşı karşıya kalmışlardır.

Hizb-ut Tahrir Türkiye Medya Bürosu Başkanı Mahmut Kar’ın hazırladığı bu kitapta yargılamaların Türkiye’deki tarihi seyri hakkında şu bilgilere yer veriliyor:

1960-1970 Dönemi

"İsmini 1960’lı yılların sonlarında Hilâfet konusunu Türkiye gündemine getirmiş olmasıyla duyuran Hizb-ut Tahrir’in bu dönemde çıkardığı siyasi içerikli beyanları/bildirileri hükümet yetkililerine göndermesi kamuoyunda büyük yankı uyandırmış, zamanın hükümet yetkililerinin dikkatini çekmiştir. Hatta o dönem TBMM’de dahi Hizb-ut Tahrir’in Türkiye kamuoyuna taşıdığı Hilâfet konusu tartışılır olmuştur.

1980-1990 Dönemi

1980 Askerî Darbesi’nden sonra yeni bir tutuklama dalgası gerçekleşmiş ve aralarında üniversite öğrencilerinin de bulunduğu çok sayıda Müslüman, Hizb-ut Tahrir üyesi veya yöneticisi olma suçlamasıyla gözaltına alınıp tutuklandı.

1990-2003 Dönemi

12 Nisan 1991 tarihinde güya demokratikleşme adına atılan bir adımla 141, 142 ve 163. maddeler kaldırıldı ve bunların yerine bugün dahi tartışmalara ve şiddetli eleştirilere konu olan Terörle Mücadele Kanunu kabul edildi. Böylece o günden sonra Hizb-ut Tahrir üyeleri hakkında Terörle Mücadele Kanunu’nun 7. maddesi çerçevesinde yargılamalar yapıldı. Bu yıllarda yüzlerce Hizb-ut Tahrir üyesi TMK çerçevesinde “Silahsız terör örgütüne üye ve yönetici olmak” suçlamasıyla yargılanmış, yöneticilerine 5 yıl, üyelerine 3 yıl ceza verildi. Bu yargılanmalarda kesilen cezalara uydurulan gerekçe ise “manevi cebir” olarak belirlendi.

2003 ve Sonrası

2003 yılı Avrupa Birliği Uyum Yasaları çerçevesinde terörle mücadele kanunu değişti. Bu kapsamda “Terör” yeniden tanımlanarak daha somut bir şekle sokuldu. Bu yasa değişikliğinin sonrasında, Hizb-ut Tahrir sanıklarının yargılandığı dosyalar düştü. Yeniden yargılamalar yapılmak üzere tüm tutuklu ve hükümlüler tahliye edildi ve beraat kararları verildi.

Terörle Mücadele Kanunu’nda terörün tanımı “cebir ve şiddet” ön şart olarak konulunca Hizb-ut Tahrir yargılamalarını “silahsız terör” tanımı kapsamında değerlendirilip cezalandırmalar yapıldı.

2006 yılında TMK’da yapılan düzenleme sonrasında “silahsız terör” tanımı kaldırıldı ve “silahlı terör” olarak tek tanım yapıldı. Bu düzenlemeden sonra yine Hizb-ut Tahrir “silahsız örgüt” kapsamından çıkarılıp “silahlı örgüt” kapsamına sokularak yargılama yapıldı. Silahlı örgüt olduğuna dair delil bulunamayınca Yargıtay içtihatları devreye girdi."


Hizb-ut Tahrir’e Yönelik Medya Karalama Kampanyası

Hizb-ut Tahrir, Türkiye'de çalışmaya başladığı 1960’lı yıllarda medya ve siyasete hâkim olan güç laik Kemalist kesimdi. Bu sebeple bu dönemlerde Hizb-ut Tahrir hakkında gazetelerde yapılan haberler bu kesimin düşman dilini yansıtıyor, Hizb-ut Tahrir üyelerinden “Hilafetçiler” diye bahsediliyordu. Emniyet güçlerinin Hizb-ut Tahrir üyelerini gözaltına almalarını ve mahkemelerin tutuklama kararları büyük bir başarı gibi manşetlerden veriliyordu. Ancak tabi bu dönemde Türkiye’de Hilafet’in yeniden konuşulmaya başlanılması sadece siyasi çevrelerde değil medyada da çok büyük bir şok oluşturmuştu.

Özellikle 2000’li yıllar sonrasında Türkiye’de Ak parti iktidarı ile medya, emniyet ve yargı çevrelerinden kadrolaşan Gülen grubu Hizb-ut Tahrir ve çalışmaları hakkında çok kirli bir enformasyon politikası yürüttü. Hizb-ut Tahrir M. 02 Eylül 2005 H. 28 Recep 1426 tarihinde Hilafetin kaldırılışının 84. hicri yıldönümü sebebiyle İstanbul Fatih Camii'nde Cuma namazı sonrasında bir basın açıklaması tertiplediğinde o dönem hem ulusalcı laik medya hem de Gülen grubunun medya organları Hizb-ut Tahrir'e çirkin bir şekilde saldırdılar. Ak Parti iktidarı ile ittifak kurmuş olan Gülen grubu medyası, Fatih Camii'nde yapılan bu açıklamanın Türkiye'nin istikrarını bozmak için yapıldığını yazdı. Aynı dil ve üslubu Ak Parti iktidarına yakın olan diğer tüm medya organları da kullandı. Ulusalcı laik medya ise Hizb-ut Tahrir'in bu açıklamasını Ak Parti iktidarını sıkıştırmak için istismar etmek istedi. Bu açıklamanın yapılmasına iktidarın izin verdiğini söyleyerek hükümete baskı kurdu ve bundan sonra hiç bir suçu olmamasına rağmen Hizb-ut Tahrir mensuplarına operasyonlar yapıldı ve onlarca Müslüman tutuklanarak cezaevine konuldu.

Gülen grubu Hizb-ut Tahrir’e yönelik çirkin ve kirli haber konusunda hiçbir sınır tanımadı. Her türlü iftira ve yalan haberi yapmaktan geri durmadı. Fetullah Gülen ta Pensilvanya’dan açıklamalar yaparak Amerika’nın Türkiye üzerinden BOP projesini deşifre eden Hizb-ut Tahrir’i hedef aldı. Hizb-ut Tahrir Afganistan ve Irak işgalleri sırasında terörist Amerika’nın cinayetlerine karşı tüm dünyadaki Müslümanlara çağrı yapınca, ABD işbirlikçisi Türkiye iktidarını eleştirince Gülenci medyanın hedefi oldu.

2009 yılında Hizb-ut Tahrir’in gerçekleştirdiği Uluslararası Alimler Konferansına katılmak için Endonezya’ya giden Türkiye heyeti dönüşte gözaltına alındılar ve aynı gün tüm Türkiye’de 23 ilde eşzamanlı bir gözaltı dalgası başlatıldı. Gülen grubu ve iktidara yakın olan tüm diğer medya organları asılsız haber ve iftiralar ile Hizb-ut Tahrir’e saldırdılar. Düşmanlıkları öyle büyüktü ki, Türkiye’den konferansa katılmak için giden alim, STK temsilcileri ve gazetecilerin Endonezya’ya askeri eğitim için gittikleri iftirasını bile atabildiler. İstanbul Hakkı Başer spor salonunda gerçekleştirilecek izinli konferansın yapılması engellendi ve bu konferans için Hizb-ut Tahrir kaotik eylem yapacaktı diye yalan haber yapıldı. 15 Temmuz’da görüldü ki kaotik eylem peşinde olan, insanların hayatını hiçe sayarak yüzlercesini katledenler Gülen grubunun adamlarıydı.

17-25 Aralık 2013 tarihi tüm bu yalan ve iftiraların ortaya çıkması, kumpas ve tuzakların deşifre olması açısından adeta bir milat sayılır. Çünkü bu tarihte iktidar ile sırtını yasladığı medya grubu kavgaya başladı. Çıkar ve iktidar hırsı üzerine başlayan bu kavga 15 Temmuz darbe girişimini bile ortaya çıkardı. Gülen Grubunun medya, emniyet ve yargı erkini kullanarak daha başka birçok kuruluş, STK ve gruba kumpas kurduğu, tuzaklar hazırladığı tek tek ortaya döküldü. Ancak daha hala Gülen Grubu’nun samimi Müslümanlara ve özellikle Hizb-ut Tahrir’e yönelik hırs ve düşmanlıkları bitmiş değil. Katil Amerika’ya karşı karşılıksız sadakatleri ise devam ediyor.

Hizb-ut Tahrir’e yönelik medya karalama kampanyasını sadece Gülen Grubu yapmadı. Bugün onun yerine aynı misyonu devam ettiren ODA TV, Cumhuriyet, Sözcü, Birgün ve Aydınlık Gazetesi gibi yayın organları Hizb-ut Tahrir’e karşı kirli iftira ve yalan haberleri devam ettiriyorlar. Bunlar Terörle Mücadele Kanunu’na göre hiçbir şekilde terör örgütü kapsamında değerlendirilmemesi gereken Hizb-ut Tahrir hakkında Yargıtay’ın hukuk dışı içtihat kararlarına sarılarak karalamalarına devam ediyorlar. Anayasa Mahkemesi hak ihlali kararlarını ya görmezden geliyorlar ya da Ömer Faruk Eminağaoğlu gibi İslam düşmanı katı Kemalistlerin hukuk dışı mugalataları savunup AYM’nin kararını eleştirerek yok saymaya çalışıyorlar.

Sonuç olarak; kurulduğu 1953 yılından bugüne kadar Hizb-ut Tahrir, tüm karalama kampanyalarına ve saptırmalara karşı üzerinde yürüdüğü İslami metodundan asla taviz vermedi. Kurmayı amaçladığı 2.Raşidi Hilafet Devleti’ni ikame edinceye kadar da yoluna büyük bir azim ve gayretle devam edecektir.

#YargıZulmüneDurDe